Sahile vardığımda Fatih oradaydı. Denize dönük durmuştu. Ellerini cebine sokmuştu ama duruşundaki gerginlik her zamanki rahat halinden çok uzaktı. Omuzları düşüktü, adeta görünmez bir yük taşıyor gibiydi. Yanına yaklaşınca yavaşça döndü. Gözleri yorgundu, dün geceki sarhoş ifadeden eser yoktu ama derinlerde bir şeyler kırılmış gibiydi.
Yanına, tahta banka oturdum. Bana baktı ve zoraki gülümsemeye çalıştı. O gülümseme yüzüne hiç yakışmamıştı. Ben onu hep hayat dolu olarak görmüştüm. Öyle ki onun enerjisi bize de hayat verirdi.
“Hoş geldin Luna.”
“Hoşbulduk Fatih,” dedim, yüzümü ona dönerek. Onu böyle görmek içimi acıtıyordu.
Derin bir nefes aldı. Gözleri dalgalara takılı kalmıştı, bana bakmaya cesareti yokmuş gibiydi.
“Ben. Ben dün gece için özür dilerim,” dedi. Sesinde bir pişmanlık, bir eziklik vardı. “Sana böyle bir şey yaşattığım için… kendimden nefret ediyorum.”
Usulca koluna dokundum. “Fatih,” dedim, sesimi olabildiğince yumuşatarak. “Ben seni böyle görmek istemiyorum. Sen üzülünce benim kalbim acıyor. Bir daha içmek yok. Söz mü?” Gözlerine bakmaya çalıştım, ama o gözlerini kaçırdı.
“Söz. Seni bir daha böyle zor durumda bırakmam” dedi, önüne bakarak. Gözlerime bakmaktan utanıyordu, bu bile ayrı bir acıydı.
Bir süre sessiz kaldık. Sadece denizin sesi ve aramızdaki ağır hava vardı. Deniz, akşamın ilerleyen saatleriyle birlikte rengini değiştiriyor, koyulaşıyordu. İkimiz de konuşmadan o dalgaları izliyorduk. Her bir dalga, söyleyemediklerimiz gibi gelip kıyıya vurup kayboluyordu.
“Luna,” diye başladı birden, sesi çatallı ve duygusal. “Ben seninle ilgili hislerimi kontrol edemiyorum.”
İçim cız etti. Gözlerim doldu, yaşlar yanaklarıma süzülürken onları silmeye bile üşendim. “Seni ne kadar üzdüğümün farkındayım ama elimden bir şey gelmiyor. Ben aşka inancımı çok önce kaybettim” dedim.
Fatih de ağlıyordu. Yüzünde akan yaşlar, onun ne kadar incindiğinin sessiz kanıtıydı. Elini kaldırıp yanağımdaki yaşı sildi. Parmaklarının ucu ıslak ve sıcaktı. Sonra gözlerini tekrar denize çevirdi, sanki orada bir cevap arıyordu.
“Beni Yamaç’la kıyaslama,” dedi, sesi bu kez daha sert, daha keskin çıkmıştı. “Ben onun gibi şerefsiz değilim. Seni incitmem. Kendimi yakarım da seni incitmem.”
“Biliyorum,” diye fısıldadım. “Zaten mesele o değil. Mesele benim sana âşık olmamam.”
Fatih dudaklarını ısırdı. Öyle sert ısırdı ki dudağı beyazladı. “Nereden biliyorsun Luna? Sen hiç denemedin ki.”
“Denedim,” dedim, içim acıyarak. Bu itiraf onu daha çok yaralayacaktı ama gerçekti. “Sende fark ettiğim değişimle seni sevmeye çalıştım ama olmadı. Ben seni öyle aileden, öyle kardeş duygularıyla sevmişim ki, başka türlüsünü almadı kalbim. İnan bana çabaladım, denedim ama olmadı, yapamadım.”
Fatih bana baktı. Gözlerinde kırgınlık, hayal kırıklığı ve derin bir anlayış vardı. Sonra bakışlarını çekip tekrar denize dikti. Uzun bir sessizlik oldu. O sessizlik, bağırmaktan daha yüksek sesle konuşuyordu. En sonunda, sanki kendi kendine, rüyasında konuşuyormuş gibi mırıldandı:
“Sana ilk ne zaman âşık oldum biliyor musun?”
Yüreğim sıkıştı. “Fatih…” dedim, ama devam etmesini engelleyemedim.
“Hani benim Vildan diye bir sevgilim vardı, seninle de tanıştırmıştım” diye anlatmaya başladı.
“Evet hatırlıyorum” dedim onu onaylarcasına.
“Bir yıl beraberliğimiz olmuştu ve bunun altı ayında aynı evde yaşamıştık. Ama o, beni hiç tanımıyordu. Tuttuğum takımı, sevdiğim tatlıyı, küçük alışkanlıklarımı… Hiçbirini bilmez, önemsemezdi. Ama sen…”
Burada döndü ve gözlerimi yakaladı. Gözlerinde saf, katıksız bir hayranlık parlıyordu.
“Sen… her seferinde nokta atışı yapardın. En ufak bir ayrıntıyı bile kaçırmazdın. O an anladım. Sen diğerlerinden farklıydın. Kendi kendime, ‘Aşkı neden uzaklarda arıyorum ki? O, yanı başımdayken,’ dedim. İşte o anda seni kalbime kazıdım. Bir daha çıkaramadım.”
Boğazım düğümlendi. Çünkü doğruydu. Onu ve Efsun’u, kendimden bile iyi tanırdım. Bu benim için sevginin en saf haliydi.
“Biliyorum,” dedim, sesim titreyerek. “Çünkü sana çok değer veriyorum. Belki bir gün bir sevgilim olsa, onun en sevdiği yemeği unuturum. Ama senin ve Efsun’un ses tonunuzdan bile ruh halinizi anlayabiliyorum. Sence bu bağ… aşkın geçici heyecanından daha mı değersiz?”
Fatih’in gözleri doldu. “Değerli,” diye fısıldadı. “Çok değerli. Ama benim içimdeki… başka. Sönmüyor.”
Ona biraz daha yaklaştım. “Bak,” dedim, yalvarırcasına. “Sen ve Efsun benim için kardeşim gibisiniz. Abim nasıl canımsa, siz de öylesiniz. Kan bağı değil, can bağı var aramızda. Ben sizi kaybetmekten korkuyorum. Sizin canınız acısa benimki yanıyor. Aşk bu sevginin, bu bağın yanında sönük kalıyor.”
Fatih uzun uzun sustu. Gözleri denize kaydı. Yüzündeki ifade değişti. Öfke ve arzu eriyor, yerini derin bir düşünceye bırakıyordu. Sanki hayatını yeniden gözden geçiriyordu.
“Haklısın,” dedi sonunda, sesi yorgun ama kabullenmiş. “Aramızdaki aşktan öte bir bağ. Ama benim hislerim kardeşlik değil Luna. Bunun için senden karşılık beklemiyorum. Sadece bilmen bile benim için yeterli. Belki bir gün… Kim bilir.”
Kalbim sıkıştı. Onun bu umudundan vazgeçmeyişi, bana duyduğu sevginin büyüklüğünü gösteriyordu ve bu daha da acıtıyordu.
“Fatih!” dedim, şefkatle. “Eskisi gibi olsak. Bu durum aramızdaki bu değerli bağı bozmasa. Ben seni kaybetmek istemiyorum.” Sesim çaresizlikle titriyordu.
Söylediklerimle gözlerime baktı. Bakışları öyle derin, öyle hüzünlüydü ki, dayanamayıp gözlerimi kaçırdım. Sonra gözlerini uzunca bir süre kapattı. Göz kapakları kapalıyken, kirpiklerinin arasından sızan bir damla yaş, yavaşça yanağına aktı. O damlayı görünce içim parçalandı. Sanki o yaş, doğrudan kalbime düşmüş ve orayı yakmıştı.
Gözlerini açtığında, yüzü sakinleşmişti. Ama bu sakinlik, bir şeylerin bittiğinin, kabullenildiğinin sakinliğiydi.
Ve çok yumuşak, ama bir o kadar da keskin bir sesle:
“Tamam canımın içi. Senin istediğin gibi olsun. Ben yine de senin yanındayım. Mutlu anında da kötü anında da. Benden kurtulamazsın.”
Gözlerim doldu. Boğazıma büyük bir yumru oturmuştu, konuşamıyordum. Sadece ona sarıldım. Onu sıkı sıkı tutuyor, bırakırsam kaybedecekmişim gibi hissediyordum. O da bana sarıldı, sanki ikimiz de birbirimizi sarılmasak dağılacakmışız gibi.
“Seni çok seviyorum canımın içi. Sakın beni bırakma,” diye fısıldadım omzuna.
“İstesem de bırakamam deli kız,” dedi Fatih. Bana daha sıkı sarılırken.
Tam o anda telefonum çaldı. Ekrana baktığımda arayan annemdi. Hızla telefonu açtım.
“Luna,” dedi sesi yorgun geliyordu.
“Efendim kraliçem”
“Kızım, biz on beş gün daha memlekette kalacağız. Mevlüt falan var. Bir de eski eve bakacağız. Cinler periler sahiplenmeden bir el atalım dedik babanla”
“Tamam anne, nasıl isterseniz”
“Evde yalnız kalabiliyor musun? Korkuyor musun?”
“Anne,” dedim hafifçe gülerek. “Çocuk muyum ben? Kalırım tabii.”
“Tamam. Korkarsan Tülay’a geçersin. Kapını sürgülemeyi unutma,” dedi
“Tamam anne, babama da çok selam söyle” deyip telefonu kapattım.
Fatih’e döndüm. O da “Her şey yolunda mı?” diye sordu.
“Evet. Her şey yolunda. On beş gün sonra geleceklermiş. Onu söylemek için aramış”
Fatih’in yüzü gerildi. “Dikkatli ol. Telefonum hep açık. Bir sorun olursa mutlaka ara. Uçarak gelirim”
Gülümsedim. “Biliyorum, gelirsin. Bende senin için uçarak gelirim” dedim ve sonra ayaklandım. Onu da kolundan çekiştirerek kaldırdım.
“Hadi içimiz karardı. Biraz enerji” dedim ve birlikte sahilde yürüdük. Bu yürüyüş ikimize de iyi gelmişti.
Eve döndüğümde gökyüzü daha da koyulaşmıştı. Fatih beni evin önüne kadar bıraktı ve binaya girmemi bekledi. Apartmanın merdivenlerinden çıkarken içim biraz daha huzurluydu. Her şey konuşulmuştu. Artık daha iyi hissediyordum.