Tetikte

1439 Kelimeler
Alara, gece yarısını çoktan devirmişti. Baran’ın verdiği dosya kenarda duruyordu ama ilgisini çeken başka bir şey vardı. İçgüdü? Rüya? Bir fısıltı mı? Kim bilir... Ama bilgisayarını açtı. VPN, gizli sunucular, karanlık dosyalar... Farkında olmadan yazdığı bir şey vardı: “Madalyon.” Sanki parmakları onu değil, bir başkası kontrol ediyordu. Ekran karardı. Bir video açıldı. Sistem uyardı: > “UYARI: Bu içerik, satılmış zihin fragmanlarından alınmıştır. Yasal değildir. Etik hiç değildir.” Ama Alara çoktan tıkladı. --- Görüntü bulanıktı. Kameranın açısı tavandan—yatak, kırmızı çarşaflar, yarı karanlık bir oda. Kadın, bileklerinden yatağa bağlanmış. Gözleri bantlı. Sadece derin nefesleri duyuluyor. Alara, önce tanıyamadı. Ama o boyun, o ben, o titreme... O kendisiydi. Adam görünmüyor. Sadece sesi var. Bütün odanın içinde yankılanıyor. Damarlarından içeri sızan bir zehir gibi: > “Hatırlıyor musun Alara? Önce seni sevmiştim. Sonra seni satmıştım. Şimdi seni herkes izliyor.” Kadın—yani Alara—bağırıyor. İlk başta zevk. Sonra panik. Sonra... kan. Adam, dudaklarına eğiliyor. Bir bıçak sesi. Ve sonra fısıltı: > “Zihnini sattın. Ama bedenini ben aldım.” Görüntü çakılıyor. Kamera bir anda aşağıya iniyor. Artık adamın yüzü görünüyor. Kaspar. Gözleri kör gibi bembeyaz, dudakları kanla boyanmış. Ve boynundaki dövme: “Vefa.” Alara’nın soyadı. --- Alara koltuğundan sıçradı. Soluk soluğaydı. Video bir anda kayboldu. Ekranda tek bir satır: > “Ben seni unutmadım Alara. Peki ya sen?” Alara eliyle ağzını kapattı. Titriyordu. Sadece fiziksel değil. Ruhu da titriyordu. Tam o anda kapı çaldı. Üç kısa, bir uzun. O kapı ritmini biliyordu. Geçmişinden. Çok önceden. Kaspar’ın şakasıydı bu. Ağır adımlarla kapıya yaklaştı. Kapının altında bir zarf vardı. Kan lekeli. Zarfın içinde sadece bir fotoğraf: Kendi cesedi. Ve boynunda madalyon. Üzerinde yazan tek kelime: “TEKRAR.” --- Alara, sabaha karşı uyanır. Gözkapakları ağır, zihni bulanık, ama kalbine saplanan o tanıdık korku berraktır. Rüyasında yine aynı anı: titrek ışıklar altında boğuk bir ses, sonra boğazını sıkarken inleyen bir adam… ve elleri kanlı. Alara çırılçıplak. Sırtında dövme gibi yanık bir sembol. “Kendi ellerimle mi…?” Uyanır uyanmaz soluğu mutfakta alır. Kahve yaparken bile elleri titrer. O sırada Doruk girer içeri, saç baş dağılmış, üstünde sadece iç çamaşırı. “Sabah şiddet, öğlen kahve, akşam kaçak porno... Bu evdeki yayın akışı Netflix’ten cesur,” der. Alara yüzünü buruşturur ama gülmemek için zor tutar. “Siktir git.” Doruk onunla şakalaşırken Baran mutfağın eşiğinde belirir. Ciddi. Gözleri sabah haberi gibi soğuk. “Bugün dışarı çıkma, Alara.” “Neden?” “Birilerini kızdırmış olabiliriz.” “Biz?” “Sen.” Sessizlik. O an, Baran’la göz göze geldiğinde Alara’nın içinden geçen tek şey şu olur: O biliyor. Bir şeyleri kesinlikle biliyor. Selin, mutfağa girer, güneş gözlükleri takılı, telefon kulağında. Konuşması bittiğinde gözlükleri indirip Alara’ya döner: “Bugün biraz şehir dışına çıkıyoruz. Küçük bir görüşme.” “Ne görüşmesi?” “Bir ‘müşteri’. Eski bir bellek satıcısı. MnemoCore’un çeperinde dolaşanlardan biri.” Alara’nın kalbi tekler. O isim… ilk defa duyuyor ama içgüdüsel bir korku yutkunmasını zorlaştırıyor. --- Kapanış Sahnesi: Akşam. Araba otoyolda ilerlerken arka koltukta Alara gözlerini kapatır. Yine aynı anı… Adam üstünde. Bağırıyor. Alara gözyaşları içinde ama buz gibi. Sonra elini yavaşça adamın boğazına götürüyor. Bastırıyor. Bastırıyor. Adam inliyor. Ölüyor. Ve sahne bıçak gibi kesilir. Kamera hızla uzaklaşır. Alara'nın gözleri açılır. Aynaya bakar. Gözbebeklerinde, kısa bir anlığına da olsa, kendini tanımaz. --- “Ya ben sadece kurban değilsem?” --- “Bazen gözlerini kapattığında unuttuğunu sanırsın. Ama bazı anılar... gözünü açtığında seni bekler.” --- Sabahın körü. Arabanın camına vuran yağmur damlaları gibi ritmik bir gerginlik midemde kıvranıyor. Selin direksiyonda, yüzü bildiğin poker surat. Sanki adam öldürmeye gidiyoruz da, o daha önce onlarcasını öldürmüş gibi. Arka koltukta Doruk, kafasını cama yaslamış mışıl mışıl horluyor. Mışıl mışıl dediysem, her beş dakikada bir "Uhh ahh bebeğim" diye inliyor. Rüyasında seks yapıyor sanırım. Ne zaman uyusa bir yerini sokacak bir rüya buluyor. Baran ise yanımda. Omzunu bana değdirmemek için kendini cam kenarına kasmış. Ne zaman bu kadar uzaklaştık biz ya? Gerçi belki de hiç yakın değildik. Ama dün bana bakarken... bir anlığına başka biri gibi bakmıştı. Korumacı. Sahiplenici. Tehlikeli. "Alara." Başımı çeviriyorum. Baran konuşmuyor ama gözlerini üstüme dikmiş. "Sakın... sakın bu herife tek başına yaklaşma." "Ne herifi?" "Sedat. Eski bir MnemoCore aracısı. Aranan biri. Hafıza ticaretinin altın çocuğuydu, sonra... kayıtlar arasında kayboldu." “Yani?” “Şimdi ne sattığını bilmiyor. Ama birilerini hatırlıyor. Bizi hatırlıyor olabilir.” Yutkunuyorum. Kalbim o an bir milisaniyeliğine duruyor sanki. “Beni de mi?” Baran cevap vermiyor. Ama gözleri evet diyor. Hem de çığlık çığlığa. --- Varoş, terk edilmiş bir fabrika. Metal duvarlar pas içinde. Yer yer delik, tavandan su damlıyor. Selin anahtarı çevirip motoru kapatıyor. “Burası.” “Yani burası mı? Burası mı lan?!” diyor Doruk, gözlerini ovuşturup uyanırken. “Ben genelev zannettim. Giriş 20, çıkış bellek formatı…” “Yürü serseri,” diyorum, omzuna dürtüp ilerliyorum. Adımlarım her taşın üstüne çiviler saplanmış gibi. Her nefesimde midem yanıyor. Bir şeyler olacak. Bir şeyler çıkacak. Fabrikanın içine giriyoruz. Boş. Soğuk. Ama... içeride bir şey var. Bir koku. Yanık gibi. Metal, ter, kan karışımı. Bir de ses. Hışırtı. Sanki biri nefes alıyor. “Alara…” Başımı çeviriyorum. Ama kimse bana seslenmemiş. Ses... kafamın içinde. --- Birden her şey kararıyor. Gözümün önü. Zemin. Nefesim kesiliyor. Dizlerimin üstüne çöküyorum. Ve oradayım. Yine. O yatakta. Üzerimde biri var. Yüzünü göremiyorum ama... nefes alışını hissediyorum. Bileklerimi tutuyor. Ama ben... gülüyorum. “Şimdi sıra bende,” diyorum. Yastığın altından çıkardığım ince kabloyu boynuna doluyorum. Ve... çekiyorum. Sıktıkça, o adamın gözleri büyüyor. Yüzü mora çalıyor. Ama ben sadece nefes alıyorum. İlk defa. Özgürce. --- "ALARA!" Birileri beni sarsıyor. Gözlerimi açıyorum. Yerdeyim. Titriyorum. Baran beni kollarından tutmuş. Selin ise bir adama bakıyor. Adamın adı yok. Ama gözleri var. Simsiyah. Ve bana bakıyor. Tavan aralığında durmuş, karanlığın içinde öylece dikilmiş. Yüzünde maske. Elinde eski tip bir kayıt cihazı. Ve dudaklarının kıyısından bir cümle dökülüyor. Sadece bana. “Hatırlıyor musun, bebek?” --- Hatırlamıyorum. Ama canımı yakmışsın gibi… özlemişim seni öldürmeyi. --- “Bazı adamlar, hafızanda değil… kemiğinde saklı kalır.” --- Adı Kaspar. Ve adını duymamla birlikte içimde garip bir boşluk açılıyor. Sanki yıllardır bir yerlerdeyim ama o isim… beni ben yapan son anahtar. Gözleri siyah değil, boşluk. Ama konuştuğunda, içimde bir yer yanıyor. “Elbette hatırlamıyorsun. Sana böyle yapacaklarını biliyordum.” Sesi… boğuk. Tiz değil, dipten gelen bir mırıltı gibi. Beni öyle bir süzüyor ki, iç çamaşırımda sakladığım her şeyi bile görmüş gibi. “Kaspar,” diyorum, dilim acı bir şarap gibi dolanıyor ağzımda. “Ben seni tanımıyorum.” “Bedenin tanıyor,” diye fısıldıyor. “Ben seni kırmızı odaya çağırıyorum, bebek.” Kırmızı Oda. Bir kod adı mı bu? Bir bina? Bir metafor? Ama içimde bir parça... onu biliyor. Damarlarımdaki kan gibi eski bir bilgi. Kaspar arkasını dönüp giderken, cebime küçük bir kart bırakıyor. “Gece yarısı. 04.20. Kırmızı Kapı.” --- Otele döndüğümüzde, Doruk tekila ve cips arasında kaybolmuş. Ben ise sırtımdan boşalan terle yatakta çırılçıplak bir bilinmezliğe sürükleniyorum. Bir şeyi hatırlıyorum. O adamla sevişmişim. O adamı... boğmuşum. Ama nasıl? Gece uyumuyorum. Sadece bekliyorum. --- 04.16 Sokak lambaları kırmızıya çalıyor. Yağmur yağmıyor ama kaldırım ıslak. Kırmızı Kapı. Buraya daha önce gelmişim. Ayaklarım yolları ezberliyor. Kapıyı itiyorum. İçerisi tamamen kırmızı. Işıklar, halılar, duvar. Loş. İğrenç şekilde cezbedici. Bir fahişenin kalp atışı gibi. Kapının arkasından Kaspar çıkıyor. Yavaş yavaş. Boynumdan tuttuğu gibi duvara yaslıyor beni. “Hatırlamıyorsun ama bu eller… bu boyun… bu tat... hepsi bana ait.” Nefesim kesiliyor. Öpüşmüyoruz ama dudaklarımız birbirine çok yakın. İtmek istemiyorum. Kendimi tokatlamak istiyorum. “Ne istiyorsun?” “Gerçeği. Beni neden sattığını. Neden o videoyu MnemoCore’a verdiğini.” “Ben hiçbir şey hatırlamıyorum.” “Hatırlayacaksın. Çünkü seni hâlâ seviyorum. Ve... seni hâlâ öldürmek istiyorum.” --- Kapının dışında... Selin dürbünle içeri bakıyor. “Orada.” “Alara’yı yalnız bırakmayalım,” diyor Baran. “Yalnız bırakmıyorum zaten. Onu alıp götüreceğiz. Tüm sistem onu arıyor. Hafızasındaki kayıtlar yüzünden en az yirmi kişi ölmüş olabilir.” “Ya gerçekten bir şey hatırlamıyorsa?” “Baran, uyan. O kadın bir katil olabilir. Ve sen ona aşıksın diye bu gerçeği görmezden gelemeyiz!” Baran yumruklarını sıkıyor. İçeriden gelen çığlıkla harekete geçiyorlar. --- İçeride... Kaspar, Alara’nın kolunu sıkıyor. “Beni satmadın değil mi? Sadece... seni silmek zorunda kaldılar, değil mi?” “Ben... bilmiyorum. Bilmiyorum!” “Hatırlatmam gerek.” Elini beline götürüyor. Bir bıçak. Ama o an... Kapı kırılıyor. Baran içeri dalıyor. Ardından Selin. Alara duvara yaslanmış. Nefes nefese. Kaspar gözlerini onlara çeviriyor. “Yine mi siz? Gerçek geçmişini anlatamadan geldiniz işte. Bravo.” “Ellerini kaldır, Kaspar!” diye bağırıyor Baran. Ama Kaspar sadece gülümsüyor. Ve arka kapıdan koşarak kaçıyor. Selin, Baran’a bakıyor. Alara ise, o bıçaklı adama neden gözyaşıyla baktığını kendine bile açıklayamıyor. --- Ben onu sevmiş miydim? Yoksa... ben onu öldürmüş müydüm?
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE