Abimin düğünü
Gece
Odaya adımımı atar atmaz kendimi yatağa attım. Vücudum sanki bana ait değilmiş gibi, kemiklerimin iç içe geçtiğini hissediyordum. Saat çoktan gece yarısını devirmişti. Bir süre öylece, gözlerimi tavana dikerek kaldım. Uyku beni yavaş yavaş içine çekiyordu ama direnmem gerekiyordu. Eğer biraz daha öyle kalırsam, sabaha kadar o pozisyonda kalırdım.
Kendimi toparlayıp pijamalarımı alarak banyoya geçtim. Üzerimdekileri çıkarıp suyun altına girdim. Ilık su, yorgun bedenime değdiği an bir parça rahatladım. Fazla oyalanmadım; çünkü göz kapaklarım giderek ağırlaşıyor, bedenim dinlenmek için adeta yalvarıyordu. Duştan çıkıp saçlarımı havluyla sararak kuruladım. Ardından sessizce yatağa süzüldüm. Zihnimdeki yorgun düşünceler birer birer sessizliğe gömülürken, uyku da beni kucakladı.
---
Sabah
Gözlerimi annemin sesiyle açtım.
“Zerya! Hadi kızım, kalk artık. Geç oldu.”
Göz kapaklarımı ovuşturarak kısık bir sesle mırıldandım,
“Tamam, kalktım.”
Annem kapının önünden bir uyarı daha yolladı:
“Bak ben aşağıya iniyorum, bir daha çağırmak zorunda bırakma beni.”
“Tamam anne, sen in. Geliyorum şimdi…” dedim, uykulu bir sesle.
Ama annemin ayak sesleri merdivenden uzaklaştığı an, kendimi tekrar yumuşacık yatağın içine bıraktım. Tavan boş boş bakışlarımı içine çekti. Sessizlik ve mahmur uykunun arasında kaldım. Sonunda pes edip telefonuma uzandım. Saat 06.30. Artık kalkmalıydım.
İç geçirerek yataktan kalktım, banyoya geçip yüzümü yıkadım. Soğuk su yüzüme çarptıkça biraz ayıldım. Dolabın başına geçip sade bir şeyler seçtim. Beyaz bir tişört ve siyah kumaş pantolon… Saçlarımı aceleyle ev topuzu yaptım. Aynada yüzüme baktım — hâlâ uykulu ama günün ağırlığı gözlerimde.
Aşağı indiğimde evin neredeyse tamamı kahvaltı sofrasına oturmuştu. Abim hariç.
Annem masadan başını kaldırıp bana seslendi:
“Zerya, hele abini de çağır kahvaltıya. Hâlâ uyanmadı.”
“Tamam anne,” dedim ve yukarı döndüm.
Abimin odasının önüne gelince kapıya vurdum. İçeriden ses gelmeyince yavaşça kapıyı açtım. O, yüzüstü bir şekilde yatakta, uykunun en derin yerindeydi. Yanına sokulup,
“Abi, uyan artık,” dedim.
Hiçbir tepki yok.
Bu kez kolunu dürttüm:
“Lan abi hadi ya! Gün boyu yapacak bin iş var.”
Başını bile kaldırmadan homurdandı:
“Zerya git başımdan…”
Battaniyeyi üstünden çektim, perdeyi araladım. İçeriye dolan sabah ışığı gözlerine vurunca,
“Lan kime diyorum ben,” dedi sinirle.
Direnmesine aldırmadım.
“Abi hadi ya, bugün damat oluyorsun. En güzel günün bu.”
Yarı doğrulup söylenmeye başladı:
“Benim neyime düğün, evlilik falan. Uyuyorum ben…”
Gülerek omzuna dokundum:
“Hadi damat bey, sonra bol bol uyursun.”
“Zerya çık! Yoksa senden çıkarırım sinirimi!”
Kapıya yönelirken alaycı bir ifadeyle,
“Benim ne suçum günahım var, tamam çıkıyorum,” dedim. Tam odadan çıkarken abimin telefonu çaldı.
Homurdanarak açtı:
“Ne var lan sabah sabah? Rüyanda mı gördün beni?”
Kim olduğunu bilmiyorum ama abimin yüzündeki ifade birden değişti.
“Tamam, bekle. Bi kendime geleyim geliyorum,” dedi ve telefonu kapattı.
Merakla sordum:
“Kimdi o?”
“Sanane Zerya…” dedi kısa bir cevapla.
Omuz silktim. “Peki, banane.” deyip odadan çıktım.
Aşağı indiğimde annem, “Uyandı mı abin?” diye sordu.
“Evet anne, uyanmıştır şimdi iner,” dedim ve kahvaltıma döndüm.
Bir süre sonra abim geldi. Masadan bir zeytin kaptı, ağzına attı.
“Ben çıkıyorum. Size afiyet olsun,” dedi.
Annem şaşkın:
“Azat, nereye? Daha kahvaltı bile etmedin. Hem bugün işimiz var seninle.”
Abim:
“Annem, İstanbul’dan bir arkadaşım geliyordu, onu alacağım.”
“Kim bu arkadaşın?”
“Mirza… Hasan Ağa’nın oğlu.”
Annem’in yüzü birden değişti.
“Mirza mı? Onca sene sonra Mardin’e mi geliyor?”
Mirza? İlk kez duyuyordum bu ismi.
“Evet anne, kaç yıllık dostum. Düğünüme gelmesin mi?” dedi abim, dudaklarında belli belirsiz bir gülümsemeyle.
Annem hayretle başını salladı:
“Gelsin tabi de… Kaç yıl oldu gideli. Şaşırdım sadece.”
Abim:
“Belli mi olur, belki temelli kalır buralarda…”
Annem umutla,
“Zor ama… İnşallah,” dedi.
Abim kapıya yöneldi:
“Ben erken dönerim. Bir şey olursa arayın,” deyip çıktı.
Ahu ablam, anneme döndü:
“Anne, gerçekten Mirza mı geliyor?”
Annem dalgın:
“Demek ki geliyormuş…”
Ben dayanamadım:
“Anne, kim bu Mirza?”
Annem hafifçe iç çekti:
“Koçeroğlu aşiretinin oğlu.”
Koçeroğlu… Mardin’in en büyük aşiretlerinden biri.
“Eee, ben hiç duymadım onu,” dedim şaşkınlıkla.
Annem anlatmaya başladı:
“Sen küçüktün. Mirza çoktan gitmişti buralardan. Babası Hasan Ağa, onu ağa yapmak istedi ama o karşı çıktı. Tüm ailesini, kökünü bırakıp çekti gitti. O gün bugündür bu topraklara adım atmadı. Şimdi, abinin düğünü için geliyormuş…”
Gerçekten şaşkındım. Böyle bir hikâyeyi ilk kez duyuyordum. İçimde hafif bir merak, hafif bir kıpırtı…
“Niye, çok mu büyük biri bu Mirza? Ağa falan olacak kadar yani?” dedim, biraz alaycı bir ifadeyle.
Annem çayından bir yudum alıp, başını hafifçe iki yana salladı.
“Yok kızım, daha yirmi yaşındaydı gittiğinde. Gençti… Ama babası tutturdu, seni ağa yapacağım diye. O da istemedi. ‘Ben bu yükü taşımam’ dedi, çekti gitti. Hem ailesini hem toprağını bıraktı.”
Başımı salladım anlayışla. “Hıh, anladım,” dedim ve kahvaltıma döndüm.
Demek ki… Az önce yukarıda abimi arayan kişi, o Mirza’ymış.
---
Gün: Düğün sabahı
Kahvaltıdan sonra konağın içi karınca yuvası gibiydi. Herkes bir yere yetişmeye çalışıyor, bir o yana bir bu yana koşturuyordu. Düğün akşamdı, bu yüzden zaman açısından biraz rahat gibiydik ama yorgunluk… o çoktan çökmüştü üzerimize.
Misafirler geliyordu bir yandan, bir yandan da düğün için eksikler tamamlanıyordu. Biz son on gündür doğru düzgün uyumamış, sıcak bir yemeği masaya oturup keyifle yiyememiştik. Ama çok şükür, bu gece sondu. Yarından itibaren, kış uykusuna yatan ayılar gibi yatağa gömülmeye kararlıydım.
Annem hem gelen misafirlerle ilgileniyor hem de konağın içinde tam bir komutan gibi her işi organize ediyordu. Onun bu kadar otoriter, bu kadar güçlü oluşu bazen beni ürkütse de... hayranlık duymadan edemiyordum.
Abim hâlâ ortalıkta yoktu. Ama şimdilik onun için bir telaş yoktu. Asıl mesele, evden çıkacağımız vakit burada olmasıydı.
Aslında düğünü konağın avlusunda yapmayı çok istemiştik. Avlumuz kocamandı ama… bizim aşiret de küçümsenecek gibi değildi. Üstelik yalnızca bizimkiler gelmeyecekti. Mardin’in dört bir yanından, başka aşiretlerden de davetliler vardı. Dün akşamki kına gecesinin kalabalığı bile bir işaretti; bu akşam daha da büyük bir kalabalık bekleniyordu.
---
Annem yanıma yaklaştı, kaşlarını çatmıştı:
“Kızım, hele bir abinizi arayın. Neredeymiş, geç kalmasın.”
Ahu ablam hemen atıldı:
“Zerya, sen ara. Benim telefon çocukların elinde.”
Telefonumu çıkardım, “Tamam, arıyorum,” diyerek numarayı çevirdim. İlk çalışta açmadı. Annem sabırsızlandı:
“Bir daha ara! Bu ne sorumsuzluk? Kendi düğün gününde ortada yok!”
Tekrar aradım. Bu defa üçüncü çalışta cevap verdi.
“Alo, abi neredesin?”
“Ne oldu Zerya, bir şey mi lazım?”
“Yok, bir şey lazım değil ama saat geç oldu, annem seni merak etti.”
“Arkadaşımın yanındayım. Gelirim bi’ yarım saate.”
“Tamam ama gecikme, yoksa annem burada hepimizi sıraya dizecek!” dedim gülerek.
“Tamam, tamam…” deyip telefonu kapattı.
Annem meraklı bakışlarla bana döndü.
“Neredeymiş?”
Ona doğru dönerek,
“Arkadaşının yanındaymış, yarım saate gelir dedi,” dedim.
“Gelsin de geç kalmasın,” dedi annem, gözleri hâlâ endişeyle kapıya kayarken.
Ahu ablam hemen araya girdi:
“Anne merak etme, gelir. Daha erken.”
Annem içini çekerek,
“Tamam, hadi siz de oyalanmayın. İşiniz bitince hazırlanmaya başlayın artık,” dedi.
Ablam da onun ardından konuştu:
“Sen geç içeri, biz hallederiz.”
Annem uzaklaşırken ablam bana döndü:
“Nazlı nerede?”
“Odasındaydı en son,” dedim.
“Tamam, ben yukarı çıkıyorum. Daha çocukları da hazırlamam lazım. Sen de oyalanma, hazırlan hemen,” diyerek merdivenlere yöneldi.
Biz dört kardeştik: Üç kız, bir erkek. Ama aslında bir de hiç tanımadığımız bir kardeşimiz vardı. Annemin anlattığına göre, ben doğarken ikizmişiz... O da erkekmiş. Ama o yıllar, salgının kol gezdiği yıllarmış. Yaşamamış. Ben yaşadım, o kalmış.
Nazlı ablam en büyüğümüzdü. Ardından Azat abim, sonra Ahu ablam ve en küçükleri bendim, Zerya.
Yarım kalan çayımı bitirip odamın yolunu tuttum. Tüm günün telaşı üzerimdeydi; ter, yemek ve yorgunluk kokusu sinmişti tenime. İlk iş banyoya girdim, suyun altına kendimi bıraktım. Sanki tüm yorgunluklar bedenimden süzüldü gitti.
Bugün özel bir gündü. Abimin düğünü. Bu yüzden kendime küçük bir hediye vermiştim: Özel dikilmiş kırmızı bir yöresel elbise. Kumaşı elime her değdiğinde içimi kıpır kıpır eden bir dokusu vardı.
Aynanın karşısına geçip usul usul makyaj yapmaya başladım. Normalde sevmezdim böyle şeyleri ama bugün farklıydı. Bugün abimin günüydü, dolayısıyla biraz da bizim.
Gözlerime hafif dumanlı bir far sürdüm, yeşilini ön plana çıkardı. Aslında gözlerim tuhaftı; kimi mavi derdi, kimi yeşil. Ben hep “yeşil” demeyi seçtim. Belki kendimi doğaya yakın hissettiğimden… belki de gözlerimde bir başkaldırıyı yakıştıramadığım için.
Saçlarımı kurutup hafifçe dalgalı bıraktım. Ne çok özenli, ne çok dağınık... Tam kararında. Sonra kırmızı elbisemi aldım, dikkatle üzerime giydim. Kumaş tenime değince, içimden bir ürperti geçti.
Sonunda, hazırdım.
Aynanın karşısında kendime uzun uzun baktım. Gerçekten güzel olmuştum. Ama güzel olmak için başkasının onayına ihtiyacım yoktu. Ben kendimi beğenmiştim ya, gerisi boştu.
Fazla abartmadan, sadece bir çift küpe ve bileğime incecik bir bilezik taktım. Gözlerimden yanağımın kenarına doğru süzülen yumuşak bir tebessüm yerleşti.
Şimdi, tam anlamıyla hazırdım.
Avluda tüm aile toplanmıştı. Güneş, taş duvarlara yumuşak bir sarılık serpmiş, sabahın serinliği yerini düğün telaşına bırakmıştı. Herkes heyecanlı, herkes telaşlıydı. Abim de gelmişti. Siyah takım elbisesiyle, yıllardır görmediğim kadar derli toplu ve ciddiydi. Gözlük takmamıştı bu kez. Saçlarını geriye doğru taramış, sakallarını da temizlemişti. Üzerindeki siyah, ona başka bir duruş vermişti. Sanki çocukluk oyunlarından çıkıp büyümüş, bir adam olmuştu artık.
Adımlarımı avluya doğru attığımda birden tüm gözler bana döndü. Sessizlik oldu birkaç saniyeliğine. Gözler üzerimdeydi.
Abim gözlerini devirdi önce, ardından hafifçe gülümsedi.
“Lan… Bu ne hâl?” dedi, yarı ciddiyetle.
Ne olduğunu anlayamadan gözlerimi ona diktim. Abim kaşlarını kaldırıp, alayla konuştu:
“Biraz fazla abartmadın mı sanki?”
Refleksle üzerime baktım. Elbisem yerli yerindeydi. Makyajım ne eksik, ne fazlaydı. Kırmızı kumaş, üzerimde nazlı bir gül gibi duruyordu.
Ben abartmamıştım. Sadece biraz daha ben olmuştum.
Tam o an Ahu ablam araya girdi:
“Azat, karışma kıza. Ne kadar güzel olmuş işte, maşallah.”
Abim ellerini iki yana açarak gülümsedi:
“Onu diyorum ya ben de! Fazla güzel olmuş, dikkat dağıtıyor.”
İçimden, “Allah’ım… sabır ver,” diye geçirdim. Kardeşimdi nihayetinde. Her zamanki gibi dilini tutamıyordu.
Annem araya girerek, son noktayı koydu:
“Hadi hadi, yeter bu kadar. Gelini almaya gideceğiz daha. Oyalanmayın!”
Az sonra vedalaşmalar başladı. Herkes birer birer arabalara yöneldi. Ben, abimin arabasına bindim. Arabaya binerken annemin yüzündeki o belli belirsiz gurur ve telaş karışımı ifadeyi fark ettim. Bir anne, bir oğlunu daha uğurluyordu.
Konvoyla yola çıktık. Korna sesleri, camdan giren rüzgârla birbirine karışıyordu. Mardin’in taş sokaklarından geçerken, mahalleli camlardan, kapı önlerinden başlarını uzatıyor, düğün konvoyunu seyrediyordu.
Çok geçmeden gelin evinin önüne geldik. Kapının önünde toplanan kadınlar, genç kızlar, çocuklar… Hepsinin gözlerinde merak, neşe, biraz da hüzün vardı. Çünkü her düğün bir vedaydı aslında.
Abim arabadan indiğinde yüzüne hafif bir heyecan yerleşmişti. Ardından biz de tek tek araçlardan indik. Davulun tok sesi ve zurnanın incecik çığlığı Mardin’in dar sokaklarını inletti. Bir anda çevremizi seyirlik kalabalık sardı. Herkesin yüzünde bir gülümseme, gözlerinde bir merak vardı.
Abim en önde, biz onun arkasında… Kalabalığın arasından geçerek gelin evinin kapısına doğru yürüdük. Ritim gittikçe hızlanıyordu; adımlarımız, kalp atışlarımızla yarışıyordu adeta.
Kapının önüne geldiğimizde abim yumruğuyla hafifçe kapıya vurdu.
Az sonra kapı aralandı; yengemin küçük kardeşi Murat, başını dışarı uzattı. Gözlerinde cin gibi bir parıltı, dudaklarında haylaz bir gülümseme vardı.
Abim kahkaha atarak,
“Lan kayınço, açsana şu kapıyı, göreceğimiz şey var içeride!” dedi.
Murat hemen geri çekilmedi. Tam aksine, kollarını göğsünde bağlayarak,
“Valla öyle hemen kapı açmak yok enişte. Hele pamuk eller cebe,” dedi, göz kırparak.
Abim gözlerini devirip,
“Vay sen Murat efendiye bak…” diyerek elini ceketinin iç cebine götürdü. Bir deste para çıkarıp Murat’a uzattı.
Murat paraya şöyle bir göz gezdirdi,
“Bu kadar mı Azat Ağa?” dedi, gülümseyerek.
“Lan ne paragöz çıktın, üstümde başka da yok, sonra tamamlarız artık.”
Murat bir kahkaha atıp,
“Ee, bakam… Öyle olsun, eniştemsin sonuçta. Buyurun!” diyerek kapıyı sonuna kadar açtı.
Abim gururlu bir edayla önden girdi, biz de arkasından içeri doluştuk. Evin içi telaşlı ama renkliydi. Kadınlar yöresel elbiseleriyle dolanıyor, çocuklar arada sırada başımıza çiçek serpiyordu.
Ve sonra… yengem göründü.
Bir an durdum. Nefesim tutulmuş gibi oldu. O kadar güzel olmuştu ki gözlerim istemsizce ona takılı kaldı. İnce bir zarafet vardı üzerinde; başından süzülen duvak, yüzüne düşen narin gülüş… Tam bir Mardin geliniydi.
Abim de benimle aynı etkiyi yaşamış olmalıydı. Dünkü kına gecesindeki gibi yine dona kaldı. Gözleriyle yengemi baştan ayağa süzdü ama tek kelime edemedi. Ancak birkaç saniye sonra kendine gelip, gülümseyerek yanına yaklaştı.
Yengem, abisinin koluna girince, ikisi birlikte kapıdan çıktılar. Dışarıda konvoy hazır bekliyordu. Müzik yeniden çaldı, zılgıtlar havaya karıştı. Herkes alkışlarla onları uğurlarken, biz de arabalara doluştuk. Ben yine abimin arabasına bindim.
---
Düğün Alanı
Müzikler eşliğinde düğün alanına vardık. Ortalık çoktan dolmuştu. Gelen misafirlerin kalabalığı baş döndürücüydü. Mardin’in dört bir yanından gelen aşiret mensupları, renk renk giysileriyle düğün bahçesini bir çiçek tarlasına çevirmişti.
Abim ilk indi arabadan. Sonra dönüp yengeye elini uzattı. Onun inmesine yardımcı oldu.
Önce misafirler geçti. Ardından alkışlar ve zılgıtlar eşliğinde abimle yengem el ele içeri girdiler. Işıkların altında, tüm kalabalığın ortasında ilerlediler. Ve tam ortaya geldiklerinde, hoparlörlerden tanıdık bir ezgi yükseldi:
"Çavreşamîn"…
Kalbim bir an duraksadı. Dün başka bir şarkı çalmıştı, ama bugün… bu çok başka bir anlam taşıyordu. Belki de bu düğünün asıl dili, işte şimdi konuşuluyordu.
Abim yavaşça yengenin duvağını kaldırdı. Onun alnına kısa, ama yumuşak bir öpücük kondurdu. O an etraflarındaki tüm dünya silinmiş gibiydi. Sonra dans etmeye başladılar. Yavaş adımlar, birbirine yaklaşan iki ruh gibi…
Ben de usulca yerime geçtim, kalabalığın içinden onları izledim. Gözler, alkışlar, kamera flaşları… hepsi onların üzerindeydi. O anın büyüsünü kimse bozmak istemiyordu.
Dansları sona erdiğinde sırayla herkes kalkıp tebrik etmeye başladı. Kalabalık içinden sıyrıldım. Yavaşça yanlarına yürüdüm.
İlk yengeye sarıldım, ardından abime.
“Mutluluklar,” dedim kısık bir sesle ama yürekten.
Halay çoktan başlamıştı. Davulun tok sesiyle yer gök titriyordu adeta. Halayın en başında her zamanki gibi Kerem vardı – amcamın oğlu, kıvrak bilekleriyle mendili havada döndürürken adeta meydan okuyordu.
Biraz daha izledikten sonra içim içime sığmaz oldu. “Yeter,” dedim, “bu halaya girmeden düğün olmaz.”
Kerem’in yanına gidip gülerek elindeki mendili aldım. “Çekil bakayım kenara, bu akşam yıldız benim,” der gibi bir bakış attım. O da tebessümle geri çekildi.
Şimdi ben vardım halayın başında. Omuzlar dik, çene yukarıda, mendil elimde… Abimin düğünüydü bu, azıcık kurtlarımı dökmeye hakkım vardı değil mi?
Bir girdim halaya, sanki dünya başka bir ritme geçti. Ayaklarımın altından zemin kayıyor, müzikle birlikte ben de akıyordum. Halay bitene kadar çıkmadım zaten; çıkmam da mümkün değildi. Serçe parmağım uyuşmuş, ter alnımdan damlıyordu ama ruhum coşkun bir nehir gibiydi.
Kerem, elimden tutmuş, beni tüm kalabalığa gösterir gibi endamla döndürüyordu. Gülümsedim. Beni tanıyan herkes bilirdi: Halaya bir kere girdim mi, o kıvrımı kolay kolay bırakmazdım.
Halay sonunda durduğunda, yüzümde koca bir gülümsemeyle Kerem’e döndüm,
“Bittim ben!” dedim, karnımdan gelen bir kahkahayla.
Ayaklarım uyuşmuş, kalbim hâlâ tempo tutuyordu. Yorgun ama mutlu adımlarla lavaboya yöneldim. Elimi yıkayıp aynaya baktım. Yanaklarım al al, gözlerim hâlâ kahkaha izli… Kendime “Yine sahneyi bırakmadın Zerya,” der gibi bir gülümseme attım.
Tam o sırada…
Koridordan geçerken bir silüet ilişti gözüme.
Uzun boylu, esmer tenli, yapılı bir adam.
Öyle dikkat çekiciydi ki, gözlerim istemsizce ona takıldı. Daha önce onu hiç görmediğime emindim. Yabancıydı ama… nedense tanıdık bir his bıraktı içimde.
Giydiği Sinay takım, onu olduğundan bile daha çekici göstermişti.
Yüz hatları...
Çene hattı...
Sakalı keskin ama yüzü huzurluydu.
Sanki dağların ortasında yürüyen bir adam gibiydi — güçlü ama sessiz.
Kendimi kaybetmiş gibi, usulca fısıldadım:
“O kasları yapmak için şimdi neler yapmıştır…”
Ağzımdan çıkan sözün farkına vardığımda gözlerimi devirdim,
“Zerya, salak mısın? Kendine gel!” dedim alçak sesle, utançla gülümseyerek.
Ama…
Nedense yoluma devam etsem de, aklım orada kalmıştı.
Kimdi o adam?
Misafir mi?
Tanıdık biri mi yoksa biri için özel mi gelmişti?
Sevgilisi var mıydı?
Belki de evliydi…
İçimden geçirdiklerime ben bile inanamıyordum.
“Allah’ım… ben n’apıyorum böyle…”
Ama kalp işte…
Birini tanımak için yıllar gerekmez bazen.
Bazen bir bakış yeter…
Ya da sadece bir koridordan geçiş.
Takı töreni başladığında bunun uzun süreceği en başından belliydi. Vakit geçmek bilmiyor, her altın sesi içimde bir boşluk bırakıyordu. Canım sıkılınca, usulca abimin ve yengemin yanına geçtim. Yengemin yanına oturup ona gülerek fısıldadım:
“Ee kız, heyecan var mı?”
Yengem başını hafifçe önüme eğdi, gözlerini kaçırarak kısık bir sesle,
“Zerya, Allah aşkına sus. Zaten utanıyorum,” dedi.
Kahkahamı zor tuttum. Eğilip kulağına yaklaştım:
“Utanma kız, akşam ne yapacaksın bu utanmayla?” dedim alayla.
Yengem hemen sertçe, ama sevgi dolu bir tonla,
“Zerya!” diye uyardı beni.
Gülerek ellerimi kaldırdım,
“Tamam be, bir şey demedim,” dedim teslim olur gibi.
Yengem baştan aşağıya utangaç bir kadındı. Bu halleri beni çok güldürüyordu, o yüzden onunla uğraşmak, aramızdaki bağı daha da güçlendiriyordu. Abimle severek evlenmişlerdi ama yengem hâlâ abimden bile utanıyordu. Ne tatlıydı...
Tam o an...
Yanımıza biri yaklaştı. Az önce koridorda görüp içime bir huzursuzluk gibi düşen adam. Ne işi vardı burada? Gözleri gözlerime kilitlenmişti. Sanki kalbimin derinliğine kadar inen bir bakıştı bu… Hiç kaçırmıyordu bakışlarını. Göz göze geldiğimizde bir anlık ürperme yaşadım. Derin bir yutkunma oturdu boğazıma. Kalbim, o an bedenime sığmayacak gibi atmaya başladı.
Bakışını benden kaçırmayınca, ben utancımı bastırmak için başımı başka yöne çevirdim. Ama adımlarını bize doğru attıkça içimde bir telaş kıvılcımı çakıldı. Hele bir de bana bakarak yürüyordu ya… Allah’ım, abim buradaydı!
Tam yanımıza geldi. Abime bakarak gülümsedi:
“Kardeşim!”
Abim ayağa kalktı, yüzünde özlemli bir sevinçle:
“Hoş geldin lan!” dedi ve sarıldılar.
O adam da aynı sıcaklıkla sarıldı abime. Ardından abim,
“Geleceğini biliyordum. Şükür geldin,” dedi içtenlikle.
Adam gülümsedi:
“E sen çağırırsın da gelmez miyim, Azat Eroğlu?”
“Eyvallah,” dedi abim, sonra yengemi gösterdi:
“Eşim, Melek.”
Sonra bana döndü, gururla:
“Bu da kardeşim, Zerya.”
Adam, hafif başını eğerek selam verdi:
“Hanımlar, bu da benim can dostum, en yakın arkadaşım: Mirza.”
İşte o an, içimde bir şey koptu sanki.
Demek Mirza buydu… Allah’ım, bu kadar mı yakışıklı olunur?
Abim gülerek yengeme döndü:
“Mirza’dan bahsetmiştim sana.”
Yengem nazikçe başını salladı:
“Evet,” dedi.
Mirza, yengeme dönüp içtenlikle,
“Memnun oldum yenge. Hayırlı olsun bu arada,” dedi.
Yengem gülümsedi:
“Teşekkür ederim, ben de memnun oldum.”
Mirza sonra doğrudan bana döndü. Gözleri bu kez daha belirgin, daha derindi. Elini uzattı. Yengeme uzatmayan el, bana uzanıyordu.
“Merhaba,” dedi.
Elini tuttuğumda kalbim sanki yerinden çıkacaktı. Yutkunarak ve kısık bir sesle,
“Merhaba,” diyebildim.
Ama Mirza elimi bırakmadı. Gözlerimin ta içine baktı, gözlerini ayırmadı. O an, zaman durdu. Ben de ona bakarken... Birden aklıma abim geldi. Göz ucuyla bakınca hâlâ yanımızdaydı. Panikle elimi hızla çektim. Yüzümde aniden beliren utanç dalgası içimi kavurdu.
Mirza, bir süre abimin yanına oturup sohbet etti. Göz ucuyla bana baktığını fark ediyordum ama başımı çevirmeye cesaret edemiyordum. Bakışları üzerime değdikçe kalbimde tuhaf bir sızı beliriyordu; sanki bakışı değil, geçmişiyle dokunuyordu bana. Bir süre sonra hafifçe doğruldu, müsaade isteyip ayağa kalktı. Gidişiyle içimde anlamını koyamadığım bir boşluk oluştu.
---
Gece uzadıkça uzadı… Düğün tüm coşkusuyla devam ederken, her halayın başında yine ben vardım: Zerya Eroğlu. Yorulmuştum ama içimdeki enerji hâlâ kıpır kıpırdı. Gülüyordum, dans ediyordum ama içim bir tek kişiyi arıyordu.
Nihayet düğün sona erdi. Salon ağır ağır boşaldı. Gelenler son bir kez abimle yengemi tebrik edip, gözlerinde mutlulukla ayrıldılar. Geriye sadece aile kalmıştı. Hep birlikte pozlar verdik, kahkahalarla dolu fotoğraflar çektirdik.
Ardından herkes arabalarına bindi. Ben de arabaya geçerken, farkında olmadan gözlerim birini aradı: Mirza. Kalabalığın içinde göz gezdirdim ama onu göremedim. İçimde ince bir hayal kırıklığı belirdi, nedenini tam da anlayamadığım.
Konağa vardığımızda yengemle birlikte odasına çıktım. Gelinliğini çıkarmasına yardım ettim. Kırmızı duvağını çözerken gözleriyle utangaçça gülümsedi. Çıkarken ona dönüp alayla,
“Hadi sana kolay gelsin, malum gece uzun olacak senin için,” dedim.
Yengem yalnızca gülerek,
“Zerya…” dedi ve başka bir şey demedi.
Kapıyı sessizce kapatıp odadan çıktım. Ardından abim geçti yanına. Ben ise kendi odama yöneldim. Yorgunluk, bedenimin her zerresine işlemişti. Ayakta zor duruyordum. Hiç oturmadan doğruca banyoya girdim.
Suyun sıcaklığıyla birlikte üzerimdeki günün yorgunluğunu, hatta belki hissetmeye cesaret edemediklerimi de akıttım.
Duştan çıkıp pijamalarımı giydim. Ne kadar yorgun olursam olayım, bakımımı aksatmazdım. Aynanın karşısına geçip rutin kremlerimi sürdüm. Yüzümde o geceye ait gülümsemeler değil, düşünceler vardı.
Tüm işlerim bittiğinde kendimi yatağa bıraktım. Yumuşak yastığa başımı koyar koymaz bedenim gevşedi. Göz kapaklarım ağırlaştı. Uykunun tatlı sarhoşluğu içinde yavaş yavaş dalarken bir yüz belirdi zihnimde: Mirza.
Kendime hemen geldim. Olmazdı. O, abimin dostuydu. Bu, onu benim için “Mirza” değil, yalnızca “Mirza Abi” yapardı.