Kahvaltı

1353 Kelimeler
Sabah gözlerimi açtığımda saat daha yediyi bile bulmamıştı. Gecenin yorgunluğu hâlâ omuzlarımdaydı ama içimde garip bir huzur vardı. Dün gece donup kalmamıştım. Bu benim için küçük bir devrim gibiydi. Yatağın içinde doğrulup perdeleri araladım. İstanbul, sabahın ilk ışığında bile uyanıktı. Sokaktan geçen bir simitçinin sesi, uzaktan gelen martı çığlıkları… Hayat hiç durmadan akıyordu. Haziran aynın başlarındaydık ve havalar henüz tam anlamıyla ısınmamıştı. Hala baharın o güzel esintisi, gecenin serinliği devam ediyordu. Camdan dışarıyı izlediğim sırada, dün geceki görüntüler gözümün önüne geldi. Fatih’in sokakta bağırışı, Asaf’ın yeşil gözlerinin ciddileşmesi, evinin kapısını açıp “Tamam” deyişi… İstemeden gülümsedim. Sonra hemen yüzümü toparladım. Gülümsemek, sanki ona karşı farklı bir hisse bürünmek gibiydi ve ben hemen o duygudan sıyrıldım. Yatağımı toparladım ve mutfağa geçtim. Fatih’in dün akşamki halinden sonra hala vicdan azabı çekiyordum. Üstelik Asaf’a da borçlanmıştım. Güzel bir kahvaltının hepimize iyi geleceğini düşündüm ve kolları sıvayıp kahvaltı hazırlamaya başladım. Dolaptan menemen için malzemeleri çıkardım. Domatesleri doğradım, biberleri ince ince kıydım. Patatesleri soyup dilimledim. Sigara böreklerini dondurucudan çıkarıp kızartma öncesi bir tabağa aldım. Ocağın altını yaktım. Mutfak kısa sürede kızgın yağ, taze domates ve soğan kokusuyla doldu. Mutfakla uğraşmayı seviyordum. Yemek yapmak kısa süreli de olsa kafamı dağıtmam için bir terapi gibiydi. Bir yandan da işe gitmek için hazırlanmayı düşünüyordum. Kitapçı dokuzda açılıyordu. Ben de dokuz olmadan orada olmalıydım. Kahvaltılıkları tepsiye dizdim. Menemen tenceresini küçük bir kaba boşalttım, sigara böreklerinin peçeteyle yağını alıp yerleştirdim, patatesleri yanına koydum. Zeytin, peynir, reçel, tereyağı… Ne bulduysam hazırladım. Hızlıca üstümü giyindim. Kitapçı kombinim hazırdı. Sade bir kot, üzerine rahat bir bluz. Saçlarımı toplayıp yüzümü yıkadım. Aynaya baktım. Göz altlarım biraz morarmıştı ama idare ederdi. “Bu şehirde herkes biraz yorgun ve uykusuz,” diye kendimi teselli ettim. Anahtarlarımı cebime attım. Tepsiyi iki elimle kavrayıp üst kata çıktım. Asaf’ın kapısının önünde durduğumda bir an tereddüt ettim. Dün geceki gerginliğin üstüne şimdi “kahvaltıya geldim” demek… biraz komikti. Ama geri dönmek istemedim. Zile bastım. Kapı açıldığında Asaf karşımda eşiğe dayanmış halde duruyordu. Saçları yine hafif dağınıktı. Üzerinde gri bir eşofman ve siyah bir tişört vardı. Uykulu gözleri tepsiyi görünce bir an büyüdü. “Günaydın,” dedim kocaman gülümseyerek, sesimi olabildiğince normal çıkarmaya çalışarak. Asaf birkaç saniye hiçbir şey söylemedi. Sanki bunu beklemiyordu. Sonra bakışlarını tepsiden bana kaydırıp alaycı bir gülümsemeyle başını iki yana salladı. “Rüyada mıyım ben?” dedi gözlerini ovuşturarak. “İçeri davet etmeyecek misin? Kolum koptu” dedim sitemkâr bir şekilde. Önümden çıktı ve kapıyı ardına kadar açıp “Gir tabii ki” dedi İçeri girdim. Ev dün gece gördüğüm gibi yine düzenliydi. Hatta bu kadar düzen, insana “Burada kimse yaşamıyor mu?” diye düşündürtecek kadar düzenliydi. Salondan hafif bir mırıltı duyuldu. Fatih kanepede kıpırdandı. Saçları dağılmış, yüzü yorgundu. Onu bu hale getirenin ben olması içimi cız ettirdi. Fatih gözlerini araladı. Beni görünce önce utandı, sonra yüzünü kapatmak ister gibi yastığa gömüldü. Sanki dün geceki hali rüyaymış da şimdi uyanmış gibi. Tepsiyi içerideki masaya bıraktım. Fatih’in başına gelip “Kalk bakalım uykucu” dedim gülümseyerek. Bu halim onu şaşırttı ve kanepede doğruldu. Asaf mutfağa yönelip üç tabak ve üç çatal getirdi. Sanki burada hep kahvaltı ediliyormuş gibi rahat hareket ediyordu ama yüzündeki ifade, bu işin onun rutininde olmadığını ele veriyordu. Sonra kapıya yöneldi. “Ekmek yok, böyle güzel kahvaltı ekmeksiz olmaz. Ben inip ekmek alayım” dedi kapının önünde ceketini giyerken. “Tamam” dedim ve kapıdan çıktı. Fatih, başını kaldırıp bana baktı. Gözleri dolu gibiydi ama kendini tutuyordu. Ben de onu daha fazla sıkıştırmadım. Kahvaltı tabaklarına menemen koydum, börekleri böldüm, patatesleri paylaştırdım. O da battaniyesini katlayıp, lavaboya elini yüzünü yıkamaya gitti. Asaf ekmekle döndüğünde, mutfağa gidip ekmekleri dilimledi ve masaya bıraktı. Fatih, ilk lokmasını aldıktan sonra bana baktı. "Çok güzel olmuş, Luna. Ellerine sağlık." “Afiyet olsun. Börekten de ye” dedim tabağına bir börek daha koyarak. O sırada Asaf’ta menemeninden bir lokma alıp, nefis bir yemek yer gibi sesler çıkardı. “Gerçekten çok lezzetli. En son annemin elinden böyle güzel bir menemen yemiştim. Eline sağlık” dedi. “Teşekkür ederim. Afiyet olsun” dedim içimde küçük bir gurur oluşup büyümeye başlamıştı. “Siz tanışmadınız dimi” dedim ağzımdaki lokmayı yutmaya çalışarak. “Fatih benim çocukluk arkadaşım. Hep birlikte büyüdük” dedim Asaf’a bakarak. Sonra da Fatih’e dönüp “Asaf benim üst kat komşum. Akşam sen o halde olunca sana evini açtı” dedim Asaf’a kötü bir şey söylemesini istemiyordum. Sonuçta onun sayesinde o halde sokakta kalmaktan kurtulmuştu. “Memnun oldum. Dün akşam için teşekkür ederim” dedi Fatih elini uzatarak. “Bende memnun oldum. Keşke daha iyi şekilde tanışsaydık ama kısmet” dedi Asaf, Fatih’in uzattığı eli sıkarak. Aralarındaki bakışmada yine bir gerginlik vardı. Bu ikisinin neden birbirlerine böyle baktığına anlam veremiyordum. Bir süre kimse konuşmadı. Herkes önündekileri çabucak yemenin peşindeydi. Ben dahil. Bu gergin ortamda daha fazla kalamayacaktım. Kahvaltı bitince Fatih, çatalını masaya bıraktı. Yüzü biraz renklenmişti. Ayağa kalktı, üzerini düzeltti. Bende kalkıp onun ve kendi tabağımı alıp mutfağa götürdüm. Bulaşıkları akıtıp makineye yerleştirdim. Asaf ise kahvaltısına devam ediyordu. İçeriye geldiğimde Fatih gitmeye hazırlanıyordu. “Luna, ben evime geçeyim. İşe gitmem gerek,” dedi mahcup bir ifadeyle. “Tamam canım. Benim de kitapçıya gitmem gerek. Mesaim başlayacak” dedim saatime baktığımda 08:30 olmuştu bile. Fatih ile vedalaştık ve o önden çıktı. Ben de hemen arkasından çıkacakken, kapıda bir an durdum. Asaf’a döndüm. “Dün gece için çok teşekkür ederim, hayatımı kurtardın” dedim. “Teşekkür edilecek bir şey yok. Asıl benim bu güzel kahvaltı için teşekkür etmem gerek. Gerçekten hepsi enfesti” dedi gülümseyerek. “Rica ederim. Kendine iyi bak” dedim gülümseyerek ve kendi katıma iniyordum ki Tülay ablayla karşılaştım. Şansımın içine tüküreyim. Beni Asaf’ın katından inerken görmüştü. Tülay abla çiftlikten eve dönüyordu. “Aa abla hoş geldin. Günaydın” dedim sarılarak. “Hoşbulduk canım. Sanada günaydın” dedi bir yandan kapıyı açıyor, diğer yandan da göz ucuyla bana bakıyordu. “Sen nereden geliyorsun bakalım?” Aklıma gelen ilk yalanı söyleyiverdim. Düşünmeye zaman yoktu. Tülay abla benim içimi okur gibi bana bakarken, söyleyeceğim yalana inanacağı bile şüpheliydi. “Önceki akşam üst kata yeni kiracı taşındı. Sabah sabah bir gürültü ama nasıl gürültü. Sonunda dayanamadım çıktım.” Dedim gözlerimi kaçırarak. Tülay abla gözlerini kısıp bana baktı. “Sen!” dedi şaşkın bir ifadeyle. “Evet abla. Eğer beni böyle rahatsız etmeye devam ederseniz polisi arayacağım dedim” “Ooo çok ağır konuşmuşsun” dedi benimle dalga geçerek. “Ya sana ne diyeceğim. Ben sanki az önce Fatih’i bizim binadan çıkarken gördüm,” dedi söylediğim yalana inanmadığı belliydi. Ondan hiçbir şey kaçmazdı ve maalesef ki beni en az Efsun kadar iyi tanıyordu. “Öyle mi?” dedim, sesim belli belirsiz bir şaşkınlığa bürünmüştü. “Hain arkadaş… bana uğramadan bizim binaya mı gelmiş? Ben sorarım ona. Bak sen şu terbiyesize” dedim. Hafif bir panik beni yavaştan sarmalamaya başlamıştı. Tam o sırada Tülay ablanın ikizleri, merdivenden sarkmaya başlamışlardı ki Tülay abla fark edip “Yapma!” diye çığlık attı. Ve ben… o küçük canavarların yaptığı yaramazlığa ilk kez teşekkür ederek, kapımın önüne geldim. Anahtarla hızla kapıyı açıp çantamı aldım, ayakkabılarımı giydiğim gibi, “Ben kaçıyorum, işe geç kalacağım.” Diyerek merdivene yöneldim. “Git git,” dedi Tülay abla, çocuklara yetişmeye çalışırken. “Ama akşam bu konuyu konuşacağız. Atlattın sanma!” dedi arkamdan bağırırken Kitapçıya geldiğimde saat henüz 9 olmamıştı.Neyseki zamanında gelmiştim. Kitapçıda gün yoğun geçti. İnsanlar hiç bitmiyordu. Kimi roman soruyor, kimi test kitabı soruyordu. Yoğun geçen bir günün ardından artık mesaim sona ermişti. Kitapçının kapısını kapattığımızda yorgunluktan ayaklarım sızlıyordu. Tam “ev, duş, yatak” diye kendimi ikna etmeye çalışıyordum ki telefonum çaldı. Arayan Fatih’ti. “Luna, sahile gelebilir misin? Her zamanki banktayım. Konuşmamız lazım.” dedi telefonda. Sesi üzgün geliyordu. İçim sıkıştı ama “hayır” diyemedim. Çünkü bu konuşmanın olması gerekiyordu. “Tamam. On beş dakikaya yanındayım” dedim ve telefonu kapattım. Sahile yürürken garip bir his vardı içimde. Sanki biri beni izliyordu. Birkaç kez arkamı döndüm. Kimse yoktu. Sokak normaldi. İnsanlar normaldi. Her şey normaldi. “Sen de çok polisiye kitap okuyorsun Luna,” dedim kendi kendime. “Kendi kafanda kurup durma,” dedim kendime kızarak. Usulca denize baktım. Deniz benim en sevdiğim manzaramdı. İçimde konuşacaklarımın ağırlığı olsa da bunun elbet olması gerekiyordu. Umarım her şey en kısa zamanda yoluna girerdi.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE