17. Bölüm - Part 2

4665 Kelimeler
17. Bölüm - Part 2 Dört Ay Önce - HAZAN - Fatih'i evin kapı kulu olarak tayin etmiştim ama Dijvar benimle birlikteydi. Mümkün olsa ona da Ayşem'in neyi olduğunu söylemezdim ama Ayşem kan kaybı yüzünden kendinden geçtiğinde bile sayıklamaya devam etti. Söylediklerini anlamamayı dilerdim ama anladım. Dijvar da anladı. Kendimi ayrı bir keseye koyduğumdan değil ama coğrafi olarak değerlendiriyordum durumu. Ben bir şekilde batı ikonunu görmüş ve ona ayak uydurmuş biri olarak Gilya'nın tecavüz çığlıklarını anlıyordum. Anlamak doğru bir kelimeymiş gibi gelmiyordu kulağa ama empati bu acı için fazla anlayışlı bir kelimeydi. Acısını duyabiliyordum, görebiliyordum ama hissetmek... O bambaşka bir boyuttu. Dijvar'a gelince; bu topraklarda doğup büyümüş biri olarak, sadece Gilya'nın tecavüze uğradığını duysaydı bambaşka bir tepki vereceğini düşünüyordum ama şimdi benimle birlikte acil müdahale odasının önünde volta atarken öylesine bir doğulu gibi davranmıyordu. Öfkesi gözlerine kara bir bulut gibi çökmüş, çenesi sinirinde kaskatı kitlenmiş gibiydi. "Ağam," Dedi onca zaman sonra. Ona baktım; en az ben kadar endişeliydi. "Kim yapmış?" Ellerimle çenemi sıvazladım. Gilya arabanın arka koltuğundayken bir sürü şey sayıklamıştı ama bunlardan hiçbiri isim değildi. Başımı bilmediğimi anlatırcasına salladım. "Bilmiyorum." Dedim düşünceli bir sesle. Aklıma onlarca ihtimal gelse de dillendirmiyordum hiçbir şekilde. Bazı bıçak sırtı konular vardır; ağzınızdan bir isim çıkar ve masum bile olsa o isim sonsuza dek fişlenir. Bu yaşanılanlar anlattığım duruma örnekti ve Mardin'de birinin adını tecavüzcüye çıkarmak, hele ki bir de o kişi masumsa, adamın idam fermanını imzalamak anlamına gelirdi. "Bilmiyorum." Dedim tekrar inatla. Her şeye rağmen ipuçlarını da görüyordum elbette. Ailesini aramamı istememişti. Özellikle baba tarafının eşrafını. Önce bunu sıradan buldum. Aşiretlerin gölgesinde bir kadın; elbette babasından ve eşrafından korkup çekinecekti ama sonra durum şiddetlendi. Durup durup yakamı yaklarken "Babama söyleme!" Diye ağlayıp inliyordu. "Öğrenirse mahvolur... Ağabeyim duymasın, katil olur." Sonra sırasıyla "Beni eve gönderme," Diye sayıklamaya başladı. "Yine gelir!" Dedi. "Hep geldi, hep gelir!" Kim olduğunu bilmiyordum ama tüm bu sayıklamaların ardından bir fikrim vardı. "Ağam ben bakmadım da," Dijvar derin bir soluk alıp gözlerini bana çevirdi. "Bacaklarında kan var gibiydi." Bunun bende farkındaydım ama konu hakkında ne düşüneceğimi bilmiyordum. Bu gebelik yüzünden yaşamına son vermek isteyen bir kadından bahsediyorduk. Konu hakkında hüküm verme haddine sahip olabilecek en son kişi olabilirdim ama benim fikrim annenin ve bebeğin yollarının ayrılması yönündeydi. "Doktorlar ilgileniyorlar işte oğlum." Dedim düz bir sesle. Endişeleniyordum ama aklım daha çok bir kurtarma planı içindeydi. Şimdi ahlanıp vahlanacak bir zamanda değildik. Cebimden telefonumu çıkartırken Havin'i aradım. Konak görevlileriyle çok sıkı fıkı değilimdir ama şimdi Havin'e ihtiyacım vardı. Hem Gilya'nın kuzeniydi hem de Havin öksüz, yetim kaldığından beri konakta bizimle beraber büyümüştü. Yıllar geçtikçe aramızda bir ast üst ilişkisi gelişse de sonuç itibariyle okula gitmeden önce oturup beraber kahvaltı ettiğimiz zamanlar olmuştu. Bu arada, şu anda teknik resimim ne kadar iyi olursa olsun, ortaokuldayken tüm natürmort resim ödevlerimi Havin çizerdi. "Sende Havin'in numarası var mı?" Diye sordum Dijvan'a. Dijvan elini iç cebine atarak "Var ağam." dedi. Ben numarasını almaya hazırlanırken ise o çoktan numarayı çevirmişti. Çenemi tekrar sıvazlayıp telefonun açılmasını bekledim. Aklımdan onlarca plan geçiyor olmasına rağmen şu an için hepsi çok temelsizdi. Kızı doğum yapana kadar yurt dışına göndereyim diyordum ama muhtemelen dili yoktu. Bebeği aldırmasına yardım edeyim diyordum ama tek sorun bu da değildi, bu kızın psikiyatrik desteğe ihtiyacı vardı. Konağın içindeyken haftalık görüşmeler fazla dikkat çekerdi. Apar topar birileriyle evlendirme fikri esti aklımdan... Onu da geldiği gibi hızla bilinmeze postaladım. Yaşadığı ağır travmanın ortasındaydı kızcağız; bilmediği birinin koynuna sokmak anca bizimkilerin yapacağı türden bir şeydi. Benimse asla. En iyisi kızı alıp saklamaktı. İki ayda bir şehir dışına çıkıyordum nasıl olsa. Onu bu şekilde kontrol edebilir ve hatta yanına bir yardımcı bile koyabilirdim. En azından kendi ayakları üzerinde durabilene kadar. "Buyur Dijvan." Ahizenin açılmasıyla rahatladım. Tüm bu planları Gilya hakkında hiçbir şey bilmezken aklımdan geçirmiştim ama bana sağlam plan için bilgi gerekliydi. "Düğünden çık Havin." Diye bağırdım hastane koşulları el verdiğince. Nitekim arkadan gelen halay müziği ahizenin ucundan bile göğsümün içinde hopluyordu adeta. Havin'in beni sadece birkaç saniye beklettiğini biliyorum ama bu bana saatlerden de uzun geldi. Ne doktor gelip kızcağız hakkında açıklama yapıyordu ne de Havin imdadıma yetişiyordu. Her şeye yetmek isteyen zavallı bense çük gibi kalmıştım! "De hele Dijvan." Nihayet fondaki gürültüler kesilmiş, Havin'in sesini net bir şekilde duyar olmuştum. "Havin ben Hazan." Dedim hızlı bir şekilde. "Ağa-" Ne olduğunu soracak ve korkacaktı. Olan biten düşünülürse haklı bir tepki de sayılırdı ama her şeyi ön görebiliyordum. Bu mevzu olabildiğince sır kalmalıydı. Ailem öğrenirse, özellikle de amcam Yusuf, kızı saçından tuttuğu gibi Mardin sokaklarında sürükleye sürükleye babasının kapısının önüne atardı. Önce meseleyi halletmeliydik, sonra uzun uzun şaşırabilirdik. "Dijvan biraz sonra seni konağın önünden alacak." Dedim. Bu arada konuşmayı dinleyen Dijvan emir bile beklemeden çıktı. "Kimseye bir şey demeden arabaya bin, gel." "Nereye geleyim ağam? Bir şey oldu?" "Geldiğinde anlatacağım. Kimseye bir şey deme." "Ağam korkutma." Dişlerimi sıktım. Korkutma mı? Ben bile şu an kendimi rezil bir korku filmi içinde hissediyordum. Düşündükçe midem kalkıyordu! Kızın yaşadıkları yeterince korkunç değilmiş gibi durum öğrenildiği takdirde olacakların senaryosu akıyordu gözlerimden. Gilya'nın tek bir finali olurdu bu kahrolası senaryoda. İntihar eliyle cinayete zorlanırdı. Bu topraklarda sevmek bile başka biriyle evlendirilmek için yeterli bir suçtu. Hele hamile kalmak! Kimsenin bu hamileliğin tecavüz sonrası olmasıyla ilgileneceğini sanmıyordum. Gilya'yı kana boğarlardı. Geçmedi. Havin'in hastaneye gelmesi için gerekli olan o kırk dakika geçmek bilmedi! Tüm koridor boyunca volta atıp duruyordum. Düşünmekten beynimden duman çıkmak üzereydi ama ne doktor çıktı ne de Havin gelebildi. En sonunda pes ettim. Havin'den öğreneceklerim planlarımı ne ölçüde değiştirebilirdi ki? Hemen online iş sitelerinden birine bakıcı ilanı vererek planımı işlemeye koyuldum. Bana kalırsa Gilya şu an için hayata simsiyah gözlüklerle bakıyordu. Mavinin onun da içini açacağını umarak İzmir'deki ev ilanlarına da bakmaya başladım. İki tanesi içime sinmişti bile. "Hazan ağam," Silkelenerek toparlandım. Nihayet gelmişlerdi. Ellerimi saçlarımın arasından geçirirken fark ettim. Parmaklarımdaki kurumuş kan kul pul dökülmeye başlamıştı. "Ağam Gilya iyi?" Havin başörtüsünün altından sarkan saçları örtüsüyle birlikte saçına dolamış, kollarını sıvamıştı. Dijvan'ın olan bitenden bahsettiğini varsayarak "Doktorun yanında." Dedim. İçeri gireli bir saate yaklaşıyordu. Doktor bu kadar saat ne yapıyordu, bilmiyorum. "Sen gel benimle." Dedim Havin'i Dijvan'ın yanından çekerek. Soracağım sorular aklımda bile değildi ama Havin'in bu soruları cevaplamak için mahremiyet talep edeceğini düşünüyordum. Ellerinin ikisi önünde, başı yere bakarken beni takip etti. Durup arkamı döndüğünde Havin'in endişeyle tırnaklarının kenarındaki etleri soymayı çalıştığını fark ettim. "Dijvan ne anlattı sana?" Diye sordum. Direk konuya girmek istiyordum ama önce ne bildiğinden başlamalıydım. "Mutfakta kaza olmuş, dedi Dije." Havin anlık bir cesaretle yüzüme baktı. Belli ki Dijvan olup bitene anlatamamıştı. "Ağam doğruyu de bana. Gilya büyük kaza yapmış?" Boğazımı hafifçe temizleyip yutkunduktan sonra bir yerden başlamam gerektiğine karar verdim. "Kaza olmamış." Dedim ihtiyatla. Kendini kesmiş demek biraz fazla olur gibi geliyordu kulağa ama başka nasıl anlatacağımı da bilmiyordum. Dudaklarımı ıslatıp usturuplu kelimeler aradım zihnimde. "Kendine zarar vermek istemiş." Tüm bilinci akıp gitmiş gibi bomboş gözlerle baktı bana. "Zarar vermiş?" Diye sordu nice zaman sonra. Birbirine girmiş parmakları titremeye başlamıştı. "Neden zarar vermiş kendine ağam?" Gözlerim tek tük hastaların olduğu çıplak hastane koridorlarında dolaşırken ensemi kaşıdım. Bunu söylemenin kolay bir yolu yoktu. "Biri fenalık etmiş Gilya'ya." Dedim yekten. Havin'in olayı idrak etmesi için bu kadarı yeterliydi. Fenalık kelimesi bizim coğrafyada tek bir melanetin adıydı ve ben zavallı kıza yapılan bu iğrenç muamele için daha açık bir ifade kullanmayacaktım. Kekeledi. Ellerini iki dizine vurarak ağlamaya başladığındaysa dirseklerinden tutup kaldırdım onu. "Dövünmenin vakti değil şimdi." Dedim kontrollü bir şekilde. "Kimin yaptığı hakkında fikri var mı?" "Ben biliyordum ağam!" Dedi ağlayarak. "Kız öyle geldi. Perişandı hali. Yemedi, konuşmadı! Zarla zorla iş yaptı konakta. Ya uyudu ya ağladı. Kim yapmış bu fenalığı?" Çenemi sıvazlayıp burnumdan soluk verdim. "Niye kimseye demedin?" Diye kızdım kendime hâkim olamayarak. Sorumun cevabı besbelliydi hâlbuki. Birincisi, bu olan biteni hiçbir şekilde kıza yakıştıramamıştı. İkincisi ve en önemlisi, yakıştırsa bile bunu ağasına nasıl söyleyecekti? Ama söyleseydi işler bu raddeye gelmeden bir çözüm yolu bulurdum. Şimdi ben biliyordum, Dijvan görmüştü ve hasta doktor ilişkisine rağmen hastanedeki birçok yerli halk kızın tekinin kolları kesilmiş, kanlar içinde hastaneye yetiştirildiğini görmüştü. "Ağam bilemedim ki!" Sözlerime rağmen dövünmekten kendini alamayan Havin kendini hastane koltuğuna attı. "Evde kavga etti dediler. Yengem aradı, ufuneti dağılsın diye yanına gönderiyoruz dedi." Ellerini başının arasına alırken "Kim eder bu fenalığı!" diye haykırmaya başlamıştı. "Yaktılar kardeşimin başını! Yediler namussuz şerefsizler!" "Sus!" Diye bağırdım dişlerimin arasından. "Sus kimseye duyurma!" Ben olayı içimizde çözmeye çalıştıkça etrafa anons ediyordu Havin durumu. "Ben çözeceğim bunu." "Ağam öldürürler kızı. Dayım Barno affetmez. Hem Gilya'yı yakarlar Behnam'ı." "Behnam kim?" Dedim. "Sevgilisi miydi Gilya'nın?" Havin gözlerini silip kıyafetinin cebinden kâğıt mendil çıkarttı. "Ayşem'in ağabeyi." Dedi burnunu silerek. Anlamıştım. Giya'nın dediği, Havin'in de söylediği gibi burada namus davası vardı. Ben inanmasam da... Namuslarını temizlemekten kasıtları ağabeyine kardeşini öldürtmekti. "Olmayacak öyle bir şey." Dedim üzerine basa basa. "Ben İzmir'de bir iş alacağım. Gilya'yı da yanımda yardımcı diye götüreceğim, anlaşıldı mı? Gerekirse orada hali yola koyarız." "Göndermezler ağam." Havin'in gözündeki parıltıda bunu deli gibi istediğini görebiliyordum ama aynı gözlerde sıkı sıkıya tutunmuş bir endişe de vardı. "Bana karşı gelemezler." Dedim kendimden emin bir şekilde. "Havin," Ama kızı buralardan götürmek yetmezdi. Bebeği iyi miydi? Düşmüş müydü bilmiyorum ama düştüyse bile kız artık bakire değildi ve biliyordum ki bu kızların bekâretleri başlık parası adı altında satılıyordu. O yüzden Gilya'yı bu çarktan kurtarmak istiyorsam onu bir başka ülkeye kaçırmak zorundaydım. "Gilya'nın tahsili ne?" "Gilya sağlık meslek lisesinden terk ağam." Dedi tek solukta. "İyi de öğrenciydi de öbür dayım, kız kısmısını çalıştırmayacaksan ne diye okutursun diye başının etini yedi Barno dayımın." Bu iyiydi. En azından tahsili vardı. İsterse onun dışarıdan liseyi bitirmesine de yardım ederdim. Biz konuşurken içeriden doktor çıktı. Havin neredeyse beni iterek doktora koşturuyordu. Elbette bende meraklıydım. Dijvan bile çekimser adımlarla birlikte doktora yaklaşmıştı. "Gilya iyidir doktor bey?" Havin'in sorusu hepimizin ortak endişesiydi esasen. "Buraya geldiğinde çok kan kaybettiğini düşündük ama esas sorun aldığı ilaçlarmış." Dedi doktor sakin bir sesle. "Midesini yıkamak zorunda kaldık. Endişemiz ise bebeğin ilaçlardan etkilenip etkilenmediğiydi." Havin derin nefeslerle dizlerine eğildiğinde bende gözlerimi kapadım. Herhangi bir şey dilemek şu an için bana insanlığımı sorgulatabilirdi ama içten içe bebeğin düşmüş olmasını istiyordum. "Kanaması başlamıştı ama şu anda ikisi de gayet iyi." Hiçbir şey düşünemedim. Eğer bebek şimdi düşmüş olsaydı Ayşem sonrasında bebeği aldırmak gibi bir fikir ile yüzleşmek zorunda kalmaz, bu travmanın üzerine bir de vicdan yükü yüklenmezdi. Ama heyhat. "Hastayı görebilir miyiz peki?" Diye sordum. Diğerlerinin konuşabilecek hali yoktu. Yine de her şeye rağmen ölmek isteyecek kadar kendinden geçmiş bir kıza çıkış yolları sunacaktım. Bunu ne kadar çabuk duyarsa o kadar iyiydi. "Şu an biraz yorgun." Dedi doktor. "Eşi misiniz?" Olumsuz anlamda salladım başımı. Bu hareketimle birlikte Dijvan'a dönen doktor benimkinin aynısı bir ifadeyle karşılaşınca "Yalnızca aile üyelerini alıyoruz." Diye açıklama yaptı. Bu imkânsızdı. Doktor bizi çaresizliğimizle baş başa bırakırken bunu kabul etmedim. Edilecek yanı yoktu ki! Ailesine haber vermek kızı öldürmenin bir başka yoluydu. Ona ancak biz yardım edebilirdik. Doktorun arkasından koşturup yakaladım. Bazen, bazı noktalarda etik çok farklı bir boyut alırdı. Bence Gilya'nın durumu da bu boyuta örnekti. "Doktor Bey," Tıpta utanma yoktu. Hem utanılacak bir şey de yok Hazan! "Kızın durumunu gördünüz." Diye söze başladım. Oysa doktor bariz olanı söylüyor olmamdan dolayı bana dümdüz bakmaya devam ediyordu. "Tecavüz gebeliği yaşıyor." Bunun üzerine nihayet insani bir tepki veren doktor beni daha dikkatli dinlemeye başladı. "Ailenin durumu öğrenmesi takdirde kızın hayatı tehlikeye girebilir." "Sizi anlıyorum ama benden ne istediğinizi tam olarak anlayamadım." Boğazımı temizleyip hızlıca durumu özet geçtim. "Elbette önce Gilya'nın iyi olup olmadığını öğrenmek istiyoruz. Ve sonrasında da ona bu konu hakkında yarımcı olmak için her zaman yanında olduğumuzu söyleyeceğiz." Dedim. Üstü kapalı konuştuğumun farkındaydım ama bu konu daha açık nasıl anlatılırdı ki zaten? "Taburcu işlemlerinden sonra onu görebilirsiniz." Dedi doktor kesin bir dille. Bundan hoşlanmamıştım. İşi insanların hayatını kurtarmak olan bir adam böylesi bir konu hakkında nasıl bu kadar soğukkanlı olabiliyordu? "Taburcu olduğunda anlatacak bir hikâyemiz olmalı." Dedim bunun üzerine. "Bunu, ne olduğunu sorup duran insanlar arasında yapamayız." Ricacı ses tonum neredeyse yakaracak haldeydi. "Sadece on dakika." Doktor alt dudağını ıslatırken göz pınarlarını ovuşturdu. Israrcı teklifimden hoşnut görünmüyordu. "Sadece on dakika." Ama yine de izin verdi. "Ve sadece tek bir kişi." Kabulümdü! Bu bile bir lütuftu neticede. Koşar adım acil müdahale odasına giderken Gilya'nın yanında hemşire ile hasta bakıcının ittiği bir sedyede çıktığını gördüm. Dijvar onları uzaktan takip etse de Havin Gilya'nın elini tutmuş ağlaya ağlaya konuşuyordu. "Kim yaptı Sırça'm? De bana!" Gilya mı? Uyuştuğundan mı yoksa aldığı müdahalelerden mi bilmiyorum ama sadece tavanı izliyordu. Yarı aralık dudakları çatlamış, gözleri ağlamaktan yıpranmıştı. "O puştu bacaklarının arasından vurmazsam namussuzum! De Sırça'm, de bana, kim o soysuz köpek?!" Dijvar'ın yanına gelir gelmez omzuna hafifçe vurup "Havin'i dışarı çıkar." dedim. Sessiz kalması yönünde ettiğim onca laftan sonra belli ki Havin hala kendini susturamıyordu. Dijvan Havin'i kolundan tutup sedyeden uzaklaştırırken sedyeyi takip etmeye başladım. Asansöre bindik ve 5. kata çıktık. Hasta bakıcı ve hemşire özellikle sessizliği tercih etse de benim de Havin'den pek bir farkım yoktu. Konuşmamak için dudaklarımı ısırıyordum. Her şeye rağmen bunu yapan kişiyi en az Havin kadar ben de merak ediyordum ama Gilya transta gibiydi. Sonunda asansörden inip odalardan birine girdik. Hasta bakıcı Gilya'yı yatağına aldıktan sonra odayı terk etse de hemşire hala odadaydı. "Refakatçisi siz misiniz?" "Hayır." Dedim. "Refakatçisi Havin Erdem." Bunun üzerine cevap vermeyen hemşire gözleriyle neden orada olduğumu sorguladı. "Doktor beyden izin aldım." Dedim hemşirenin sessizliğine cevaben. Cevabım hemşireyi tatmin etmiş gibi görünmüyordu ama bir şey söylemeden odayı terk etti. Bunun akabinde ne yapacağımı bilemeden Gilya'ya baktım. O ise tavanı izliyor ve sessizce ağlıyordu. "Bebeği kurtarmışlar." Zaten ağlıyordu ama dudakları gerilirken gözleri kısıldı ve göğsü hoplamaya başladı. Bu hareketleri takip eden gözyaşları ise yastığını ıslatacak kadar hızla dökülmeye başlamıştı. Hemen refakatçi koltuğunu çekip kızın başucuna oturdum. "İstemiyorsan aldırırız." Dedim. "Kimsenin haberi olmaz." Yüzünü ellerinin arasına alıp ağlamaya devam etti. "Havin'le konuştum." Dedim. Bunu kimsenin bilmesini istemediğini tahmin ediyordum ama birinin yardımına ihtiyacım vardı. "Seni benim yanıma yardımcı olarak alacağız. İzmir'e gideceksin. İyileşene kadar." Doğurana kadar demek istemiyordum. Nitekim bebek ona o korkunç geceyi hatırlatıyor olmalıydı. "İstersen İzmir'de okuluna da devam edersin." "Behnam ağam geldi mi?" Diye sordu. Sanırım beni dinlemiyordu. "Hayır." Dedim. "Kimse bu durumu bilmeyecek Gilya. Ben sana yardım edeceğim." "Dije duydu." Dedi. Parmakları dudaklarının önünde bir kafes gibi duruyordu. "Havin duydu." Bana bakmasa da varlığımı kabullenmişti. "Ağam duydu." Nefes alamayarak göğsüne bastırdı elini. Diğer eliyle karnına sert bir yumruk indirmeye kalktığında bileğinden yakaladım. "Düşmedi tohumu! Düşmedi!" Diye bağırdı elimi ittirerek. "Beni kirletti. Kirletti beni!" Ne kadar mani olmaya çalışsam da kendini dövmeye yeminli gibiydi. Ayağa kalkıp boştaki elimle başını göğsüme yasladım. "Tertemizsin sen." Dedim tane tane. "Karnındaki de sen de tertemizsin." Başını geriye atıp uludu. Sanki gırtlağından ruhu sökülsün istiyordu. Öyle bir çığlık attı ki kulaklarım feryadına kayıtsız kalamadı. "Amca dedim ben ona! Amcamdı o benim!" *** Bugün - HAZAN - Bu yakınlık bile muazzamdı. Koltukta oturuyordum ama başım saçlarına değiyordu. Kokusu burnumdaydı. Yemin ederim fazlasını istemiyordum. Parmak uçlarım tenine değmese de sıcaklığını içiyordu. İçim karıncalanmaya başlamıştı. Sanki onu tadıyordum ama yutamıyordum. Dudaklarım ona değemiyor ama sıcaklığına gömülüyordu. Sevişmekten bahsetmiyorum ama merak ediyordum. Ona yakın olmak beni böylesi etkiliyorsa ona dokunmak... Beni ne yapardı tahayyül edemiyordum. Kapı açıldı. Hemen toparlandım. Dışarıda benimle konuşan hemşire ikimizin arasındaki elektriği fark etmiş olmalı ki daha semen örneği için odaya girerken gerçekten ayrı olup olmadığımızı sormuştu. Ne yazık ki, dedim ve sustum. Hiç birleşemeden ayrılmayı başarmış gerzek bir çifttik. Bunun üzerine hemşire gülüp sadece "Yazık olmuş," dedi. Devam etmesini bekliyordum ama devamı daha trajikti. "Evli olduğunuz kadına haksızlık ediyorsunuz." "Anlamadım." Dedim. Genelde insanlar mahremiyet ne, bilirlerdi. Bu hemşirenin içinde ise gevezelikle tatmin olan bilge bir ihtiyar var gibiydi. "Evlisiniz ama gözlerinizi eski eşinizden alamıyorsunuz." Dedi. Beni malum kapının eşiğinde bırakırken ise ekledi. "Karınıza yazık ediyorsunuz." Kiti tutan parmaklarımın boğumları bembeyaz olurken kendimi tutamadım. "Bazı evlilikler sevgiden değildir hemşire hanım." Dedim. "Karımın benden beklentisi yok. Benim de ondan." Şimdiyse yanında doktor beyle gelmişti. Bana bakıp bekledi. Sanki bir şeylerin kafama dank etmiş olmasını umuyor gibiydi. Oysa kafam dank etmekten uyuşmuş bile sayılabilirdi. Her şeyin farkındaydım ve asla yerimde saymıyordum; İzmir'in beni azarladığı ithamların aksine! Ama her şeyden önce beklediğim birkaç şey vardı ve onlar yarın elime ulaşacaktı. Ayrıca şimdi ne hamle yapabilirdim ki? Buradaydım ya! Tüm o söylentilere rağmen buradaydım ve İzmir'in yolunda ilerliyordum. Daha ne yapabilirdim? "Hanımefendiyi kaldıralım." Dedi doktor nezaketle. Hemşireye baktım. Elbette bunu yapmak onun görevi değildi ama İzmir'in ona dokunmamdan hoşlanacağını sanmıyordum. Ancak hemşire gülümsemesini bastırarak bana bakıyordu. Bunu özellikle yaptığını o zaman anladım. Ellerimle saçlarımı hızlıca karıştırıp ayağa kalkarken hafif bir sesle soludum. "İzmir," Elimle omzunu okşuyordum. "İzmir uyan güzelim." Resmen inleyerek olduğum tarafa döndü ve omzunu okşayan elimi bir yastık gibi kavrayıp başının altına sıkıştırdı. Hemen ardından ise aniden acıyla inledi. Gözleri kocaman açılmıştı. O an ne olduğunu anlamasam da yataktan fırlarken damar yolu açılmış olan kolunu tuttuğunu fark ederek sorunu anladım. İğne canını yakmıştı. Toparlanıp etrafına göz gezdirirken dudaklarını ısırıyordu. Canının fena halde yandığını görebiliyordum ama bunu bile kontrol edebilme çabasına hayranlıkla bakıyordum. "Sorun ne?" Diye sordu uyku mahmuresi sesiyle. "Sorun yok." Dedi doktor gülümseyerek. "Kan değerleriniz normal. Şimdi yumurtalıklarınızı kontrol edeceğiz ve bir sorun yoksa operasyona başlayacağız." İzmir saçlarını başının sağ tarafına atarak ayaklandı. Bu esnada içeri bir hasta bakıcı tekerlekli sandalye sokuyordu. İzmir itiraz etmeden sandalyeye oturunca şaşırdım. Demek uysal tarafları da vardı. Ultrason odasına girdikten sonra doktor dışarıda beklememi söyledi. Bunu İzmir'in söylemesini bekliyordum açıkçası ama doktoru ikiletmedim. Hemşire de benimle birlikte odadan çıkınca oradan kaçmak istedim. Hemşirenin bir şey yaptığı yoktu ama o konuşma beni germişti açıkçası. Arkamı dönmüş gidiyordum ki hızlı adımlarla önüme geçip biraz ilerimdeki hastane koltuğuna çöktü. "Sevdiğim adam ablamla evlendi." Dedi bana bile bakmadan. Dirseğini koltuğun sırtına dayamış, yumruk yaptığı eliyle şakağına yaslanmıştı. Bacak bacak üstüne atarken iki adım ötesindeki beyaz hastane duvarına bakıyordu. "Yanlış anlama ha," Deyip bana kocaman gülümsese de gözlerinde ağlamaya hevesli parıltılar vardı. "Öyle Yaprak Dökümü gibi bir hikâyeden bahsetmiyorum." Yutkundu. "Adamın benim sevgimden haberi bile yoktu." Gözleri doldu, dudağı büzüldü ama ağlamadı. "Hani dedin ya bazı evlilikler sevgiden değildir, diye." Birkaç saniye bekleyip burnunu çekti ama tek bir damla yaş inmedi kirpiklerinden. "İçime rezalet bir umut diktin. Haber vereyim dedim." "Anlamadım." Dedim çekimser bir sesle. "Ben buraya kaçtım." Dedi hemşire bunun üzerine. "Edirne'den topuklayıp geldim bu şehre. Erkeklerden nefret edeyim diye. Orada kalsam her gün eniştemle ablamın mutluluğunu görecektim... Bir de diyeceklerdi ki, e sıran geldi Gülfem, yok mu birileri? Yok diyemeyecektim ama adam var mıydı? Şimdi sen öyle deyince... Belki vardı." Dedi boşluğa doğru. "Ama olsa ne değişir? Ablam boşansa ben kalkıp ablamın eski kocasıyla mı birlikte olacağım?" Güldü acı acı. İlk kez o bilge geveze ağladı. Yaş yanağına değer değmez ise yere eğdi başını. "Seviyor seni." Dedi biraz sonra yanaklarını kurulayıp bana bakarak. "Evliliğin sevgiden değilse ikinizin arasında boşa akıp giden bir duygu seli var." Diyerek gülümsedi. "Bunu heba etme." "Karım tecavüz gebeliği yaşıyor." Dedim bende bunun üzerine fütursuzca. Ne Dije'den ne de Havin'den bu konu hakkında sağlıklı bir yorum alamıyordum ama o kadar düğüm haldeydim ki... Edirneli Gülfem, bana yardım edemezdi belki ama dinler gibi geldi. Duruşu değişen Gülfem bana baktı. Kaşları çatılmıştı. "Ben tecavüz etmedim." Dedim sertçe. "Onu intihar ederken buldum." "Sonra da evlendin mi gerizekalı?" Diye sordu bunun üzerine Gülfem ayıplarcasına. O bana gerizekalı deyince bende ipler koptu. "Kızı kaçırmak için plan yaptım salak." "Eee," Hikâye ilgisini çekmiş gibiydi. "Kızı müşahede odasına aldılar. Bende girdim yanına, dedim bak korkma, seni kaçıracağız. İstersen bebeği de aldırırız falan derken kızı hastaneye getirdiğimizi gören hısım akraba aileye haber vermiş. Bunlar kapının önüne yığılmışlar. Doktoru tembihlemiştim ama hemşireye ne olduğunu sorduklarında kız anlatmış her şeyi. Bir de mutlu haber verir gibi bebek de anne de iyi durumda falan demiş." İç geçirdim. Tam her şeyi hallettim derken tüm kapılardan sıkıştığımız an aklıma geldikçe geriliyordum. "Birden kapının ardında bağrışmalar yükseldi. Yosma! Katil edeceksin bizi'ler falan..." "Fena denk gelmiş." Dedi Gülfem fecaat bir suratla. "Sonra ne oldu?" "Ne olacak?" Dedim. "Kapıda bizi katil edeceksin diyen bir baba varken ne yapabilirim?" "Bebeğin babası benim, dedin." Başımı salladım. "Nüfuzlu bir aile olmasak sadece kızı değil beni de öldürürlerdi." Dedim. "Ama neyse ki kan parası verdik; namus satın aldık." "Puşt herife bak!" Dedi Gülfem dehşetle. "Katil olmamak için istediği ücret neydi kızı için?" Güldüm. "Sana ne kızım?" Gözlerini devirdi. "Aman anladık ağam." Dedi. "Hükümran'mış soyadınız." Sonra dalga geçer bir ifade takınıp baktı bana "Ama merak ediyorum, bunları bana anlatmaktan korkmadın mı?" "Sen korkmadın mı, Necla?" Diye sordum kinayeyle. Oturduğu yerde toparlanırken kinle doldu gözleri. "Sen benim ailemi nereden bulacaksın ki?" Dedi. "Oysa ben seni şurada googlellasam iki saniyede evinin adresini bulurum." "Kardeşinin adresini bulmam bir saatimi almaz." Dedim Gülfem'in gözlerine diklenerek. "Akşamına eniştene her şeyi anlatmış olurum." Yerinden kalkarken "Kötüsün sen ha." Dedi sinsi bir şekilde. "Hangisine üzülsem bilemedim. Karına mı yoksa eski karına mı?" Alınmadan gülümsedim. O da gülümsedi. Elini uzatarak "Gülfem." dedi. Elini sıktım. "Hazan." "Okay Bey sizden nefret etmiş durumda." Dedi bunun üzerine. Belli ki konuşası vardı. E benim de vaktim olduğuna göre, eşlik edeyim dedim. "İnsan gibi rica ettik." Dedim ben de. "Tehdidiniz bana pek insanca gelmedi." Derken gözleri haince kısılmıştı. İç geçirdim. "Blöf yaptım." Dedim "Maliyeyi falan aramadım. Hem o çekle kliniği baştan sona yenilersiniz." "Okay Bey çeki yırttı." Dedi bunun üzerine Gülfem. Bak işte buna şaşırmıştım. Buraya hakkaniyetlisinden bağış yapmayı aklımın bir köşesine not ederken hasta bakıcı yanımızdan geçerek odaya girdi. Bununla birlikte ayaklanan Gülfem bana son bir kez bakıp "Operasyondan sonra fena bir ağrısı olacak." Dedi. "Yanından ayrılmazsan iyi olur." Ve o da tıpkı hasta bakıcı gibi içeri girdi. İzmir çıktığında yüzünde içi rahatlamış bir ifade vardı. "Doktor yumurtalarımın operasyon için yeterince büyük olduğunu söyledi." Dedi bana bakarak. Bu sanırım iyi bir haberdi. "Birazdan operasyona alacaklarını söylediler." Başımı salladım. Birazdan baba olacaktım. Bu garip hissettiriyordu. "Gülüyorsun?" Diye sordu İzmir gerçek bir merakla. "Korkum seni eğlendiriyor galiba." "Korkmuş görünmüyorsun." "Öyle mi?" Diye soludu. "Oysa şu an korkudan ölüyorum." Ona bir kez daha buradan çıkıp evimize gidebileceğimizi söylemek istiyordum ama muhtemelen oturduğu tekerlekli sandalyeyi başıma çalardı. Bunu cinsel zevklerim münasebetiyle diretmiyordum. Onu bir kez daha dokunmak için ölüyor olsam da... Bu durum ikimiz içinde yeterince zordu ama düşünüyordum ve bence bu durumdan en çok etkilenecek olan kişi doğacak olan bebekti. Tabii ki portakalımın vitamini olduğu günleri hatırlamayacaktı. Suni döllenmeden bi' haber olacaktı ama ya bir gün bunu öğrenirse? O zaman ne olacaktı? Kim bilir, belki ben fazla hassas düşünüyordum ama şahsım adına düşündüğümde, hem ilik gerektiği için doğmuş olan bir bebek olmak, üstelik bunun için laboratuvarda üretilmiş olmak... Beni fazlasıyla üzerdi sanırım. İzmir'in elini tutarak sıktım. "Seni kapıda bekliyor olacağım." Birbirine kenetlenen ellerimize baktı. Parmakları ellerimin arasından sarkıyor ama elime kapanmıyordu. Elini çekmek için hamle yaptı ama sonra ne olduysa parmakları parmaklarıma dolandı. Çok ani bir şekilde "Teşekkürler." Diye fısıldayıp önüne dönerken "Telefonunu alabilir miyim?" Diye sordu. "Elbette." Telefonu ona uzattım. Afalladı. "Ekrana Alina'yı koymuşsun." Gülümsedim. "Fazlasıyla fotojenik bir hatun." Diye göz kırptım. Kıkırdadı. Bir numarayı çevirip telefonu kulağına götürdüğündeyse merakıma engel olamadım. Benle konuşurken her daim askeri moda geçen sesi benden uzaktayken berrak bir nehir gibi akıyordu. Ne dediğinden ziyade sesini duymak için misafir oldum muhabbetine. "Yiğit, ben İzmir." Dedi. "Şantiyedeyim, numara ustabaşının. Çantam girişte kaldı, uzatma işte ya." Biraz soluklandı. "Gelemem, yatırımcı geldi. Ekstra bir şeyler istedi." Dedi. "Onun toplantısına geçiyoruz. Haber vermek için aradım. Ne kadar sürer bilemiyorum. Arar da ulaşamazsan diye haber vereyim dedim." Ben onları dinlerken İzmir saç baş yırtma moduna geçmişti. "Evet Yiğit, Hazan'layım." Dedi kinayeli bir sesle. "Evet, şantiyede bebek yapıyoruz! Yiğit sorunlu musun ya?" Diye inleyince şaşkınlığımı dizginleyemedim. Elimle kahkahamı kamufle etmeye çalışırken karşımdaki mega prof yalancıya bakıyordum. "İşteyim ya." Dedi yüzsüz ve arsızca. "Oldu, el âlemin telefonundan görüntülü arayayım seni." Odaya girer girmez ayaklanıp "Delirtme beni!" Dedi. Elini de beline yerleştirmişti. "Ben senin emir erlerine benzemem, gelirsem oraya! Yiğit kapat ya." Diyerek telefonu Yiğit'in yüzüne kapattı. İçimden bu müthiş oyunculuğu alkışlamak gelse de bir zılgıt da ben yersem diye korktum. Sadece şaşkın şaşkın ona bakıyordum. O ise omzunu silkip saçlarını kulağının arkasına itmekle yetindi. "N'apayım?" Diye sorarken o da ben gibi gülümsemesini ısırıyordu. "O da mecburiyetimizin farkında ama istemiyor." Dedi. "O yüzden şu aralar sıkı denetim altındayım." "Asla yargılamam." Diye koltuğa oturdum. "Ama bu sayede ne kadar iyi bir yalancı olduğunu keşfettim. Orası ayrı konu." "Şartlar ağam." Diyerek yatağın ucuna oturdu. "Hem senin endişelenmene gerek yok. Sana hiç yalan söylemedim." Kaşlarım havaya kalktı. "O yalan sayılmazdı." Dedi tepkimi fark eder etmez. Dilimin ucunu ısırdım. Ona kalırsa Alina'yı saklaması sırdı. Benim içinse bariz bir yalan. "En azından başka yalan söylemedim." Diye diretti ben cevap vermeyince. Sessizliğim karşısında her saniye dökülmeye devam ediyordu ve buna bayılıyordum. "Bir de şey var tabii. İşten atılmadım dedim..." "Yiğit vurulmasaydı Alina'yı alıp kaçmayı planlıyordun, bir de o var." Diye üstüne gittim. Dudaklarımızdan dökülen her bir cümle de yerin dibine batıyormuş gibi görünse de kuyruğunu dik tutmaya devam ediyordu. "Sende neden evli kalmak zorunda olduğunu söylemiyorsun." Bana karşı en büyük silahı buydu. Ve ne yazık ki haksız da sayılmazdı... Sessiz kalmayı tercih ettim. Hep aynı yarayı deşmesi bir yana, aynı yerden vurdukça iç kanama geçirecek kadar darbe almıştım ama durmuyordu. "Üstelik flörtözsün." Dedi. Yukarı kıvrılan dudaklarıma hâkim olabilmek için kendimle mücadele ettim. Bunların farkında olması hoşuma gidiyordu. "Bu da seni dürüst ama şerefsiz bir adam yapar." KATILMIYORDUM! Eğer evli olmasaydım bu küçük flörtler karşısında erimesi işten bile değildi. Ve ben de evli değildim! Bunu İzmir'e söyleyebilirdim. Hele de tanımadığım bir hemşireye her şeyi itiraf edebiliyorsam. Ama bu İzmir'in nezlinde hiçbir şeyi değiştirmezdi. Omuzlarına yüklenecek ağır bir yükten başka. O toplumdan korkuyordu; el âlem putuna karşılık öyle bir biat halindeydi ki, cümle âlem önünde Ayşem'i boşamadıktan sonra bana gelemezdi. Bana gelemeyecekse onun omuzlarına bu yükü bindirmenin anlamı neydi? Kapı tıklandı. Gülfem peşinde iki hasta bakıcıyla birlikte odaya girerken gülümsüyordu. Rahatladım; bu konuşmanın gidecek yolu yoktu nitekim. "Hazırsanız operasyona başlıyoruz." Diyen Gülfem kadın hasta bakıcıyı İzmir'e yönlendirdi. Heyecanlanmıştım. Baba olmak üzereydim ve bu kez her şeyin bilincindeydim. Ciğerlerimin kocaman bir havaya ihtiyaç duyduğunu fark ederek. Nefeslendim. Bu esnada İzmir hasta bakıcının verdiği hasta önlüğünü giyiyordu. Bileğinde olduğunu bile fark etmediğim bir lastikle saçını gelişi güzel topladıktan sonra hastane bonesini de başına geçirdi ve önlüğün altından pantolonunu çıkartarak yatağa koydu. Ellerinin titrediğini o zaman fark ettim. "Bize bir dakika müsaade eder misiniz?" Diye sordum Gülfem'e bakarak. Onayla ama en çok da gururla gülümseyip, "Sizi bekliyoruz." diyerek iki hasta bakıcıyı da odadan çıkarttı. İzmir ise olan biteni umursamadan dizlerinin üzerine eğilmiş soluklanıyordu. "Ne oldu?" Birden doğruldu. "Ya olmazsa?" Dedi endişeyle. "Bebek tutunamazsa?" Kulağının altından sarkan bir tutam saçı bonesine sokarak "Neden olmasın?" Diye sordum. "İkimiz bunu daha önce yaptık." Sözlerim karşısında kulakları an be an kızardı. "Şimdi de başaracağız." Elini kalbine bastırıp birkaç seri nefes alarak bana baktı. Gözlerinde ilk defa korkan ve muhtaç bir İzmir gördüm. "Alina hasta... Hem onunla hem bebekle nasıl baş edeceğim?" "İzmir tamam, beni hayatında istemiyorsun ama ben o bebeklerin babasıyım." Ellerini tutup sıkarken gözlerine kilitlendim. Buz gibiydi, titriyordu ve o kadar korkmuş görünüyordu ki... Şimdi ona sarılıp göğsüme saklamak istiyordum ama sadece ellerine ulaşabiliyordum. "Ne zaman ihtiyacın olursa orada olacağım." İki elini de avuçlarımın içinde buluşturup dudaklarıma götürüp ısınması için hohladım. Kızmamasını umuyordum. Her hareketimde bir alt mana aradığını biliyordum ama şu an arı bir şekilde ona destek olmanın peşindeydim. Sarıldı. Titrek nefesleri boynuma dökülüyordu ve elleri debili bir nehirde tutunacak dal parçası ararcasına sırtımı tırmalıyordu. "Alina'ya yeteri kadar iyi bir anne olamadım." Tam da benim yapmak istediğim gibi içime saklanmaya çalışırcasına göğsüme girmişti. Tırmalamaları içimde saklanacak yer aramasından olabilir miydi? "Ya ona da iyi anne olamazsam? Ya bu genetikse? Ya Alina'yı kurtarmak isterken diğer bebeğimiz de kans-" Beline sarılıp şefkatle sırtını sıvazladım. "Sen dünyanın en güçlü annesisin." Dedim. Bunu teselli için söylemedim. Buna gönülden inanıyordum. "Ve biz iki bebeğimizi de sağlıkla büyüteceğiz." Tırmalamaları kesilirken enseme tutundu elleri. Bedeni kaskatı kesilmiş bir halde gerilmiş, hıçkırıyordu. "Yoruldun biliyorum." Diye fısıldadım. "Ama yükünü almaya geldim, söz veriyorum." Biraz daha enseme tutunup kalsa da kasılması gevşedi. "Düşersem tut." Dedi hıçkırıklarının arasından. "Düşmene izin vermeyeceğim." Dedim. Onu öpmek istedim... Ama tam da bana kendini teslim etmişken ürkmesinden korktum. Küçücük bir hareketle ondan ayrılırken ellerimi belinden ayırıp avurtlarını yakaladım. Islak elmacık kemiklerini parmaklarımın ucuyla silerken "Hadi." Dedim usulca. "Bebeğimizi al ve gel." - Heyyoooo, bence güzel bir bölümdü. En azından neden Hazan'ın Ayşem'le evlendiğini, neden kaçırma opsiyonunu denemediğini biliyorsunuz artık. :D Bu arada Gülfem'e bayıldım. En azından, sende gittin evlendin mi gerizekalı kısmına :D Hiç aklımda yokken hikayeye tatlı bir doku veren karakter oldu. Umarım siz de seversiniz Gülfem'i. Bu arada Ayşem/Gilya kısmını yazarken resmen içim acıdı... Siz neler hissettiniz? Yorum, eleştiri ve teorilerinizi buraya bekliyorum :)) 18. Bölümde görüşmek üzere :))
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE