Savaş Demirel...
Arabayı son sürat kullanarak Melis'in korumalarının bana attığı konuma doğru ilerliyordum. Sinirden delirmek üzereydim. Saat gecenin dördü. Melis'le olan korumalar beni arayarak, "Melis'in fazla içip sarhoş olduğunu, bağırıp çağırdığını, hiç kimseyi yardım için yanına yaklaştırmadığı" söylediler. Delirmemek elde değil. Resmen şımarıklıktan başka bir şey değil bu yaptığı. Tabii her istediğini yaparsak olacağı bu. İşine bile doğru düzgün vakit ayırmayan biri. Haftada iki kere şirkete uğrayıp imzalaması gerekenleri imzalar, "işim bitti" der, çıkıp gider. Ne bir toplantıya katılsın ne bir proje üstünde çalışsın, hiçbir şey onu alakadar etmez. Elimi sinirden seğiren gözüme götürdüm. Daha iki gün önce buna benzer bir olay yaşamıştık. Bundan sonra olacaklar ise ezberimdeydi. Elimi gözümden çekerek direksiyona vurdum. "Yoruldum ulan. Başka derdim yok. Hanımefendinin bekçiliğini yapıyorum." diye bağırdım sinirle. Biraz daha gittikten sonra konuma gelmiştim. Hızla arabadan indim. Vale anahtarı almak için geleceği zaman elimle durdurdum. "Çıkacağım hemen." diyerek içeriye girdim. Valenin arkamdan "olmaz" dediğini duydum, umursamadım. Korumalar geldiğimi görmüştür. Gerekli açıklamayı onlar yapar. İçeri girdiğimde yüksek müzik insanın kulağını tırmalıyordu. Etrafa kısaca göz gezdirdiğimde Melis'i bulmam zor olmadı. Locadaki masaların birine çıkmış, bağırarak konuşuyordu. Şarkı söylemesi imkânsızdı. En azından çalan parçayı. Küçük bir grup da etrafına toplanmış izliyordu. Sanki sirk oynuyor. Sinirle adımlarımı Melis'in olduğu yöne çevirdim. Yanına geldiğimde ne konuştuğunu net bir şekilde duyabiliyordum.
"Ben Türkiye'den kalkmış, bir çanta için Milano'ya gitmişim. Onlar ise çantanın stoklarının bittiğini söylüyorlar. Mümkün mü böyle bir şey?" deyip dudak büzdü. Ardından gülmeye başladı. Etraftaki insanlar da ciddi ciddi dinliyordu.
Masaya yaklaştım. Melis hemen beni fark etti.
"Ooo sevgili kuzenim de gelmiş. Hoş gelmiş." diye sevinçle konuşmaya başladı.
"Ya sabır... İn şuradan!" dedim sinirle.
Melis yine dudak büzerek, "Arkadaşlarla konuşuyorduk." dedi.
Daha fazlasına tahammülüm yoktu. Konuşmasına fırsat vermeden, bacaklarından yakalayarak sırtıma aldım. Neyse ki, yalnız çıkacağı zaman kendini kaybedeceğini bildiğinden hep pantolon giyerdi. Kişinin kendini bilmesi bir yerde iyi bir şey.
"Savaş bırak beni... Kime diyorum, bırak..." diye bağırarak sırtımı yumruklamaya başladı.
"Kes sesini!" diye bağırdım. Bağırışım etkili olmuş olacak ki sesi kesildi. Arabaya bindirdiğimde, sesinin kesmesinin sebebi sızdığı için olduğunu gördüm. Kemerini bağlayıp kapıyı kapattım. Korumalar yanıma geldiğinde, "Bundan sonra Melis Hanım sarhoş olunca değil de bara geldiği an bana haber vereceksiniz. Anlaşıldı mı?"
Hepsi bir ağızdan, "Anlaşıldı." dediler. Daha fazla bir şey söylemeden sürücü koltuğuna geçip arabayı çalıştırdım. Melis, sanki bu kargaşayı o çıkarmamış gibi sızıp uyumuştu. Eve geldiğimizde kapıda amcam bizi karşıladı. Melis'i yatırdıktan sonra, amcamla konuşmaya başlfım.
"Amca, Melis'le konuşup derdinin ne olduğunu öğrenmeniz lazım. Bu böyle olmaz. Rezil olmak zerre umurumda değil. Kendine zarar veriyor. Kendine çeki düzen vermesi lazım. Benim konuşmamla senin konuşman bir değil. Sen babasısın. Senin sözünü her zaman dinledi. Yine dinler." dedim sakinlikle amcama.
"Konuşacağım oğlum. Merak etme. Ben de kızım için endişeliyim. Tamam, hep vurdumduymaz oldu. Ama bu son zamanlar iyice kendini kaybetti." deyip derin nefes aldı amcam.
"Neyse, dediğim gibi konuşacağım. Sen yarınki toplantıya hazır mısın? Katılacaksın toplantıya değil mi?" dedi. Ellerimi yüzüme getirerek sıvazladım. Bir de toplantı vardı. Şirket denetlemesi. Aile şirketlerimizi yönetiyorduk. Yılda bir, iki defa denetleme için, ana bina dışındaki ofislerimizde toplantılarımız oluyordu. Çoğu zaman bu toplantılara ben katılmıyordum. Ama bu yıl başkaydı. Artık babam ve amcam emeklilik kararı almışlardı. Şirketleri tamamen benle Melis'in yönetmesini istiyorlardı. Melis'ten olumlu hiçbir cevap almadıkları için iş bana kalmıştı. Bu yıl tüm denetlemelere ben katılacak, kendi düzenimi oluşturacaktım. Biraz uzun sürecekti ama bir şekilde halledecektim.
"Katılacağım, merak etme." dedim kararlılıkla.
Eve geldiğimde artık sabahın altısıydı. Uyumak için vaktim yoktu. Zaten sinirden tüm uykum kaçmıştı. Hemen duşa girdim. Duştan sonra hazırlanıp aşağıya indiğimde sofra kuruluyordu. Ailemin evinde kahvaltı erken saatte yapılırdı. Bazen ailemin yanında kalıyor, bazen ise kendi evimde kalıyordum. Melis'i eve bıraktığım için ailemin yanına gelmiştim. Amcamla komşuyduk. İki kardeş aynı siteden, yan yana iki ev alıp yerleşmişlerdi. Benim evim ise bir rezidansta lüks bir daireydi. Kendime ait özel alanımdı. Annemle babam aşağıya indiklerini gördüğümde yanlarında gittim. Masaya oturduğumuz da Annem :
"Reha canım, bunlardan da ye. Dün senin için yapmalarını söyledim." dedi.
Başımı iki yana sallayarak güldüm. 30 yaşında adamım, annemle babamın cilveleşmelerini izliyorum. Bundan asla şikayetçi değildim. Annemle babam aşk evliliği yapmışlardı. Birbirini deli gibi sevip evlenmişler. Bunu dile getirmektende asla çekinmiyorlar. Aşka her zaman saygıları sonsuz. Her gün bıkmadan birbirlerini ne kadar sevdiklerini söylerler. Hep derler ki, "Sevmek utanılacak bir şey değil. Aksine, gururla söylenecek bir şey. Seviyorsan, mertçe sevdiğini söylemelisin. Söylemelisin ki gönlün yeşersin, çiçekler açsın." Hep bu sözleri duyarak büyüdüm. Ama aşka inancım tartışılır. Bu yaşıma kadar olan ilişkilerimde aşkın (a) sı bile yoktu. Hele ilk görüşte aşk... Asla inanmam. Ne kadar annemle babam ilk görüşte âşık olduklarını söyleseler de inanmam.
Kahvaltıdan sonra babamla şirkete geçtik. Kısa bir toplantı ile bugün denetlenecek binaların rotasını belirledik. 2 bina denetlenecekti. İlk binayı denetlememiz neredeyse 5 saat kadar zamanımızı aldı. 5 saatin sonunda oradan babamla ayrılmıştık. İkinci binaya geldiğimizde babam denetlemeden başka, stajyerlerle de tanışmak istedi. Nedenini sorduğumda ise, "Hepsi yüksek puanlarla, bileklerinin hakkıyla geldiler bu şirkete. Böyle başarılı gençleri tanımak isterim." dedi.
"Baba seni duyan, torpille çalışıyoruz sanacak. Bizim şirketteki herkes bileğinin ve zekâsının hakkıyla çalışıyor." diye konuştum.
"Evet öyle. Ama bu binadaki stajyerler farklı. En yüksek puanla çalışan stajyerlerimiz" dedi. Tek kaşım havalandı. Şimdi ben de merak ettim bu stajyerleri. İçeriye iki kız, üç erkek girdi. Hepsi özenli giyinmişti. İçlerinden yalnızca biri sanki çocuktu. Hem giyimi hem de boyu. Ufacık bir şeydi. Şeker pembesi ceketi "ben buradayım" diye bağırıyordu. En nefret ettiğim renk pembe. Elimde değil, giydiği ceket yüzünden gözüm sürekli kıza kayıyor, kaşlarımı çatmadan edemiyorum. Kızın ceketine baktıkça kızdan gözlerimi çekemiyorum. Her bakışımda başka bir şeye takılıyorum. Kahverengi gözleri, saçları, burnu, ışıl ışıl parlayan dudakları... Çok çekici. Minik, ama çekici...