Komşu Komşuya Muhtaçtır

1692 Kelimeler
"Luna! Duy sesimi Luna!" Fatih'in sesi sokakta yankılanıyordu. Sesindeki o kırık, sarhoş çaresizlik, kalbimi sıkıştırıyordu. Aşağı baktım. Ayakta zor duruyordu, elini bana doğru sallıyordu. Tüm mahalle duyabilirdi bu sesi. Tülay ablam çiftlikteydi belki, ama diğer komşular...Asaf’ın karşı komşusu hariç hepsi evdeydi. Handan teyze ve eşi İrfan amca kızının doğumu için Mersin’e gitmişlerdi. İçimde bir panik dalgası yükseldi. Annemler memleketteydi ve hemen hemen çoğu kişi bunu biliyordu. Burada yalnızdım. Eğer aşağı inip Fatih'i içeri alırsam... Olacakları düşünmek bile istemiyordum. "Luna gece yarısı sarhoş erkeği evine aldı" dedikoduları bir günde tüm mahalleye yayılırdı. Annemin kulaklarına kadar gider ve bana olan güvenleri sarsılırdı. Üstelik Fatih'in bu halini duyması onu da üzerdi. Ama onu öylece sokakta bırakamazdım. “Düşün Luna düşün” Aklıma gelen fikirle Asaf’ın az önce benimle konuştuğu mutfak balkonuna baktım. Mantıklı mıydı? Değildi. Ama başka çarem yoktu. “Şimdi yardım etme sırası sende Asaf Bey” diye mırıldandım kendi kendime ve hemen harekete geçtim. Donma zamanı değildi. Bu kez donmayacaktım. Ayağımda terliklerimle, üzerimde hâlâ kafeye giderken giydiğim elbiseyle, kapıya koştum. Çantamı kenara itip, kapının sürgüsünü açtım ve merdivenleri ikişer ikişer çıkmaya başladım. Kalbim göğsümde çarpıyordu, nefes nefese kalmıştım. Asaf'ın kapısının önünde durdum. Bir an tereddüt ettim. Bana yardım eder miydi? Ama başka seçeneğim yoktu. Yumruğumu kaldırıp kapıyı üç kere sertçe vurdum. Yerimde sabırsızca kıpırdanıyordum. Resmen zamanla yarışıyordum. "Kim o?" diye bir ses geldi içeriden. "Benim! Luna! Aç!" dedim, sesim telaşla titriyordu. Kilitler açıldı, kapı aralandı. Asaf, kapı eşiğinde duruyordu. Üzerinde siyah tişört ve altında gri bir eşofman vardı. Saçları hafif dağınıktı, sanki uyumaya hazırlanıyordu. Yeşil gözleri merakla bana bakıyordu. "Ne oldu? Yangın mı var?" dedi, alaycı bir tonla. "Yangın değil, ama zor bir durum var ve beni bu durumdan sen kurtaracaksın," dedim, nefes nefese. “Bak sen…Ne yapacakmışım küçük hanım” dedi kollarını göğsünde bağlayıp alaycı bir şekilde yüzüme bakarak. "Aşağıda Fatih var. Sende gördün sarhoş. Tüm mahalleye bağırıyor. Onu ben yukarıya çıkaramam. Gören olursa aileme söylerler. Onu yukarıya çıkarıp evine alır mısın? Lütfen…” dedim ellerimi birleştirip çenemin altında tutarak. Asaf'ın kaşları kalktı. "Bu senin sorunun. Beni niye ilgilendirsin?" İçimde bir öfke kabardı, ama onu zapt ettim. "Lütfen Asaf," dedim, sesimi yumuşatmaya çalışarak. "Aşağı inip onu buraya, senin evine getir. Kendine gelene kadar burada kalsın. Lütfen." Asaf başını iki yana salladı, kapıyı kapatmak için geri çekilir gibi yaptı. "Olmaz. Hiç işim olmaz. Hem tanımıyorum adamı. Hem de evim otel değil." İçimdeki panik iyice arttı. "Bak," dedim, aklıma gelen ilk şeyi söyledim. "Sabah sen diyordun ya. İşte komşuluk bu! Komşunun külüne muhtaç olduğun an bu an! Ben senden kül değil, yardım istiyorum! Lütfen Asaf" Sözlerim onu bir an durdurmuştu. Gözlerinde bir şaşkınlık, sonra da sinirli bir eğlence parladı. "Cidden mi? Benim sözlerimi bana karşı mı kullanacaksın. Pes" dedi iki elini yana açarak. "Evet!" dedim kararlılıkla. "Ve şimdi inip onu buraya getireceksin. Ben burada bekliyorum. Hadi çabuk ol!” dedim kolundan çekiştirerek. Koluna dokunduğum an çok farklı bir duygu sardı beni. İstemsiz yeşil gözlerine baktım. Bu kriz anında yaptığım şey ne kadar da yerindeydi. Asaf derin bir iç çekti. Gözlerini kapattı, sonra tekrar açtı. “Tamam. Ama sadece bu seferlik ve bana borçlanırsın." "Tamam, borcum olsun!" dedim hemen. "Hadi, çabuk ol!" Asaf, terliklerini giydi ve kapıyı ardına kadar açtı. "Sen burada bekle. Ben getireyim şu sarhoşu." “Tamam” dedim başımı yukarı aşağı sallayarak. O gelene kadar katın koridorunda bir oraya bir buraya volta atmaya başladım. Ayak seslerinden anladığım kadarıyla yaklaşıyorlardı. Heyecanla kendi katıma doğru korkuluklardan sarkıp aşağı baktım. Asaf, Fatih’i omuzlamış, bir eliyle de konuşmasın diye ağzını kapatıyor ve ahenkle aynı adımı atarak yürüyorlardı. “Bok vardı bu kadar içecek. Şarkı söylerken seni daha çok sevmiştim. Sarhoş halin çekilmiyor” diye söylenerek onu benim olduğum kata getiriyordu. Asaf’ın katına geldiklerinde Fatih beni görünce gözleri güldü. Bir şeyler söylemek istiyordu ama ağzı Asaf tarafından kapalı olduğu için söyleyemiyordu. “Sus lan sus. Evde söylersin ne söyleyeceksen” dedi ve onu kapının önüne getirdi. Ben hızla Fatih’in ayakkabılarını çıkarırken, o da onu içeriye doğru götürdü. Bende terliklerimi çıkarıp içeriye adımladım. Etrafıma baktığımda ilk izlenim evi minimalist ve temizdi. Neredeyse fazla temiz. Bunu yeni taşınmış olmasına bağlarken, tüm eşyaların yerleşmiş olması da beni bir nebze şaşırtmıştı. Salonda iki kanepe, bir televizyon, bir kitaplık vardı ve içi kitaplarla doluydu, birkaç tablo... Evin kendine has kokusu hoştu. Taze kahve ve biraz da... limon kokusu var gibiydi. Asaf, Fatih'i kanepenin üzerine oturttu. Fatih sırtını yaslayıp gözlerini kapattı, mırıldanmaya başladı. "Şimdi," dedi Asaf bana dönerek. "Kahveleri yap da şu ayılsın. Benim kahvemde sade olsun. Bu daireye ilk defa sarhoş misafir alıyorum, üstelik tanımadığım biri." "Teşekkür ederim," dedim büyük bir minnet duygusuyla. Evin yapısı bizim evle aynıydı. Üstelik daha önce defalarca Fadime teyzenin evine gelmiş ve kahve yapmıştım. Mutfağa girdim. Mutfak da temiz ve düzenliydi. Çekmeceleri karıştırıp cezve aradım. İki kişilik bakır cezveyi bulduğumda üst raflara uzanıp fincanları aldım. Kahveye bakındım ama göremedim. O sırada kapının girişine yaslanmış beni izleyen Asaf; "Üst rafta, sol tarafta, kavanozda" dedi. Söylediği yere baktım ve kahveyi buldum. İki fincan su koyup ölçüyü ayarladıktan sonra ocağı açıp kahveyi pişirmeye başladım. Kahvenin pişmesini beklediğim sırada da Asaf mutfağa girmiş, tezgaha yaslanmış, beni izliyordu. Sessizliğimiz, salondan gelen Fatih'in hıçkırıklı mırıltılarıyla doluydu. "Böyle şeyler sık mı oluyor?" diye sordu Asaf sessizce. "Hayır," dedim, başımı sallayarak. "İlk defa oldu. Normalde içen biri değildir." "Anladım," dedi Asaf. Sesi garip bir şekilde sakindi. “Ne kadar zamandır birliktesiniz” “Çocukluğumuzdan beri” dedim kahveyi karıştırırken. “Çocukluk aşkım diyorsun” dediğinde bakışlarımı sert bir şekilde ona çevirdim. “Onunla aramdaki aşktan daha değerli bir bağ. Sen anlayamazsın” dedim ve bakışlarımı tekrar cezveye çevirdim. "Hala çok önyargılısın. Sorun yok. Zamanımız bol. Önyargılarını kırarız elbet" dedi balkon kapısına doğru ilerlerken. Ben ise sustum. Onunla daha fazla bu konuda konuşmak istemiyordum. Pişen kahveyi dikkatli bir şekilde fincanlara dökerken, aklımda sadece Fatih’i düşürdüğüm halin acısı vardı. Fincanları alıp salona geçtim. Asaf da arkamdan geldi. Fatih hâlâ gözleri kapalı oturuyordu, ama ağlaması durmuştu. Bir fincanı Asaf’ın oturacağı kanepenin yanına, diğerini ise Fatih’in oturduğu kanepenin koluna koydum. Yanına oturup sakince fincanı ona uzatarak, "Fatih, iç bunu," dedim yumuşak bir sesle, fincanı eline aldı. Gözlerini açtı. Gözleri kan çanağı gibiydi. Bana baktı, sonra kahveye, "Teşekkür ederim Lunam. Elinden zehir olsa içerim," diye mırıldandı. Fincanı iki eliyle kavrayıp yudumladı. Asaf, karşımızdaki kanepede bizi izlemeye devam etti. Ortam son derece gergin ve garipti. "Fatih," dedim usulca. "Neden böyle yaptın? Seni çok üzdüğümü biliyorum, ama sen böyle sarhoş olup mahallede bağıracak biri değilsin." "Bilmiyorum," dedi Fatih, sesi kısık. "Canım çok acıdı Luna. Dayanamadım. Affet beni. Rezil ettim seni." Gözlerim doldu. "Beni rezil etmedin. Merak etme. Sen benim canımsın. Seni böyle görmek beni kahrediyor. Lütfen böyle yapma" Asaf yerinden kalktı. "Ben... biraz temiz hava alayım. Belli ki sizin konuşacaklarınız var," dedi ve hızla balkon kapısına yöneldi. Kapıyı açıp dışarı çıktı, bizi baş başa bıraktı Fatih, Asaf'ın gidişini izledi, sonra bana döndü. "Neden o adamın evindeyiz Luna. Kimdir necidir bilmiyorsun bile” diye sordu Fatih, içgüdüsel bir korumacılıkla. "Sen böyle yapınca ne yapabilirdim Fatih. Aşağı inen ben olsaydım, haber ilk manşetten annemlere giderdi. Mecbur kaldım ve sorumlusu da sensin" dedim sesim sert bir şekilde çıkmıştı. “Özür dilerim. Seni buna mecbur bıraktığım için özür dilerim” dedi ve ağlamaya başladı. “Şşşt Tamam geçti” dedim elindeki fincanı masaya koyup, sakince ona sarıldım, sırtını okşayarak. Ağlaması biraz azalınca; "Luna," dedi Fatih, elime uzandı. Elimi tuttu. "Ben... seni seviyorum. Sana aşığım. Bunu biliyorsun. Lütfen sevgime bir şans ver. Sensizliğe dayanamıyorum” İçim parçalanıyordu. "Ben de seni seviyorum canımın içi” dedim yüzünü avucumun arasına alarak. “Ama aşk değil. Aşktan da öte bir sevgi. Canımı isteseler senin için verecek kadar seviyorum ben seni. Aşk ise bana göre bu sevgiden daha değersiz. Benden gitmenden çok korkuyorum. Seni kaybetmekten. Benden nefret etmenden” Fatih'in gözleri yeniden doldu. "Asla nefret etmem. Ben sana kızamıyorum bile. Nasıl senden nefret ederim. Sadece... biraz zaman ver. Belki... belki bir gün." "Belki," dedim, ama içimden biliyordum ki o gün gelmeyecekti. Onun ellerini avuçlarımın arasına aldım.” Şimdi kahveni içip dinlenmelisin. Yarın konuşuruz bunları.” Dedim fincanı tekrar ona uzatırken. Kahvesi bitince biraz daha kendine geldi. Onu lavaboya götürüp elini yüzünü yıkadım. Şimdi daha iyi görünüyordu. Kanepeye oturttuğum sırada kafasını arkaya yaslayıp gözlerini kapattı ve iki dakika içerisinde uykuya daldı. Balkon kapısı açıldı, Asaf içeri girdi. "Nasıl gidiyor?" "Uyuyakalmak üzere," dedim. "Bir battaniye veya yorganın var mı? Onu kanepede yatıralım." “Burada mı kalacak!” dedi şaşkın bir şekilde. “Evet, ne var yani. Evini yemez korkma” dedim çıkışarak. “Tamam ulan buna da tamam. Ama borçların artıyor haberin olsun” “Borcum borç ne öderim ne inkâr ederim” dedim birdenbire. İçimdeki Luna ilk kez tam zamanında cevap vermişti. Bu sözüm üzerine istemsiz bir kahkaha attı. “Çok değişik bir kızsın. Tamam öyle olsun bakalım” dedi gülümseyerek. Asaf başını sallayarak koridora gitti ve bir dolaptan temiz, katlı bir battaniye ile bir yastık çıkardı. Birlikte Fatih'i kanepede uzanacak şekilde yerleştirdik. Fatih zaten yarı uykudaydı. Başını yastığa koyar koymaz derin bir nefes aldı ve gözlerini tamamen kapattı. Ona bir süre baktım. Yüzündeki acı ifadesi, uykuyla yumuşamaya başlamıştı. Kalbim ağırlaştı. Onu böyle görmek... dayanılmazdı. Asaf yanıma geldi. "Gidebilirsin. Bundan sonrasını ben hallederim." Ona baktım. Yeşil gözleri bu kez alaycı değil, ciddiydi. "Teşekkür ederim Asaf." "Önemli değil. Bu arada kahve çok güzeldi. Eline sağlık” “Afiyet olsun. Yarın sabah uğrarım” dedim ve koridora yöneldim. Asaf beni takip etti. Kapıya doğru ilerlerken durdum ve ona son bir kez baktım. Yeşil gözleri beni içine çekiyordu ki bakışlarımı kaçırdım. "İyi geceler Asaf." "İyi geceler... Luna," dedi yumuşak bir sesle Karşıdaki boş dairenin kapısının önünden geçip, sessiz adımlarla merdivenlere yöneldim. Kendi katıma indim. Kapımın önünde durup, anahtarımı çıkardım. Kapımı açıp içeri girdim. Sırtımı kapıya dayadım. Tüm enerjim tükenmişti. Ama için için, küçük bir zafer hissi vardı. Bu gece, donup kalmamıştım. Bir çözüm bulmuş, harekete geçmiş ve en azından büyük bir faciayı önlemiştim. Yatağa doğru yürürken, aklıma Asaf'ın son bakışı geldi. Sert, gizemli, alaycı Asaf... bu gece bana yardım etmişti. Belki de ön yargılarımda biraz haksızdım. Ya da belki de sadece komşuluk borcunu ödemişti. Tavşanlı pijamalarımı giyip yatağa uzandım. Tavşan peluşumu kucağıma aldım. Dışarıdan hiç ses gelmiyordu. Fatih, Asaf'ın evinde güvenle uyuyordu. Gözlerimi kapattım. Yarın yeni bir gün olacaktı. Ve yarın, Fatih'le konuşmamız gereken daha çok şey vardı. Ama şu an için... sadece uyumak istiyordum.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE