Kitapçıya geçtiğimizde yoğunluktan nefes almaya vaktimiz olmadı. Ama Efsun’un gözü sürekli kapıdaydı. Öğlen tam vaktinde Atilla Bey göründü. Şık, beyefendi ve o her zamanki mesafeli ama nazik tavrıyla Efsun’u alıp yemeğe götürdü. Ben de arkalarından el salladım. “Hadi bakalım, hayırlı haberlerle dönün!" dedim içimden.
Bir saat geçmedi ki, Efsun kapıdan içeri girdi. Ama o bir saat önceki ışık saçan kız gitmiş, yerine üzerine ölü toprağı serpilmiş bir Efsun gelmişti. Omuzları çökmüş, gözleri yere bakıyordu. Onun bu hali hiç hayra alamet değildi, ama direkt soramazdım da. En iyisi şakaya vurmak.
"Efsun? Ne oldu? Yoksa direkt evlenme dairesine mi sürdü arabayı?" dedim şakayla karışık.
Efsun çantasını masaya sinirle ve sertçe bırakıp oflayarak sandalyeye çöktü.
"Evlenme dairesi mi? Hah! Biz daha sevgili dairesine giremedik. Ne evlendirme dairesi” dedi öfkesi ela gözlerini daha da keskin hale getirmişti. Ben ise şaşkın bir şekilde gözlerimi ve ağzımı açarak konuştum.
“Nasıl yani. Sana açılmadı mı?” dedim hayretler içeresinde.
“Ya var ya. Şu an küfretmemek için kendimi zor tutuyorum” dedi Efsun sinirden titreyen ellerini uzatarak. Biz bu defa açılacağına o kadar umutlanmıştık ki bu durum onu daha büyük hayal kırıklığına uğratmıştı. Ben ise detayları öğrenmek için sabırsızlanıyordum. Hemen bir tabure alıp yanına oturdum. Kitapçı sakindi. Birkaç müşteri vardı, onlarda sessizce kitap inceliyordu.
“Tamam sakin ol. Şimdi bana tane tane en baştan anlat” dedim ellerini tutup onu sakinleştirmeye çalışarak. Derin bir nefes aldı. Sinirden mi yoksa hayal kırıklığından mı bilmiyorum. Gözleri dolmuştu.
“Şimdi bu beni almaya geldi ya. Gayet kibar bir şekilde arabasının kapısını açtı. Arabada romantik aşk şarkıları dinletti. Arada göz ucuyla bana bakıp, yakalanınca da “işler nasıl gidiyor” gibi konuyu değiştirdi. Ama nasıl heyecanlandım var ya. Kalbim kanatlanmış pır pır uçuyordu. “İşte bu ya. Kesin bu kez açılacak. Tamamdır bu iş” dedim içimden. Sonra yemek yiyeceğimiz kafeye gittik. Orası da gayet şık ve güzeldi” dedi ve yanındaki pet şişe suyu dikti kafasına. Ben sabırsızca.
“Eee” dedim merakla. Ağzındaki suyu yutup konuşmaya devam etti.
“İşte, yemek gayet keyifliydi. Güzel güzel sohbet ettik. Her şey yolundaydı. Yemeğimiz bitiyordu ama ben sabırsızlanıyordum. En sonunda dayanamadım. “Bana ne söylecektin” dedim. Sonra bu bi duraksadı. Birden heyecanlanmaya, kekelemeye başladı. Elleri hafiften titriyor falan. “Aha” dedim. Geliyor gelmekte olan. “Ben bir lavaboya gideyim” dedi ve kalkıp gitti. “Adam heyecan yaptı. Sakinleşsin konuşacak” dedim içimden, hala içimde bir umut var yani. Ah salak kafam!” dedi elini hafifçe kafasına vurarak. Sonra derin bir nefes alıp devam etti.
“Neyse, tuvaletten geldi biraz daha iyi görünüyordu. Bana demesin mi “Luna ve sen çok yoruluyorsunuz. Hafta içi çalışacak yeni bir eleman daha alalım mı? Sana bu konuda danışmak istedim”
“Ohaaa. Ama olmaz ya. Bu kadar da olmaz” dedim şaşkınlıktan küçük dilimi yutmak üzereydim. Sen tüm oyuncuları geç, tam kaleye gol atacakken topu al sektirmeye başla. Olacak iş değil.
“Bende içimden aynen böyle dedim. “Oha” dedim. İnsan yeni eleman alma fikrini danışmak için romantik, şık bir yere yemeğe götürülüp böyle umutlandırılmaz be. Bu kadarı da yapılmaz. Yazıktır bana” dedi artık gözlerinden yaş süzülmeye başlamıştı. Hemen ona sarıldım.
“Tamam aşkım. Sakin ol. Belli ki yine heyecanlanmış, söyleyememiş. Onu bahane olarak söylemiş” dedim saçlarını okşarken.
“Bu kaçıncı Luna ya. En sonunda koluma birini takıp, çıkacağım karşısına o olacak” dedi siniri hala yatışmamıştı.
“Yapmazsın sen öyle şeyler biliyorum. İstesen de yapamazsın”
“Evet işte. Sorun da bu. Kalbim onu seviyor ama yok. Adamda bir bana gelince özgüven yok”
“Sen sıkma canını. Zamana bırak. Cesaretini topladığında açılacaktır” dedim ama ne kadar kırıldığını anlayabiliyordum. Hayalleri kâğıttan bir kule gibi yıkılmıştı. Elimden onu teselli etmekten başka hiçbir şey gelmiyordu.
Bütün gün dalıp gitti. Onu böyle görmeye hiç alışkın değildim. O hep etrafa neşe saçan pozitif biriydi. Şimdi, rakı sofrasında arabesk şarkı dinleyenler gibi dertli dertli düşünüyordu.
İçimden “ne yapsam da onu neşelendirsem” diye düşünüp durdum. En sonunda aklıma gelen fikirle hızla kasaya Efsun’un yanına adımladım. Bu fikir benim için kötü onun için iyi olacaktı ama ben arkadaşım için bu fedakarlığı yapmaya hazırdım.
Kasaya vardığımda önündeki bir kâğıdı boş boş karaladığını gördüm. Kafasının içindeki sorunları kâğıda aktarıyor gibi bir hali vardı. Yüzüme bir gülümseme yerleştirdim ve neşeli bir şekilde konuşmaya başladım.
"Çıkışta bir şeyler yapalım mı?" dedim heyecanlı bir şekilde
“Yok aşkım. Benim canım hiçbir şey yapmak istemiyor. Başka zaman” dedi tekrar önündeki kâğıdı karalayarak.
“Ama Efsun ya. Kırma beni. Hem sana da iyi gelecek”
“Bana şu an ancak tımarhane iyi gelir” dedi bıkkın bir sesle.
“Heh. Bende sana tam tımarhanelik bir fikirle geldim. Senin o çok sevdiğin cinli filmlerden var vizyonda. Ona gideriz. Bugün sen ne istersen, ne seversen onu yapalım” dedim kendimi uçurumdan atıyormuş gibi hissederek.
Çünkü ben korku filmlerinden ölesiye korkardım. Hele ki cinli filmler “bismillah bismillah” asla bana göre değildi. Bir de bunu sinema ortamında izlemek korkumu iki katına çıkarıyordu. Akşam korkudan nasıl uyurum diye düşünmeye şimdiden başlamalıydım. Efsun ise benim aksime en çok korku filmi sever ve o filmi izlerken sakinleşirdi. Nasıl benim korkudan titrediğim filmlerde sakinleştiğini de onun azıcık deli olmasına bağlıyordum.
“Ooo dur bakayım” dedi elini alnıma koyarak. “Ateşin falan da yok. Sen bunu kendi özgür iradenle mi istiyorsun. Yoksa kafana görünmeyen bir silah mı doğrultuluyor” dedi halime gülerek.
“Evet. Çok istiyorum. İnanılmaz bir korku filmi izleme hevesi geldi” dedim onu ikna etmek istercesine.
“Tamam kabul ama benim istediklerimi yapacağız. İtiraz etmeyeceksin. Söz ver bakim” dedi emin olmak istercesine. Boş kâğıda imza atıyor gibi hissetsem de
“Söz!” dedim. Efsun için çiğ tavuk bile yemeğe hazırdım.
Hemen Fatih’i aradık ama Fatih, şehir dışında bir görüşmesi olduğunu, bize daha sonra katılacağını söyledi. Saatler ilerlerken, Efsun biraz daha iyiydi ve doğru hamleyi yapmanın gururuyla çalışmaya devam ediyordum.
Çıkış saatimiz geldiğinde kitapçıyı kapatıp hemen otobüse bindik. Efsun’un o depresyondaki kederli hali bir nebzede olsa geçmişti. Sinema katına çıktığımızda ben şimdiden korkmaya başlamıştım ama Efsun’a belli etmemeye çalışıyordum.
Gişenin olduğu yere gittiğimizde, tanıtım afişine bile korkudan bakamadığım filme “İki bilet alalım lütfen” diyerek kartımı uzatmıştım. Film, cinli, büyülü, bol çığlıklı bir şeye benziyordu. İçimden şimdiden Ayetel kürsi okumaya başlamalıydım.
Büfeden patlamış mısır ve kolalarımızı alıp yerimize oturduk. Filme gelen insan sayısını görünce içimden “Ne deli insanlar var” diye geçirdim. Salon kalabalıkta değildi boşta sayılmazdı. Salonun ışıkları kapandığında, daha reklamlar dönerken bile benim bacaklarım titremeye başlayınca, hemen içimden dua etmeye başladım.
Film başlar başlamaz, ilk korkunç sahnede nefesimi tutup, gözlerimi sıkıca kapattım. Bakmazsam daha az korkarmışım gibime geliyordu. Duyduğum sesler beni yeterince korkutmuyormuş gibi. Yaklaşık on dakika kadar gözlerimi kapalı tuttum.
Tam o sırada yan koltuğumdan çok tanıdık, gıcık bir "hüppppp" sesi geldi. Kola çekme sesi! Gözümü hafifçe aralayıp yanıma baktığımda, karanlığın içinde Asaf’ın o beyaz dişlerini sergileyerek bana sırıttığını gördüm. Bir an yüzüne vuran ani ışıkla hafiften korkmuştum bile.
Yuh ama ya. Bu kadar da olmaz. Sinemada bari karşıma çıkma. “Allah’ım ben ne günah işledim de tam korku filminde bu adamı yanıma düşürdün” dedim içimden. İsyan edip günahkâr kul olma yolunda adım adım ilerliyordum.
"Ne işin var senin burada?" diye fısıldadım sinir ve şaşkınlıkla.
"Niye salonu kapattınız da bana mı söylemediler. Herkes gibi film izlemeye geldim" dedi gayet rahat bir şekilde.
“Bu kadar boş yer varken yanıma oturman da benim sınavım herhalde” dedim öfkem giderek artıyordu.
O anda arkadan “şşşt” diye bir ses gelince, mecburen sustum. Daha fazla muhatap olmak istemedim. İşin kötü tarafı bu adamın ağzına alay konusu olmak da istemiyordum. Kuyruğu dik tutmam ve korktuğumu belli etmemem gerekiyordu. Şu an yaşadığım tam bir çin işkencesiydi. Cin işkencesi de olabilir. Korkutularak işkenceye maruz kalıyor ama titrediğimi belli etmemeye çalışıyordum.
Aradan geçen yarım saatin sonunda en korkunç sahne gelmişti, “Ben artık korkudan bayılırım herhalde” diye içimden geçiriyordum. Koltuğuma daha da gömüldüm. Bayılırsam kafam bir yerlere çarpmasın. Bir an ekrandan hızla bize doğru çıkan cinle yerimden sıçradım. Asaf ise birden elimi sıkıca tutup omuzuma kapandı. Daha korkudan hızlanan kalp atışlarımı ve hızlanan nefes alışlarımı düzenleyemeden bu da neydi şimdi.