Kaçırılmadan sonra.
Ayağım yere bastığında acıyla sarsıldım. Emin olabilirdim; kesin kırılmıştı. Benim nabzım bacaklarımda atarken biri arkama geçti. Kollarım havaya kaldırılıp bileklerimden yukarı bağlandı. Ağırlığımı diğer ayağıma yükledim.
Gözlerimdeki bandana çıkarılınca kirpiklerimi kırpıştırdım. Etrafı seçmeye çalışıyordum. Yavaş yavaş bazı görüntüler oluşuyordu.
Küçük demirli penceresinden sızan ışık, boş bir odayı aydınlatıyordu. İki tane sandalye ve bir tane su dolu kova ortadaydı. İki adam, kollarını bağlamış bana bakıyordu. Yüzlerindeki kar maskesini ikisi de aynı anda çıkardı.
“Bu sürtük nasılsa bizim artık. Bizi görmüş olması bir şey ifade etmez…”
Pis pis sırıtmaya başladılar. Birbirlerine imalı şekilde bakıyorlardı. Birazdan olacaklardan korkmak gerektiğini anlamıştım.
Adamın biri hareketlendi. Üzerime doğru yürüyüp gözlerime baktı. Ellerini saçlarımda gezdirirken onu öldürmekle yanıp tutuşuyordum. Lakin keşke bu kadarla kalsaydı yine iyiydi. Pis elleri siyah üniformamın düğmelerini çözmeye başladığında beynimden vurulmuşa döndüm. Olduğum yerde çırpınmaya başladım ama hiçbir hareketim onu durdurmaya yetmiyordu. Son düğmeyi de çözüp tek hamlede ceketi çekip çıkardı.
Havanın soğuk olmasına karşın siyah atletim terden sırılsıklam olduğu halde üzerime yapışmıştı. Boynumdan akan ter, göğsümün arasına sızıyordu.
İki adam birbirlerine bakıp gülmeye başladılar. Yanımdaki adam, parmağını göğsümün arasına sokup akan tere buladı. Ardından ağzına götürüp yaladı.
“Imm, güzelmiş. Bakalım daha ne güzellikler göreceğiz?”
Bu sözün anlamını bilmemeyi çok isterdim… Bu hayvan herif, ne yazık ki biraz sonra elleriyle atletimi yırtıp beni çırılçıplak bırakmıştı. Az önceki pis gülüşlerin yerini iğrenç kahkahaları aldı.
Yakınımdaki bir anda durup ağzımdaki bandanayı söküp aldı.
“Konuş! O güzel dudakların bize iyi şeyler söylesin yoksa olacaklara ben karışmam. Patron seni önce siker sonra gebertir…”
“Hemen şimdi öldürün!”
“Anlaşıldı! Bu iş güzellikle olmayacak!”
Arkama geçen adamın bir sonraki hamlesini çaresizce bekledim. Ancak kararlıydım. Buradan ancak ölüm çıkardı da ağzımdan tek kelime çıkmazdı!
Sırtıma inen kırbaçların acısıyla kıvranırken karşımdaki adamın zevkle bakan gözleriyle karşılaştım.
“Söyle, yoksa öleceksin! Nerede askersin?! Hangi birlik?!”
Suratına tükürdüm. O ise adamdan kırbacı alıp çıplak bedenime hiddetle saldırdı.
“Konuşacaksın! Ya seve seve ya s… s!”
“Ahh!”
Haykırışlarım arşı titretirken anlamıştım ki burada kimse beni duymazdı.
O kırbacı her vurduğunda göğüslerim şiddetle sallanıyordu. Ağrıdan değil ama utançtan geberebilirdim.
Kırbacın soğuk ucu sırtımda derin yaralar açarken bu işkencenin ne zaman biteceğini bekliyordum. Arkamdaki adamın zoraki konuşturma çabaları umrumda bile değildi. En sonunda pes edip öldürecekler diye düşünmekten başka çarem yoktu.
Gözlerimi kapayıp çocukluğuma döndüm. Babamın sıcacık kolları arasında anlattığı hikâyeleri hatırlamaya çalıştım. Annemin elmalı kurabiyelerinin kokusunu duymaya çabaladım. Abim yaşıyor muydu? En son hafızamda abimin unutulmaya yüz tutmuş yüzünü bulmaya çalıştım.
Bir sesle irkilerek gözlerimi açıldı.
“Lan! Beni bekleyin demedim mi size! İkinizi de şimdi kör testere ile doğrayım?!”
“Alaz ağam, kadın bizi tahrik etti. Ağza alınmayacak küfürler etti. Tutamadım kendimi.”
“Sizin cezanızı keseceğim! Benim emirlerimi dinlememek neymiş öğreteceğim size! Şimdi siktirin gidin!”
İki adam da ellerini önlerinde bağlayıp başlarını eğerek dışarı çıktılar.
O mavi gözlü adam, üzerindeki montu çıkarıp üzerime sardı. Saçlarım Allah’tan göğüslerimi kapatıyordu. Ardından kollarımın bağlarını çözüp kucağına aldı. Acıdan bitkin haldeydim. Kurumuş dudaklarımdan birkaç kelime döküldü.
“Öldürün beni…”
“Daha değil. Ölüm en kolayı. Önce öğrenmemiz gereken şeyler var. Jandarma zaten işini yapmıştı. Sizin ne işiniz vardı ormanda? Yoksa sahte katillerimizin katil olmadığını mı öğrendiniz? Şş, sana diyorum, aç gözlerini!”
Adamın kulaklarında yarı baygın halde giderken sesi çok uzaklardan geliyordu sanki. Jandarmanın yakaladığı kişiler aranan kişiler değildi. Tek hafızama kazınan bu cümleydi.
Nereye götürülüyordum? Burası neresiydi? İşkence bitmemiş miydi henüz?
Aklımda binlerce soru vardı lakin yaralarımın verdiği acı beynimde yankılanıyordu. Düşüncelerimin üstünü örtmeye çalışıyordu.
Aklıma zorlu eğitim sürecimiz geldi. Biz askeri eğitimde acıya karşı dayanıklılık geliştirmiştik. Dakikalarca üzerimize bilerek uygulanan fiziki şiddet; acı eşiğimizi yükseltmişti. Bu sebeple acı beni bayıltmaya yetmemişti. Hâlâ etraftaki konuşmaları duyuyordum ama bayılmış numarası yapmaya devam ediyordum.
“Hemen bizim doktoru çağırın. Ayağı kırık. İyileştirip konuşturmamız lazım.”
“Ama ağam… Bizim esirlere doktor getirtme adetimiz yoktur, Zahit ağa duyarsa öldürür bizi.”
“Ne dediysem onu yap! Lafımın üstüne laf söylenmeyecek! Dedemi ben hallederim. Siz çenenizi kapalı tutun!”
“Peki ağam, nasıl istersen.”
“Delal kadını da çağır, küveti hazırlasın.”
Adam bir kucaktaki kadına bir Alaz ağaya baktı.
“Gözünü oydurtma bana! Yürü!”
Adam ayaklarını vura vura koşarak gitti.
“Bu konağı hizaya çekmek gerekir anlaşıldı.”
Demek ismi Alaz’dı. Önce iyileştirip sonra konuşturacaktı. Bu nasıl bir psikopatlıktı?
Beni taşırken gözümü hafifçe aralayıp yüzüne baktım. Simsiyah sık sakalı masmavi gözleriyle zıtlık oluşturuyordu. Derin mavi gözlerinde hırsla yanan mavi bir alev vardı sanki. Gür, kalın saçlarını arkaya doğru taramıştı. Her adımında alnına birkaç tel düşerken terle karışıyordu. Beni merdivenden yukarı taşımak yormuş olmalıydı.
“Ağam, her şey hazır, buyurun.”
Kendisini göremesem de ses tonundan yaşının 40’ın üstünde olduğu tahmin ettiğim bir kadındı.
“Delal kız yaralıdır. Küvete sokacağız. Birazdan doktor gelecek. O gelene kadar yaralarını temizleyelim.”
“Emredersiniz Alaz ağam.”
Beni küvetin yanına kadar getirip kucağından indirdi. Küvetin yanına bıraktıktan sonra karşı tarafta bulunan koltuğa geçip oturdu.
Delal denen kadına bırakmıştı beni. Kadın, küvetin önünde duran ince tülü çekip üzerimi çıkarmaya başladı. Önce üstüme sarılı halde bulunan kalın montu çıkardı. Ardından kemerimi çözüp yavaşça pantolonumu sıyırdı. Altımda sadece kilotum kalmıştı. Elimle kadına engel olmaya çalıştım. Kadın başını onay almak için Alaz ağaya baktı.
“O kalsın.”
Derin bir nefes almıştım. En azından görmediği tek bir yerim kalacaktı.
Kadın güç bela önce bacaklarımı, sonra gövdemi suya bıraktı. Ilık su bedenime işlerken yavaş yavaş gevşemeye başlamıştım. Sırtımdaki yaralar ilk suyla temasında yanmışsa da yavaş yavaş ince bir sızıya dönüşmüştü.
“Tamam, çıkabilirsen sen.”
Kadın çıktıktan sonra kafamı tamamen suya gömüp suyun altında hiçbir şey düşünmemeye çalıştım.
Eğitimlerde suyun altında nefes tutma yarışı yapardık. O anlar gözümün önünde uçuşurken derinlerden bir ses kulaklarıma ulaştı.
“Kendini öldürmeye çalışıyorsan acele etme. Henüz değil. Daha kolay bir ölüm de mümkün.”
Kolumdan tutup anında beni geri suyun yüzüne çıkardı.Uzun sırma gibi saçlarım çıplak bedenime siper olmuştu. Göğüslerimi kapatıyordu.
Derin bir nefesle başım sudan çıkarken onun koyu mavi gözleriyle karşılaştım.
“Ne istiyorsun benden hayvan?!”
“Şş! Seni kurtardım, yoksa biraz daha geç gelsem onlar seni öldürecekti.”
“Sen onların ağası değil misin, senin sözünü hiçe mi sayıyorlar?!”
“Tam olarak değil… Onlar bana itaat ediyor gibi dursalar da asıl dedem Zahit ağanın adamlarıdır.”
“Soğan ağasısın yani!”
Yüzüme kapanan koca elleriyle kendimi suyun altında bulmam bir oldu. Ellerimle çırpınmaya başladım ancak herif inadına bastırmaya devam ediyordu. Birkaç saniye sonra aniden elini geri çekti. Ben de yeniden derin bir nefesle sanki hayata döndüm.
“Sözlerine dikkat et! Karşında kim olduğunu zamanla anlayacaksın, yavru ceylan!”