17. Bölüm - Part 1

2352 Kelimeler
Bol bol yorum bekliyorum ve sizi bu uzuuuuuun bölümle baş başa bırakıyorum. 16. Bölümden ... "Kendime bakabilirim." Dedim kaçamayacağımı fark ettiğimde. "Ama düşündüğün için teşekkür ederim." "Eminsin yani?" Bu kez bana teklif ettiği şey çok farklı geldi kulağıma. Final aynı olsa da sanki aynı eylemden bahsetmiyordu. Buna inandım ama ideallerimden vazgeçecek kadar değil. "Eminim." Dedim kendimden son derece emin bir sesle. "O zaman," Dedi bir tık daha yüksek sesle. Bir eli hemşirenin uzattığı kite giderken diğer elinin parmakları kapıyı gösteriyordu. "Ben şu kapıdan bu kitle çıktığım andan itibaren bebeğin babası olarak sana refakat edeceğim ve sen bu esnada benimle kavga etmeyi bırakacaksın." Dedi. Bu aşırı korumacı, ve samimi konuşmanın içimde hangi noktaya dokunduğunu bilmesem de teslim oldum. Başımı onayla sallayarak Hazan'a baktım ve minnetle "Tamam." Dedim küçük bir kız çocuğu gibi. Kirpiğime akan bir damla yaşı parmağının ucuyla yakaladı ve inceden bir sesle inledi "Ah..." Sonra ise sadece dudakları kıpırdadı. Genelde olsa onun bu serzenişlerini dikkat etmemek için ayrı bir çaba içinde olurdum ama bu kez zayıf bir anımda yakalamıştı beni. Ona teslim olmuştum ve minnetle yüzüne bakıyordum. Oysa elindeki kiti yanıma koymuş ceketini çıkartıyordu ve dudakları "Neden bu kadar geç geldin ki?" Diye mırıldanıyordu. 17. Bölüm - Part 1 Gözlerimle onun gidişini takip ettim. Sorusunun bende cevabı yoktu. Onu çok aramış ve bulamamıştım. Belki bu kaderdi. Belki de kader bizim birlikte olmamızı istememişti ve birlikte olmamamız için tüm şartlar olgunlaştığında yollarımızı birleştirmişti. Evet, bazı noktalarda ortaklığımız mecburiydi ama belli ki bebeklerimiz dışında hiçbir şekilde bütün olmamamız gerekiyordu. Derin bir nefes alıp kolumu hiç bükmeden yatağa yerleştim. Bu esnada ise Yiğit'e söylenecek esaslı bir yalan düşünüyordum. Tüm şartlara rağmen Yiğit'in bu ihtimali gerçekleştirmemi istemediğini biliyordum ama bir şekilde buradaydık. O da bu fikre alışmak zorundaydı. Ama tabii olaya şahit olmasına gerek yoktu. Aklıma gelen tek fikir Ebru'ydu. Onunla son konuşmamızın trajedisi hala aklımdaydı ama hatırladığım kadarıyla o gün Ebru çok pişman olmuştu. Bir şekilde bana yardım edeceğine inanarak Ebru'yu aramaya karar verdim. İlk çalışta açmadı. Acaba bu sefer de o mu bana küsmüştü? Derken telefon elimde titredi. 'Toplantıdayım kuzum. Önemli bir şey mi? Ebrushka' Burnumdan derin bir nefes verdim. Bana küsmüş olma ihtimalinin beni bu kadar korkutması normal miydi? 'Yiğit hastanede, Alina ile birlikte. Ben de Hazan'la birlikte tüp bebek merkezindeyim. Yardımına ihtiyacım var. Müsait olduğunda beni arar mısın? İzmir' Yazıp yolladım. Detaylara girmemiş olsam da eminim ki bu iki pasajlık mesaj Ebru'ya ihtiyacı olan bilgilendirmeyi verecekti. Nitekim öyle de oldu; her halde on dakika falan sonraydı. Telefonum meraklı meraklı çalmaya başladı. Şaka yapıyorum; telefonum çaldı. Dümdüz ve sıradan bir şekilde. "Alo," "Şaka yapıyorsun!" Diye girdi Ebru dehşetle karışık bir merakla. Dudaklarımı birbirine bastırarak gergin gergin gülümsedim. "Hangisinden bahsediyorsun?" "Şu an o esmer yakışıklısı kuzenin bile umurumda değil!" Dedi alayla. "Sence hangisinden bahsediyorum?" Ben de olsam böyle tepki verirdim. Haklıydı şaşkınlığında. "Evet." Dedim gerili dudaklarımın arasından. "Tüp bebek merkezindeyiz." İki ahize arasından bile hayretle soluduğunu duyabiliyordum. "İyi misin peki?" Diye sordu bir zaman sonra. Kirpiklerimi tavana dikip damağımı emdim. Hazan'ı sürekli bana yaptığı gibi köşede sıkıştırmak eğlenceliydi. Sadistçe olduğunun farkındayım ama bununla eğlendiğimi itiraf etmek zorundaydım; öte yandan elbette iyi değildim. Beynimin bir tarafında sürekli bana 'Sürtük!' diye haykıran bir radyo yayını vardı ve onu kapatamıyordum. Yine de kendimi kandırma oyununa devam ettim. Başımı sertçe sallayıp "İyiyim." Dedim net bir ifadeyle. Başımı ne kadar sert sallarsam o kadar inanacak gibiydim yalanıma. "Yanına geleyim ister misin?" "Hazan yanımda." Dedim hemencecik. "Ama senden başka bir şey istiyorum." Benim aklıma mantıklı bir yalan gelmiyordu ama belki onun aklına gelirdi. "Bu gece müşahede altında kalmam gerektiğini söylediler." Ebru meseleyi havada kaptı. "Anladım." Dedi daha ben cümlemi bitirmeden. "Yiğit'le Alina bu gece bende, merak etme sen." "Çok teşekkür ederim." Dedim. Aklıma günü kurtaracak bir yalan gelememişti ve bu konu hakkında streslenmek istemiyordum. Biliyordum ki stres bebeklerin rahme tutunmasında ya da tutunamamasında büyük pay sahibiydi. Hamileliğimin geriye kalan diğer her günü düşünülürse en azından bugün kafamın rahat olmasını diliyordum. "Ebru." Dedim kafamın altındaki yastığı çekip karnımın üzerine bastırarak. O konuyu hiç konuşmamış olsak da... Biz kavgalarımızı halı altına süpürecek arkadaşlar değildik. Biz dostu için kötüyü de söyleyen iyi arkadaşlardık. "Geçen gün için," Diye araya girdim. O beni kırmıştı, kabul ediyordum. Söylediklerini ise kabul etmem hiçbir şekilde mümkün değildi; bunun da farkındaydım ama kendimle ilgili emin olduğum bir şey varsa o da dikine burnumdu. Bir şeye inanıp güvendim mi adımlarımı kimse yoldan koparamazdı. Evet, söyledikleri canımı çok yakmıştı ama Hazan'ı Alina'ya mahrum bırakarak babamdan intikam aldığımı söylemişti ya, işte bu başlı başına yanlıştı. Doğru olan kısımsa Hazan'ın bebeğimizi istemeyeceğine olan inancımdı. Ve o inancım üçümüzü de alaşağı etmişti... "Kısmen haklıydın." "Özür dilerim." Dedi cümlemi tamamlar tamamlamaz. Bir puzzelın birbirine oturan parçaları gibi, derhal onu taklit ettim. "Özür dilerim." Ve ikimizde sustuk. Sadece Alina mihvalinde değil; Ebru'yla çok şey paylaşmıştım. Bunlardan biri kişisel tarihindeki aşamadığı buhranlardı. Başta bahsettiğinin ergenlik depresyonları olduğunu sanmıştım. Oysa bayağı bayağı intihara meyilli bir tipti. Bunu anlamam için onu küvette kusturmam gerekmişti ve bu esnada altı aylık hamileydim! Sadece ben değil elbette. O da benle çok cebelleşti. Bebeğin bedenime duygusal işkence ettiği zamanlarda kahrımı çekecek bir kocam yoktu ve en azından ağladığım şeyler mantıksız olmasın, sonra bu geri zekâlı şeye neden ağlıyorum diye bir posta daha ağlamayayım diye nostarjik, Yeşilçam filmlerini benimle beraber izlemiş, ağlamış ve gecenin bir yarısında benimle beraber kestaneli dondurma aramıştı. Not; kışın ortasında elbette kestaneli dondurma bulamamıştık. Ama demek istediğim şuydu; biz yoldaştık. Hiç tatmadım, bilmiyorum ama anneler evlatlarını tüm hatalarına rağmen affedermiş. Gün geldi; hangimizin ebeveyn olduğu tartışılır ama biz hata yapmış çocuklar olarak birbirimizi affetmek zorundaydık. Telefonları kapattık. Devam etseydik ağlardım. Ki şu an bu duyguya girmeye çok nazırdım. Doğrusunu söylemek gerekirse göz damarlarımın yanmaya başladığını bile hissediyordum ama tam da o anda içeri hemşire girdi. Elinde yine bir tepsi tüp vardı. Doğrularak zaten bir kütük gibi duran kolumu hemşireye uzattım. "Operasyon esnasında anestezi alacak mıyım?" Bence almalıydım. Doğrusu benden beklenmeyecek bir performansla çatır çatır çocuk doğurduktan sonra ki dört yıl önce sorsalar bunun modern çağ işkencesi olduğunu söylerdim ve doğrusu fikrim hala değişmedi ama... O acı katlanılmazdı! Kelimenin tam anlamıyla belimden başlayan bir yırtılma beni ikiye bölmüş gibiydi. Elbette yumurtaların çıkışı doğum kadar sancılı olamazdı ama... O acının simülasyonunu bile yaşamak istemiyordum. "Size güçlü ağrı kesiciler vereceğiz." Dedi hemşire damar yolumdan kan almaya devam ederek. Yutkunamadım bile! "Aynı zamanda bölgesel anestezi de uygulayacağız." Gözleri fara tutulmuş bir tavşan kadar ürkektim. Hemşireyi dinliyordum ama idrak yollarım kesinlikle tıkalıydı. "Hem ağrı kesici hem de anestezi gerekli mi?" Diye sordum tüm idrak kırıntılarımı toplayarak. "Ağrı kesiciler operasyon sonrası için." Dedi hemşire. "Siz her iki işlemi de aynı günde olacağınız için sonrasında ağrı kesici alamayacaksınız. En azında size verdiğimiz kadar güçlüsünü alamayacaksınız." Anlayarak kafamı salladım. "Çok acılı bir süreç mi?" "Nihayetinde cerrahi bir operasyon." Hemşire kan alma olayını bitirir bitirmez dudaklarını nemlendirip birbirine bastırdı. "Refakatçiniz eski eşiniz mi?" Burnumdan birkaç derin nefes alıp başımı salladım. Bunun üzerine gülümseyen hemşire başını hafifçe salladı. "Ne yaşadığınızı bilemem ama şunu biliyorum." Dedi hemşire kız. "Çoğu kadın buraya annesiyle ya arkadaşıyla gelir." Kan aldığı tüplerin üzerine bir takım yapışkanlı kâğıtlar yapıştırıp üzerlerine notlar alırken özellikle bana bakmıyor gibiydi. "Eşiyle gelen pek azdır." Ama bu sözü üzerine sanki özellikle durup bana bakmak istedi. Gözleri itinayla bir şeyleri anlatır gibiydi. "Evli olduğun adamı bile buraya getiremiyorsun; düşünsene." Gelmek istediği yeri fark ederek bakışlarımı kaçırdım. "Pek çoğu kaçakçı gibi saklana saklana gelir merkeze. Kit isterken bile bizden nefret ederler." "Eski kocam evli." Diye araya girdim. Hemşire bu uzun diyoloğu neden kurmak istemişti hiç bilmiyorum. Belki niyeti bir kadının eski kocasına olan aşkını alevlendirip bu illegal duruma bir son vermekti ama bana inanmalıydı ki; durumun bu hali, olabileceğinin en legaliydi! Bunun onu susturacağını düşündüm. Oysa beni can evimden vurdu. "Bu onun size değer verdiği gerçeğini değiştirmiyor." Hain hemşire! "Bana neler yaptığını bilmiyorsunuz." Hazan'ın içinde bir yerde potansiyel bir Ghandi varsa bile benim için su katılmamış Hitler; katıksız bir Mussolini'ydi! "Evli olmasına rağmen bu bebeği doğal yollardan yapmak istedi." Dedim gaddarca. Belki de Ebru haklıydı! Belli ki tam da şu anda sıkı bir kadın dayanışmasına ihtiyaç duyuyordum. Nitekim benimle cinsdaş olan bu hemşire benimle dayanışmak şöyle dursun, gaddar gaddar konuşmaya devam ediyordu. Ve yine aynı hain hemşire beni vurmaya devam etti. "Baba adayları buraya gelmeyi kolay kolay hazmedemezler." Dedi hemşire. Şimdi işi bitmişti ama belli ki bana bir şeyler anlatmak konusunda ısrarcıydı. "Özellikle de haritanın sağ coğrafyası." Dudağımın içini ısırarak dediklerini düşündüm. Bir erkek olmadığım için belki de bilmiyorum ancak bu argümanlar bana aşırı mantıksız geliyordu! Küçücük bir cerrahi müdahaleyi neden erkeklik onuru meselesine dönüştürürlerdi ki? "Bunu bir de sizin eski eşiniz açısından düşünelim." Dedi hemşire bilgece. "Sağlıklı bir erkek olarak burada olmak onun için hiç kolay olmasa gerek." "Bende bir kısrak kadar doğurganım!" Dedim kısmi bir hayret nidasıyla. "Ama buradayım. Üstelik bu konuda canı acıyacak olan da benim. Burada gururu kırılan oymuş gibi davranmanız bana kalırsa biraz haksızlık." Hemşire saçlarını kulaklarının arkasına sıkıştırırken gülümsedi. "Elbette sizleri bir şeylere ikna etmek benim haddim değil. Ancak siz gurur terazisinin iki farklı kesesinde duruyorsunuz hanımefendi." Dedi hemşire aynı dingin, bilge ifadeyle. "Siz evli bir adamla yatmayacak kadar gururluymuşsunuz. O da erkeklik onurunu ayaklar altına almayacak kadar." Sonra kız bir kez daha gülümsedi. "Ve fark ediyorum ki gururundan vazgeçen kişi beyefendi olmuş." Sadece bir anlığına ürperdim. Küçük çaplı bir elektrik akımı saniyenin onda birinde tüm bedenimden geçerken hemşirenin söylediklerini hazmetmeye çalışıyordum. "Ama o..." "Beni yanlış anlamayın." Dedi hemşire afallamış halime karşılık. "Sizin fedakârlığınızı küçümsüyor ya da sizi bir şeylere ikna etmeye çalışıyor değilim. Sadece şunu fark etmenizi istiyorum." Diyerek eşyalarını toplamaya başladı. "Süreç sizi gerdiği kadar onu da geriyor." Bir şey diyemedim. Hemşire de bir şey söylememi beklemeden odayı terk etti. İçinde olduğumuz durumun vehametinin farkındaydım. Öyle ki Hazan'ın çektiği acı karşısında keyiflendiğimi bile itiraf edebilirdim ama... Üçüncü bir bakış tarafından böylesi eleştirilere maruz kalıyorsam... Bu Hazan'a fazla yüklendiğimin bir kanıtı olabilir miydi? İkilem içerisinde iç geçirip başımı yastığa geri bıraktım. Bazen küçük bir kız çocuğu olmak istiyordum. Yaşayamadığım çocukluğumun anısına şımarıp pervasızca eğlenmek istiyordum ama belli ki o yaşı çoktan geçmiştim. Ve ne yazık ki o olgunluğa hiç erişememiştim. Uzandığım yatakta gözlerimi kapatarak biraz dinlenmek istedim. Gözlerimi kapadığım an kapı açıldı ama ben gözlerimi açmadım. Hemşirenin söylediklerinden sonra Hazan'la yüzleşmeye cesaretimin olmadığının farkındaydım. Bu sebeple uyuyor numarası yapmaya karar verdim. Hem bu sayede birlikte geçirmek zorunda olduğumuz onca zamanı da öyle ya da böyle, bir şekilde geçirmiş olacaktık. Havada esrik bir sirkülasyon oluştu. Esinti burnuma dokundu, gıdıkladı ve içime işledi. Tarçınlı ve bergomotlu, hoş bir kokuydu. İstemeden burnumun kokuya doğru salındığını hissettim. Narenciyenin o insanı sarhoş eden ekşimtrak ama cezbedici tavrı da havadaydı. Ve bir sürü çiçek de... Tahmin ediyorum ki ceketini üzerime örtmüştü. Tüm bu kokular ağzımdaki salya resöpterlerini alarma geçirmiş gibi ağzım sulansa da gözlerimi açmadım. Sadece yutkundum. Ve o anda uzun ince parmakları nazikçe boynuma dolandı. Başparmağı ise yutkunan kursağımı takip ediyordu. Öylesi beklenmedik bir andı ki kalbimin ardı arkası kesilmez atışları kulaklarımı uğuldatmaya başlamıştı. Tüm kan beynime sıçramışçasına kafam sıcacık olmuştu. Şu an aynada kendime bakıyor olsam kıpkırmızı bir suratla karşılaşacağıma emindim. Dizlerimin bağı çözülmüştü ancak neyse ki yataktaydım. Öte yandan heyecanlandığım için kendimden nefret ediyordum. Karnımda kelebekler uçuşmuyordu da kelebekler vadisi karnıma kamp kurmuştu! Tüm kelebekler aynı anda kanat çırpıp beni göğe çıkarmaya çalışıyor gibiydiler! Allah'ım... Ellerinde cehennemin kor ateşi var gibiydi sanki! Sıcak, sımsıcak parmakları tenimi eritiyordu adeta. Oysa boynuma bile değmiyordu parmakları. Ne tuhaf? Var oluşum kursağımdan uçup gitmeye yeminliymiş gibi kursağımda atıyordu kalbim. Arkamı dönüp cenin pozisyonu aldım. Tek bir dokunuşuyla tarumar olmam haksızlıktı! Hem hangi cüretle dokunuyordu bana? Hangi had ve hak ile? O kadar kuvvetli nefes aldı ki gözlerimi açmak zorunda kaldım. Hastane canıma yansıyan görüntüm ise onun aksine benim nefesimi kesti. Saçlarımın ucu parmaklarından sarkıyordu. Hepsi değil kesinlikle ama bir tutamı, ensemin altından kayan minicik bir tutamı, oksijen tüpüne bağlanmış gibi içine çekiyordu. Ayağa fırlayıp ona hadsiz bir sapık olduğunu haykırmalıydım. Onun gibi, uyuyan kişilere taciz edenler bunu hak ederdi çünkü! Ama... Bir ama vardı beni kısıtlayan. Sanki onun bu hareketi yapmasına sebep, beni de durduran sebebin ta kendisiymişçesine engel oldu bana. Elimi kalbime bastırmaktan başka hiçbir şey yapamadım. Ben onu seyrettim, o ise beni sevdi. Elleri camdan bir bebeği tutarcasına saçlarımı yastığa koyarken gözlerini açtı. O uzun kirpikleri camın yansımasında bile o kadar netti ki. Üstelik topaklanmıştı. Ağlamış mıydı? Neden? Ne ilgilendirirdi ki beni? Sonra parmakları... O hınzır parmakları ensemin kenarından çenemin altına dek takip etti beni. Dokunmadan, sadece tenimin sıcaklığına sürtünerek, sanki aramızda görünmez bir sınır varmışçasına parmaklarıyla sevdi beni. Defalarca, sonsuz gibi... Sadece sevdi. Sevmeyi bilen adam ömrünce hiç sevilmemiş bir kadını dokunmadan sevdi. Kalbini sevdi dışarıdan... İçeriye girmeye cüret etmeyecek kadar nazikçe. Sevilebilecek en saf şekilde... Beni sevdi. İkinci kez. İkinci kadın olarak. Öyle hızlı yuvarlandı ki, gözümden düşen yaş dahi kendine şaşırdı. Bu kez yutkunamadım bile. Sadece düşündüm. Son çare olarak değil de ilk çare olarak Hazan'a gelseydim her şey daha farklı olur muydu? Merak ediyordum, aramızdaki bu cam duvarın tek sebebi ben miydim gerçekten? Beni uzaktan bile böyle güzel seven adam, bağrına basar mıydı? Sever miydin beni Hazan? O gece söylediğin gibi beni okuyup başucu kitabın yapar mıydın? Benim hayatımdaki doğru adam olur muydun? "Daha erken gelseydin," Diye mırıldandı Hazan tam da ben onunla içten içe konuşurken. "Ah mavi gözlü kız, daha erken gelmeliydin!" Ne değişirdi, diye geçirdim içimden. Evlenmez miydin Ayşem'le? "O zaman her şeye rağmen Ayşem'i kurtarmanın bir başka yolunu bulurdum." Diye devam etti Hazan sanki beni duyuyormuş gibi. Ayşem'i kurtarmanın bir başka yolu mu? Bu evlilik bir kurtuluş amacı mı güdüyordu? Ama neyden kurtuluş? O an cevabı beynim verdi; Ölümden! Hazan bu evliliğe dair ne zaman konuşsa hep ölümden bahsediyordu. Boşanmanın hayatları üzerindeki yıkıcı etkisini söyleyip duruyordu. O halde bu evlilik acı sonu engellemek için yapılmış bir mecburiyet miydi? "Eğer ipin ucunda masum bir kadın ve bebeği olmasaydı beklemez miydim sanıyorsun seni?" Allah'ım? Şu an bana kıyak mı geçiyorsun yoksa ben bu soruları içimden soruyorum derken dışımdan mı soluyorum? Ne sorsam cevap veriyor herif. O zaman en kritik soruyu sorayım. Neden evlendin peki? Sessizlik. Cevap ver. Cevap Ver! Allah'ın cezası! CEVAP VER! Oysa sustu. Öyle sustu ki kendimi yataktan atıp göğsüne yapışmamak için zor tuttum kendimi. Neydi onu bu evliliğe mecbur eden? Meraktan deliyordum! Ve cevabın muhtaçlığından ölüyordum! Ama ben de sustum. Tıpkı o gibi. Nedenini bilmesem de o evliliğine mecburdu. Ben ise kendi ayakları üzerinde durabilen bir kadındım. Bizim hikâyemizin sonu buydu. ***
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE