Kapıyı kapattıktan sonra sırtımı kapıya dayadım, tam o anda bütün gün taşıdığım yük, sanki tutan ipler kopmuşçasına birden üzerime çöktü. Ayakkabılarımı çıkarıp, çantamı kapının yanına bırakıp, karanlık odama doğru ilerledim. Işığı yakmadım. Benim için şu an karanlık daha iyiydi. Tıpkı kalbimin içinde olduğu kasvet gibi.
Yatağın kenarına oturup, başımı yastığa gömdüm. Peluş tavşanımı kucağıma aldım, ona sıkıcı sarıldım. Yumuşacık tüyleri parmaklarımın arasında kayarken, yavaş yavaş nefes almaya çalıştım.
"Sakin ol Luna," dedim usulca.
Olacak gibi değildi. Bir derin nefes daha. Olmadı, bir tane daha.
Hâlâ içimde bir şeyler düğümlüydü, çözülmüyordu.
Bazen insanın içi öyle dolu oluyor ki ne ağlamak boşaltıyor onu ne de konuşmak. Sadece susmak istiyorsun. O derin, yoğun sessizliğin içinde, sadece kendi kalbinin sesini duymak istiyorsun. Zaten dünyadaki en dürüst ses kalbinin sesi değil mi?
Gözüm odanın köşesine takıldı. Emektar gitarım oradaydı. Ben onu ne kadar görmezden gelmeye çalışsam da o hep orada, sabırla bekliyordu. Duvara dayanmıştı. Sessiz, sabırlı, kırılgan... Tıpkı bazı insanlar gibi. Fatih gibi.
Komidinimin üzerinde duran abimle fotoğrafımıza baktım. Çerçeveyi elime alıp abimin yüzüne dokundum. Abim Karan… Onu ne kadar da özledim. Şimdi yanımda olsa beni güldürmeye çalışır, acılarımı unuttururdu. Ama şu an Ankara’da ve doktorluğunun ilk senesindeydi, nefes almadan çalışıyordu.
Sonra da daha eskiye gitti düşüncelerim... çok daha eskiye. Çocukluğuma
Abim, mahallenin en gürültücüsüydü, Efsun'un bitmek bilmeyen enerjisi, Fatih'in her oyunda ben ve Efsun kazansın diye yenilmesi... Biz dört kişi, sanki dünya sadece bizimmiş gibi, akşam ezanı okunana kadar sokaklardan içeri girmezdik. Dizlerimiz hep yara bere içinde, ellerimiz kir toprak olurdu ama yüreğimiz tertemizdi.
Ne zaman bu kadar büyüdük ki? Ne zaman bu kadar kırıldık?
Çocukluk... insanın başına gelen en güzel, ama en kısa şeymiş. O zamanlar kimse kimseyi bilerek yaralamazdı. Çünkü nasıl yapacağımızı bilmiyorduk. Şimdi ise en derin yarayı ben açmıştım en sevdiğimin kalbine.
Fatih... Uzun boylu, esmerdi. Yüzü hep ciddi ama gülümsediği an bütün o sert ifadeyi silip atardı.
Babasının mimarlık ofisinde iç mimar olarak çalışıyordu. İşinde çok titiz ve özenliydi. Detayları asla kaçırmaz. İnsanların neyi sevdiğini, nerede kendini iyi hissedeceğini hemen anlar. Ona göre işini vaktinde ve en iyi şekilde yapardı.
Müziği ise benim yüzümden sevdi. Daha doğrusu, benim sevdiğim her şeyi sevmeye çalıştı. Benim hissettiklerimi hissetmek, beni daha iyi anlayabilmek için. O benim sığınağım her şeyimdi.
O en zor günümde, yanımda sadece o vardı.
Üniversitenin üçüncü sınıfındaydım. Hemşirelik okuyordum ve çok yorucuydu. İnsan hayatını avuçlarının içine almanın ağırlığı, sandığımdan daha büyüktü. Üstelik hocalarımızın bu konuda hiç acıması yoktu. “Hata yapma lüksünüz yok. Sizin hatanız bir insanın hayatına mal olabilir” der bizi en iyi şekilde yetiştirmeye çalışırlardı.
Sınavlar bitmiş ve ben aileme söylediğim zamandan bir hafta önce İstanbul’a dönmüştüm. Herkese sürpriz yapacak olmanın heyecanıyla taksiden indim. Önce bavulumu apartmanın merdiven altına saklayıp onun yanına gittim. Yamaç’ın. Onu çok özlemiştim. Beni görünce ne kadar da sevineceğini düşünüp adımlarımı hızlandırdım.
Yamaç benim lise aşkımdı. Ben yıllarca onu platonik severken, beş ay önce ara tatile geldiğimde ortak bir arkadaş ortamında bana açılmıştı. O günden sonra da mecburen uzaktan devam eden aşkımızın bugün kavuşma günü olacaktı.
Mimarlık ofisinin önüne geldiğimde kalbim göğsümde deli gibi atıyordu. Onu görmek, ona sarılmak, "Sürpriz!" demek için sabırsızlanıyordum. Tek katlı müstakil bir ofisti. Dışarıdan içeriyi görebilirdim. Onun odasının olduğu tarafa doğru ilerleyip stor perdeden içeriye doğru gizlice bakmaya çalıştım. O an gördüklerimle benim için zaman durdu. Tüm dünya başıma yıkılmış gibi hissettim.
Yamaç, başka bir kadını ofisin duvarına dayamış, dünyayı unuturcasına onunla öpüşüyordu.
Olduğum yere mıhlanıp kaldım. Ellerim titredi, midem kasıldı, boğazım düğümlendi. Yine... yine donup kalmıştım. Kaçamıyor, bağıramıyor, içeri giremiyordum. Yamaç’a tokat atıp, suratına tüküremiyordum.
Telefonu nasıl elime aldığımı hatırlamıyorum. Sadece Fatih'i aradım. Efsun’un henüz sınavları bitmediği için Bursa’dan dönmemişti.
"Fatih..." diyebildim, sesim hıçkırıklarımla karışıyordu. “Luna, iyi misin canımın içi”
“Değilim Fatih. Hiç iyi değilim. Nolur beni buradan al” dediğimde “Konum at geliyorum” sesi döküldü sadece dudaklarından. O an nerede ne yapıyorsa önemi yoktu. Söz konusu ben ve Efsun olunca işlerinin hiçbir önemi yoktu.
Yanıma geldiğinde, ofisin duvarına yaslanmış, yere çömelmiştim. Beni öyle görür görmez anladı her şeyi. Beni orada bırakıp içeriye gitti. Zorla ayağa kalktığımda camdan olanları izleyebiliyordum. Fatih, kapıyı yumrukladı ve içeriye daldı. Yamaç'ı içerideki kadınla görünce de onun için her şey netleşti. Yamaç'ın yüzünün sağ tarafına bir yumruk atıp, “Bir daha Luna’nın yanına yaklaşırsan, seni kendi ellerimle gebertirim” dedi ve hızla yanıma geldi. O hali hâlâ gözümün önünden gitmiyor. Delirmiş gibiydi. Ben onu hiç öyle görmemiştim. Koluma girdi ve arabasına bindirdi. Denizin en sevdiğim manzarasını izlemem için sahile götürdü.
Hiç konuşmadı. “Neden, ne oldu” diye sormadı. Zaten az çok aldatıldığımı anlamıştı. Sadece omzunu uzattı. Ben de orada, onun omzunda, saatlerce ağladım. O sadece sustu. Sabırla bekledi. Göz yaşlarımı sildi. Saçlarımı şefkatle okşadı. Bana sığınak oldu.
O gün, beni karanlığımın en dibinden çekip çıkardı. "Karanlığımın Işığı" şarkısı işte o gün doğdu. Kendime geldiğimde yaz tatilim artık bitmek üzereydi. Efsun ve Fatih bütün yaz beni depresyondan çıkarmaya çalışmıştı. Hatta bunun için anne babamdan izin alıp beni eğlenebileceğimiz bir kulübe götürmüşlerdi. Herkes dans ederken ben boş boş etrafa bakıyordum ki, ikisi de beni kolumdan tutup zorla piste götürdüler. Biri sağ elimi dans ettiriyorken, diğeri sol elimi dans ettiriyordu. O gün dostlarımın çabası için kendime söz vermiş ve o karanlıktan çıkmayı başarmıştım. Gitmeden de bu besteyi yapıp Fatih’e bir mektup gibi zarfa koyup bırakmıştım. “Ben gidince aç” demiş ve ona veda etmiştim. Bestesi ve sözleri bana ait, ama ilhamı Fatih ve Efsun olan ilk bestemdi. Sonra yenileri geldi.
O zamanlar Fatih sadece bir dosttu. Ama ben mezun olduktan sonra... Onun bakışları değişti. Ailemle birlikte mezuniyet törenime geldiğinde artık bana eskisi gibi bakmıyordu. Hayranlık dolu, aşk dolu bakışlarla bakıyordu. Bunu anlamak zor olmadı ama bana açılmasına hiç fırsat vermedim. Her seferinde bahane bulup kaçtım.
Ben aşka küsmüş biriydim ve dostluğumu aşka değişmeyecek kadar da çok seviyordum. Fatih benim en değerlimdi. Ona karşı beslediğim duygular aşktan daha kıymetliydi. O ise Bekledi. Hiç zorlamadan, sabırla. Sanki benim ne zaman hazır olacağımı biliyormuş gibi.
Gözlerim doldu. Yerimden kalktım, gitarı duvardan aldım. Parmaklarım tellere değdiği an, içimde bir şeyler erimeye başladı. Balkon kapısını ve perdeyi sonuna kadar açtım. Tam balkonun karşısına sandalyeyi koyup oturdum.
Gökyüzü karanlıktı ama yıldızlar karanlığa inat ışık saçıyordu. Tıpkı Fatih gibi. O benim karanlığımdaki ışığımdı. Gökyüzünde parlayan yıldızımdı. Gitarı akort edip, şarkımı söylemeye başladım. Bu kez kendim için. Fatih için. Geçmişte kırılıp da sesini çıkaramayan o küçük Luna için.
Sesim titredi. Ama kaçmadım. İlk defa, o sesimdeki titremeyi hissetmeme rağmen kaçmadım. Söylemeye devam ettim. Gözlerimden süzülen yaşlar damla damla gitarın üzerine akıyordu. Şarkı bittiğinde, gitarı yanıma bıraktım. Nefes alamıyordum.
Balkona çıktım. Yüzümden süzülen yaşları sildim. Derin, temiz bir nefes aldım. Gökyüzüne baktım. Nefesim düzene girmişti ve artık daha iyi hissediyordum.
Tam o anda...Üst katın mutfak balkonundan bir ses geldi.
"Çok güzel sesin var."
Duyduğum sesle daldığım iç dünyamdan çıktım ve yerimde sıçradım. Kalbim sanki göğsümden fırlayacaktı. Başımı kaldırdım onun balkonuna doğru baktım. Konuşan Asaf’tı.
Orada duruyordu. Karanlıkta, sadece yüzü hafif belli oluyordu.
“Korkuttum mu? Özür dilerim” dedi korkuluklardan bana doğru eğilmiş bir şekilde konuşarak.
“Önemli değil” dedim bakışlarımı tekrar gökyüzüne çevirerek. Bir süre aramızda sessizlik hüküm sürdü. Sadece İstanbul’un telaşının sesi duyuluyordu.
“Neden sen değil de başkası söylüyor senin şarkını” dedi meraklı bir ifade takınarak. Üst katta bulaşıcı bir merak hastalığı vardı sanırım. Orada oturan herkes dedektif gibi sorguya çeker bir hal alıyordu.
“Bu seni hiç ilgilendirmez” dedim sert bir şekilde ona doğru bakarak.
Tam o anda aşağıdan bir ses duydum. Bağırma sesi.
“Luna! Duy sesimi Luna!” diyordu. Telaşla aşağı baktığımda bu Fatih’ti. Sarhoştu ve ayakta duramıyordu. Sırtımdan bir ürperti geçti. Panikten ne yapacağımı bilemez bir şekilde kala kalmıştım.
“Heh sevgilinde geldi. Sana iyi akşamlar” dedi Asaf, sert bir ifadeyle ve içeriye girip perdelerini kapattı.
Ne yapacağım ben…