Hikayeyi anlamak için bu uyarıyı oku! Daha önce 1. Bölümü ikiye bölmüş ve sadece 1. ve 2.bölüm olarak paylaşmıştım sizinle ama kesin bir karar değişikliği ile 1. bölümü bölmeden paylaştım. Dolayısıyla 3. bölüme geçmeden 1. ve 2. bölümü baştan okumanız, 3. Bölümle bağlam kurabilmeniz açısından oldukça önemli
Bölüm Başı Notu: Harika gidiyoruz :)) Hikayeye olan ilgi muazzam. Sizin sayenizde şevke gelip yazdıkça yazıyorum :)) Beni oy ve yorumlardan mahrum bırakmayacağınızı biliyorum ama yine de dile getirmek istedim. Yeni oy sınırımız +100 ve elbette satır arası yorumlarınızı da iştahla bekliyorum.
Bu arada doğu dili ve kültürü hakkında ne yazık ki yeterli bilgiye sahip değilim... Bu konuda sert eleştirilerinize de açığığım. Hikaye saçmalayacağınıza sizin eleştirilerinizle düzelsin isterim :)) Bana doğu dili ve kültürü ile destek olmak isteyenler olursa da i********: hesabıma mesaj atabilirsiniz. Aynı i********: hesabından Hanzade ile ilgili edit ve bilgileri de takip edebilirsiniz güzellerim :') i********: hesabımın linkini dış bağlantıya bırakıyorum, tamamen hikayelerim için açılmış bir hesaptır, gönül rahatlığı ile takip edebilirsiniz :)
Keyifli okumalar
3. Bölüm
Dört Yıl Önce
-HAZAN-
Uyandığımda yoktu. Esasında yapışkan bir kız olacağından korkmuştum. Fazlaca incinmiş, üzgün ve bitik kızların özelliğidir bulduğuna tutunmak çünkü ama İzmir yoktu.
Biraz hayal kırıklığına uğradığımı itiraf etmem gerekiyor. Bana yapışıp kalmasını umduğumdan falan değil ama böyle kızları bildiğimi sanırdım. İzmir beni şaşırtmıştı. Doğrusu, güzelliğiyle de afallatmıştı. Sevgilisi olmasına rağmen bakire olması ise...
Kısacası kız tam bir ezber bozandı.
Kokusu yastıktaydı; alt notalarda votka ve tekilanın acı kokusu fark edilse de kızın pudramsı misk kokusunu hala alabiliyordum.
Telefonum çaldı. Kuzenim Adar arıyordu. Sağ elimin işaret ve başparmağıyla gözlerimi ovuşturarak yatakta doğrulurken telefonu açtım.
"Kuzen?"
"Geç kaldın Hazan." Dedi Adar selam sabah vermeden. Saate baktım; adam haklıydı. Sabah kalmamıştı ki selam versin.
"Siktir!" Dedim adeta yataktan fırlayarak. "İmzayı attılar mı?"
"Toplantıyı ertelediler." Dedi Adar sitemle. "Oğlum adamlar projede özellikle seninle çalışmak istediklerini söylemediler mi?"
İç geçirdim. "Söylediler kuzen." Dedim dişlerimin arasından. Geçmişe gazi, derlerdi. Ayrıca güzel bir kızla geçirilmiş enfes bir geceyi beş kazma adama tercih edeceğimin de altını çizmek zorundaydım. Tamam, imzalar atılmamıştı ama iş iptal de edilmemişti, değil mi? Diğer her şey yeniden düzenlenebilirdi. "Yeni tarih belli mi?"
"Senin uygun olduğun bir zamanı bildirmemizi istediler." Dedi Adar altını çizdiği alaylı kelimelerle. Bana muhtaçlardı; ellerindeki en iyi mimar bendim ve adamlar benim eskizlerimi beğenmişlerdi. Elbette onlar bana uyacaktı; ben onlara değil.
"Desene gelmediğim iyi olmuş." dedim umursamazca. Böylece adamların beni ne kadar çok istediklerini ve aynı zamanda bizden vazgeçmek gibi bir durumlarının söz konusu olmadığını öğrenmiştik. Onlara planladığımızdan yüksek fiyat çekebilirdim.
Yatağımın hemen yanı başındaki küçük sehpada parıldayan bir kolye gözüme çarptı. Eşofmanımı bacaklarıma geçirirken telefonu kulağıma sıkıştırarak masaya yaklaştım.
"Delirtecek misin oğlum bizi!" Diye payladı Adar sözlerime binaen beni. "Adamlarla milyon dolarlık sözleşme için masaya oturuyoruz ama sen yoksun! Bir de dalga geçer gibi-"
"Adar, birini sadece isminden bulabilir miyiz dersin?" Dedim elimdeki kolyeyi inceleyerek. Beni her zaman paylayabilirdi ama burası yeri değildi. Burası İzmir'di; Mardin'de istedikleri adam oluyordum zaten ama İzmir'de kim olduğuma, ne yaptığıma karışamazlardı. Burası benim batı medeniyetimdi.
"Beni dinliyor musun sen bacağına sıçtığım?" Dedi Adar. Çıldırmasına bakılacak olursa onu delirtmiştim. "Adamları unuttun!" Her iki kelimeyi de tane tane söylüyordu. Sanırım bu tavır karşısında mahcup olmalıydım.
"Bir şey olacağı yok!" Diye kestirip attım konuyu. "Bir b planları olsaydı bizimle tekrar masaya oturma teklifinde bulunmazlardı."
Adar ahizenin ucunda okkalı bir küfür savururken ayağa kalkıp güverteye geçtim. Kızın kolyesi elimde, kanı yatağımda ve safir gözleri zihnimin her bir köşesindeydi.
"Kalk gel şuraya Hazan! Madem toplantı ertelendi, şu iş hanının teras peyzajı için gelen tasarımları incele."
"Adar kızın adı İzmir." Dedim güvertenin kıçına aheste aheste yürürken. "Pek bilindik bir isim değil, bence buluruz."
"Bulursun, demek istiyorsun herhalde." Diye tısladı Adar dişlerinin arasından. O görmese de Adar'ı başımla onayladım. Bunu bende yapabilirdim ama kızın babası psikopat bir polisti. Ayrıca ben kolluk kuvvetlerine para verip iş yaptıran birisi de değildim. Sülalenin illegal adamı Adar'dı.
"Bana ne elalemin İzmir'inden!" Adar son bir öfke patlamasıyla saydırmadan hemen önce araya girdim.
"Şimdi kızı arayacağına söz verirsen," Dedim sinsi bir sesle. "adamlara akşam olmadan imzayı attırırım."
"Sana da İzmir'ine de İstanbul'una da..." Adar sövüp sapanlamasını dinleyecek değildim. Güvertenin ahşap zeminine oturup telefonu yere bırakırken kolyenin klipsini açmayı başardım. Baget pırlanta gibi duran kolyenin gizli bir sandık olduğunu anlamam çok da uzun sürmemişti açıkçası.
Kolyeyi bir kitap gibi ayırdım ve İzmir'in dün gece hiç göstermediği o ışıltılı yüzünü gördüm.
Kızın farklı bir aurası, güzel bir gülüşü ve etkileyici bir karizması vardı. Zaten dün gece o barda onlarca neşeli kız olmasına rağmen durup durup ağlayan, kendi kendine konuşup dert yakınan kıza tutulmamın sebebi de tam olarak bunlardı; kızın görmezden gelinemeyen çekici aursı.
Alt dudağımı okşayıp İzmir'in karşısındaki resme baktım. Resimdekinin dün gece aldattığını düşündüğü sevgilisi olduğunu tahmin ediyordum. Çiğ sarı bir şeydi. Şerefsiz bir tipe benziyordu.
Fotoğrafı küçük çerçeveden çekip çıkartarak arkasına baktım. Resim epey küçük olmasına rağmen belki ardında bir numara ya da İzmir'in soyadı yazıyor olabilirdi. Sonuçta bu kolye bende kalamazdı ya. Kıza vermek zorundaydım ama numara yoktu. Soy isim de.
"Duyuyor musun beni?" Diye bağırdı Adar ahizeye. İzmir'e dalıp gittiğim için onun haykırışlarını kim bilir kaçıncı seferden sonra duymuştum. "Kim bu İzmir? Neyin nesi? Niye arıyoruz?"
"Özel kuzen." Dedim saydırmalarına kulak asmayarak.
Detay olmadan bu işlerin zor olduğunun ben de farkındaydım ama bunu legal yollardan çözebilecek olsam zaten Adar'a sormazdım.
"Sevgilin mi f**k buddyin mi, onu soruyorum!"
Göğüs geçirdim; şimdilik hiçbir şeyimdi. Zamansa neyim olduğunu bizzat gösterecekti.
Ama şu an beni delirten şey Adar'ın işleri yokuşa süren bu tavrıydı. Genelde kendi göbeğini kendi kesen biriyimdir. İlk defa işler bu kadar belirsiz ve ben ondan ilk defa bir şey rica ediyorum. O herif ise ricamı sündürdükçe sündürüyor! Ve bunun tek sebebi işlerin başına geçtiği ilk projede toplantının benim yüzümden ertelenmiş olması!
"Mühim bir şey olmasa rica etmezdim herhalde kuzen!" İşkolik olan Adar gibi görünse de Mardin'e döndüğümüzde ipi göğüsleyenin ben olacağımı biliyordu. İzmir'de rahat davranıyor olmam Hükümran kanına dokunuyordu ağamın. Puşt herif. Onu da barlardan, pavyonlardan az toplamadık. "Yardım edecek misin?"
"Kim lan bu İzmir?"
"Kızın teki." Dedim umarsızca ama kolyesini geri vermeye söz vermiş olmama rağmen İzmir'in o minicik fotoğrafını cüzdanımın içine saklamaktan da alıkoyamadım kendimi.
***
Bugün
-İZMİR-
Han soyundan gelen kız evlat.
Hanzade'nin anlamı buydu. Elbette, bir aşiret mensubunun kızıydı Alina, şayet onların Hanzade'siyse tabii... Kendilerini padişah falan sanıyorlardı herhalde. Ya da padişah soyundan gelen asilzade. Hanzade'ymiş... Benim kızımın bir adı vardı! Neymiş, bir de bedel ödetecekmiş bana. Hele hele...
Sinirle banyoya attım kendimi. Bebeğimi neden aldırmadığımı soran adam şayet Alina onun kızıysa benden onu alacakmış. Manavdan bir kilo mandalina alıyor sanki hıyar! Verirdim ben de bebeğimi. Ne bir aşermede, ne bir kanamada ne bir sancıda yanımda olmasın; ilk çişi, kakası, Alina'nın diş ağrısı, gece ateşlenmeleri, ilk hastalığı... Beyzadem ortalarda yok! Sonra kalksın bir de Hanzade'sini saklamanın bedelini ödetsin bana! Oldu paşam. Kaynar suyun altında gevşemeye çalışma çabalarım boşaydı tabii. Nasıl gevşeyecektim ki zaten?
Bir de benim anneliğimi sorguluyor. Oldu olacak, güzel doğuramamışsın, deseydi bir de... Aşağılık herif.
Alacakmış benden.
Bok alırdı.
Ya alırsa, diye sordu uğursuz iç sesim korkuyla.
Bok alırdı!
Alina hastaydı bir kere! Buna bile aldırmadan almaya kalkacaksa zaten... Bu hayal ettiğim adam olmadığını kanıtlardı. Buğulanan gözlerimi silerek duşakabine tutundum. Destek vermek bu kadar zor olamazdı. Gerçekten olamazdı ama o köstek olmayı seçiyordu. İçim zaten Alina için kaygı ile doluyken bir de benden onu çekip almanın korkusuyla baş başa bırakmıştı şimdi beni...
Onun bebeğiyse tabii... Ve onun bebeğiydi.
Dudaklarımı ısırarak düşen gözyaşlarımı yakaladım. Ne yapacaktı? Ayakta kalmama sebep varlığımı alacak mıydı benden? Koca aşirete ne kadar ayak diretecektim peki?
Kaçıp gitsem çiçeğim ellerimde solacaktı; kalırsam da çiçeğimi benden kopartacaklardı...
Dayanamadım. Hızlıca durulanarak duştan çıktıktan sonra mesaj attım.
'Neden aldırmadığımı sorduğun bebeği benden alamazsın!
-İzmir'
Yazıp bir deli cesareti ile gönderdim mesajı. Ondan Alina'yı saklamamın tek bir sebebi vardı. Hamileliğimi üçüncü haftasında öğrenmiştim ve aslında aldırabilirdim ama Alina'ya gerçekten de çok ama çok ihtiyacım vardı. O olmasaydı varlığımı anlamlandıramayacağım bir dönemdeydim ve işin doğrusu sadece içimde bir canlı büyüdüğü için bile pek çok kez intihar fikrimden vazgeçmiştim ama Hazan'a gidip hamile olduğumu söyleseydim bebeği aldırmamı isterdi. Üstelik bir aşiret için kız çocuğun öyle çok fazla ahım şahım bir anlamı olmadığını düşünüyordum. Yekten bebeğimi öldürmemi isterdi...
Şimdi bile istediği gibi.
Ama bunu dili ikrar etmiş bir adama kızımı bırakmayacaktım!
Kirpiklerimi kurulamaya çalışıp ekrana baktım ümitsiz gözlerle. Ne söyleyeceğini bilmiyordum ama beni rahatlatması için yazacağı iki kelamla içime taht kurmuş öküzlerden kurtulabilirdim.
'Henüz biyolojik olarak hiçbir şey kanıtlanmadı İzmir, yalan söylüyorsan itiraf etmenin tam zamanı.
-Hazan.'
Gözlerimi yumdum sımsıkı. Şeytan diyor ol bir kütük, geçir kafasına! Ama kütüğe acırım. Nitekim Hazan'ın kafası kütüğü kırabilecek kalınlıkta!
'Eşref saatine denk gelmeyi o kadar dilerdim ki.
-İzmir'
Sonra buraya geldiğimden beri içimi gümbür gümbür dolduran o dileği yazdım kendimden emin bir ifadeyle.
'Ama ne yazık ki ne senden önce ne de senden sonra erkeklerle bir münasebetim olmadı. Ve seni tanıdığımdan beri keşke olsaydı, diyorum. En azından tek umudum sen olmazdın.
-İzmir'
Cevap beklemeden engelledim öküz oğlu öküzü. Böyle bir lüksüm olmadığının farkındaydım ama en azından ertesi sabaha kadar kafam rahat dinlenmek istiyordum.
Uyandığımda Alina yanımda yoktu. Genel olarak yorgun bir haleti ruhiyeye sahip olduğundan bu beklenmedikti. Yatakta doğrulup soludum. "Alina?"
Gözlerim mini bara takıldı; acıkmış olmasını ümit ettim ama yoktu. Televizyon açabilecek mekanik bilgiye zaten sahip değildi. Apar topar yataktan çıkıp banyoya yöneldim. "Alina,"
Tuvalete kendisi gidemezdi ama ne bileyim... Odada saklanacak başka bir delik yoktu ya.
"Alina!"
Lavabo önünde yığılıp kalmıştı. Hafifçe inip kalkan göğüsleri yüzünden aklıma gelen ilk ihtimale gözlerimi yumarak elimi alnına bastırdım; deli gibi ateşi vardı. Nöbet geçiriyor olmalıydı. İçeri geçip telefonumdan 112'yi tuşlarken Alina'yı soğuk zeminden otel halısına çekip nabzını kontrol ettim. Yavaştı ama atıyordu. Telefon açılır açılmaz soludum. "Lavinya Hotel, 4009 numaralı oda. İlik kanseri kızım bayıldı."
Şimdiden soracakları sorulara hazırlıklı olmak adına lavaboya geri girip ortalığı kolaçan ettim. Bu başıma ilk defa gelmediğinden çok daha kontrollüydüm ama yine de bu kez hiç tanımadığım bir şehirdeydim; destek için ne iş arkadaşım Ebru'yu ne de sınır ötesinde görevde olan kuzenim Yiğit'i arayamazdım.
"Kusma yaşamış," dedim lavabonun içindeki saframsı lekeleri görerek. "Ateşi de var."
"Tamam hanımefendi; ambulansımız yola çıktı." Dedi operatör kadın profesyonel bir sesle. "Kızınızın başını yana çevirin." Dedi. Hemen sonra ise korku ve afallama ihtimalimden sebep unutmuş olabileceğim ilk yardım bilgilerini sıraladı. "Kızınızı kontrol etmenizi istiyorum; dili nefes yolunu tıkıyor mu?"
Omuzları hala inip kalkıyor yani rahat nefes alabiliyor gibi görünüyordu. Yine de operatörün dediğini yaptım. "Hayır." Dedim titrek bir sesle.
"Tamam şimdi olası kusma ihtimaline karşılık kızınızın başını yana çevirin."
Hemen yapıp başımı salladım. "Tamam." Dedim. O an yanaklarımın ıslandığını hissederek dişlerimi sıktım.
"Kaç dakika içinde burada olursunuz?" Diye sordum. Sesimdeki korku o kadar netti ki... Alina'ya bir şey olmasından korkuyordum. Belki de buraya gelmek onun bünyesini umduğumdan çok yormuştu. Hava çarpmış olabilirdi... Nasıl bir anneydim ki zaten hiç tanımadığı bir şehirde, hiç tanımadığı bir kadına emanet etmiştim onu? Belki aptal bakıcı yanlış ilaç vermişti.
"Sakinleşin hanımefendi." Dedi operatör yumuşak bir sesle. Fakat kulaklarım duyduğunu anlayamayacak bir boyuta gelmişti. Kızımın önünde diz çökmüş; ellerim dizlerimde kendimi ağlamamak için kasarken bulmuştum.
Dudaklarından alev püskürüyormuşçasına sıcak nefesler alıp veriyordu. En azından nefes alıp veriyordu ama bu baygın olduğu gerçeğini ve bu gerçeğin beni korkudan titrettiğini değiştirmiyordu. Elini tuttum miniğimin. Alnı ne kadar ateşler içerisinde olsa da hastalığından alamet, elleri buz gibiydi.
"Elleri buz gibi." Üzerimdeki ceketi çıkarıp üzerini örtmeye niyetlendim ama ateşli çocuk örtülmezdi. Elleri niye buz gibiydi o zaman? "Ateşi var, elleri soğuk!" Diye öfkelendim manasızca. "Neredesiniz?"
"Hanımefendi adınız nedir?"
Alina'nın üstünü soyup ellerini avcumun içine sakladım. Aklıma daha manalı bir hareket gelmediğinden yapabileceğim tek tepkiyi veriyordum ama ne kadar doğru olduğunu bilmiyordum.
"Hanımefendi-"
"İzmir!" Diye bağırdım. Aklı başında tek bir tavsiye vermezlerdi ama saçma salak sorularla insanları oyalarlardı. "Adım İzmir!"
"İzmir Hanım sakinleşin, ekibimiz yolda."
Dilimi ısırdım. Hâlbuki bir ambulans sesi duymuyordum. Kahretsin, arabamı Yiğit görevden döndükten sonra İstanbul'dan kendi getirecekti ama ben de merkezde duruyoruz diye taksi duraklarından kartvizit toplamamıştım ama şu olan bitene bak... Oysa şimdiye çoktan klinikte olurdum!
"Neredesiniz?" Diye inledim sinirlerime hâkim olamamaksızın ve tam da o anda uzaklardan bir yerden o lanet ambulans sesi yükselmeye başladı. Operatör beni sakinleştirmeye çalışıyor ama başaramıyordu ve o salak ambulans da bir türlü gelemiyordu.
Ayakları da buz gibiydi...
Beni kızımın üzerinden almaya çalıştıklarında fark ettim; ellerini ve ayaklarını ısıtabilmek için üzerine kapanmış, histerik bir şekilde ağlıyordum.
Kızımla beni nasıl ayırdıklarını hatırlamıyorum ama kendime geldiğimde hastane odasının tavanına bakıyordum; yalnızdım.
Kolum dikkatle bir yastığa uzatılmış, bedenimse sere serpe yatağa yığılmıştı. Kolumdan uzanan hortuma baktım. Serum takılıydı.
Yatakta yavaşça doğrulmaya çalışsam da sersem gibiydim. Son hatırladıklarımdan olsa gerek sakinleştirici taktıklarına kanaat getirdim. Bir türlü gelemeyen ambulans yüzünden kriz geçirmiş olmalıydım.
"Alina?" Diye sordum boş odada salak bir ifadeyle. Kalkmaya çalışırken tökezleyip yatak başlığına tutundum. Ayrılmış camekânlardan anladığım ben acildeydim ama Alina neredeydi? Serumun hortumunu iğneden azat ederek ayaklandığım sırada minyon bir hemşire tarafından durduruldum. "İzmir Hanım, serumun bitmesini bekleyelim." Diyerek beni yatağa yönlendirmeye çalıştı. Kızı sivrisine kovar gibi etrafımdan kovmaya çalıştım ama nafileydi. "Ağır bir sakinleştirici verdik; isteseniz de rahat hareket edemeyeceksiniz."
İç geçirdim. "Kızım nerede?" Gözümü bile açamıyordum gerçekten.
"Alina, değil mi?" Diye sordu emin olmak istercesine. Elbette, kriz geçirdiğim esnada ne yazık ki çantamı yüklenememiştim ve doğal olarak nüfus cüzdanlarımız yanımızda değildi. Resmi bir kayıtla değil acil kaydıyla yatış yapmıştık her ikimizde. Soyadımızı bilmiyor olmaları gayet kabul edilebilirdi. "Ambulansla gelen çocuk hasta?"
Başımı salladım.
"Çocuk servisinde." Dedi kız beni yatağa oturturken. Direnerek ayakta kaldım.
"Serumu kızımın yanında tamamlayabilirim." Dedim. Ayılıp ayılmadığını bilmiyorum ama Alina uyandıysa çok korkuyor olmalıydı.
"Dinlenseniz daha iyi olur."
Dudaklarımı ıslattım. Hemşire kızın iyi niyetinden şüphem yoktu ama bahsettiğimiz çocuk üç yaşındaydı ve kanserliydi. Onu yalnız bırakmam gibi bir ihtimal söz konusu olabilir miydi gerçekten de?
"Bakın hemşire hanım, kızım hasta ve sadece üç yaşında. Ne kadar süre bir başına idare edebilir sizce?"
"Bir başına değil." Dedi kız. Geniş ve samimi gülümsemesinden bana güvence vermeye çalıştığını anlayabiliyordum ancak söyledikleri daha çok endişelenmeme sebep oluyordu.
"Kim var?"
"Bir bay ve bayan refakatçi olarak çocuk servisindeler; kızınızın yanında." Gözlerimi kocaman kocaman açmaya çalıştım. Niyetim ayılmaktı. Gerçi zihnim çoktan kırmızı alarmla ayaktaydı ama bu noktada bedenime de hükmetmem şarttı.
"Bay ve bayan derken?" Diye soludum. Aklıma gelen tek ihtimal Hazan ve karısıydı. Burada ondan başka kimseyi tanımıyordum ki zaten. Fırlamak diyebileceğim bir atiklikle kapıya gittim. Bundan hoşlanmamıştım! Hem de hiç! Ne cüretle buraya gelirdi? Üstelik de karısıyla!
"İzmir Hanım," Kız arkamdan koşarak yetişmeye çalışıyordu ama direnebildiğim kadarıyla ayakta kalıp asansöre uçuyordum. Acilin çıkışında servis bilgilerini veren tabelada çocuk servisinin 3. katta olduğunu okuyarak şansıma açılan asansör kapısından içeri attım kendimi. Başım dönüyordu ama önceliğim kendim değildim.
Olası ilk sendelemede karşıma karısıyla dikilmek de ne oluyordu? Gözdağı mı veriyordu bana? Belki de ailesinin yeni üyesiyle oluşturacağı mutlu saadet tablosunun provasını yapmaya gelmişti! Aşağılık herif... Hâlbuki böylesi bir sendelemede onu arayıp yanımda olmasını rica edecek kişi ben olmalıydım ama kendisi ağa olunca bu işleri de o yönetmek istiyordu belli ki.
Kata gelip sersemlikten sulanmış gözlerimi sildim. Hemşire odasına ararken bu arada geçtiğim odaların kapı aralıklarından Alina'yı kesiyordu gözlerim.
Bir an tökezledim ve başım döner gibi oldu ama olası başka bir yatış istemediğimden bunu maskelemeye çalıştım. Zaten de hemşire odasını bulmuştum. Kapıyı tıklayıp kafamı içeri uzattım. "Merhaba, kolay gelsin."
Sesim serumdan olsa gerek epey yorgun çıkıyordu. Boğazımı temizleyip tekrar denerken ağırlaşan göz kapaklarımı da umursamadan konuştum. "Ambulansla gelen hasta çocuğun annesiyim ben."
Koltuğunda bacak bacak üstüne atmış, orta yaşlı, kısa saç kesimli hemşire daha genç olan bir tanesine kaş göz işareti yaptı. Kız bunun üzerine beni kapının dışına yönlendirip yanıma geldi. "Acilde olduğunuz söylenmişti."
Yutkunup gözlerimi kapadım. "Evet ama kendime geldim. Serumu kızımın yanında bitirebilirim."
Bu kez çok daha ılımlı bir hemşireyle karşı karşıyaydım. "O halde sizi kızınızın odasına götüreyim ve sorumlu hemşirenizi çağıralım." Dedi genç hemşire önümden ilerlerken. Duvarlara tutunarak ilerledim ve hemşire bir odanın önünde durup kapıyı tık tıklamadan önce sesini duydum.
"Bir kere yakışıklı prens yakışıklı bile değil akıllım."
Kızımla konuşuyordu.
"Yakışıklıklı." Dedi Alina ise aylar sonra sesinde duyduğum o neşeli cıvıltıyla.
"Erkeğin yakışıklısı, çirkini olmaz." Dedi bu kez Hazan alayla. "Adam gibi adam olanı vardır. Bir de böyle tırt olanı." Sesi başlarda çok güçlü çıksa da sonlara doğru iyice laubali bir hal almıştı. Kaşlarımı çattım. Çocukla çocuk olmaya mı çalışıyordu?
"Eşiniz kızınızla ilgilendi. Endişelenmenize gerek yok." Dedi hemşire hanım.
Kocam değil, diyecek oldum ama hemen sonra Mardin'de olduğumuzu hatırlayıp durdurdum kendimi. Hemşire de olsa bu yörenin içindeydik ve kimseye dedikodu malzemesi vermek istemiyordum.
"Yalnız mı?" Diye sordum cılız bir merakla.
"Yanında bir hanım vardı ama..." Dedi hemşire. Sonra ise koridordan dönerek görüş hizama giren, hanım başı yazmalı, minyon bir kızı gösterdi. "Bakıcınızmış sanırım. Kocanız söylemişti."
Yutkundum.
En azından karısıyla gelmemişti
"Uyandın mı abla?" Koca kadın elbiseleri içindeki genç kız ellerini uzun eteğinin baldırlarına silip öpmek için elime uzanınca elimi arkaya sakladım. Benden büyük olmayabilirdi ama onun teyzesi statüsünde değildim ki elimi öpesin.
"Ağama haber vereyim." Dedi elimi kaçırınca. Buna bozulmamıştı tuhaf bir şekilde.
"Dur." Dedim kısık ama otoriter bir sesle. Hemşireye yardımları için teşekkür ederken kızı usulca kolundan tutup kenara çektim.
"De abla." Yazmasının iki ucunu çekiştirip örtüsünü düzeltirken enerjisinden hiçbir şey kaybetmiş gibi görünmüyordu.
"Sen?"
"Havin ben." Dedi elini göğsüne koyan kız. "Beni ağam getirdi." Baktı ki ben sözlerimi toparlayamıyorum, Havin inisiyatif alarak araya girmişti.
"Ağan?"
"Hazan ağam." Dedi Havin bu kez tane tane. Sersemliğimin farkına varmış olmalıydı. "Ambulans sesini duyunca konak havaya kalktıydı zaten de; ağam tanıdık arkadaşın kızı hastaneye kaldırılmış deyince hanım ağam özellikle gönderdi beni."
Başımı salladım onaylarcasına. Kimsenin bir şey bildiği yoktu; sadece yardım için buradaydı.
"Ağana teşekkür et. Ben gerisini hallederim."
"Ağamla konuşmayacaksın?" Bu bir soru cümlesi olmamasına rağmen Havin'in sesindeki soru tonunu yakaladım. Dün akşam Hazan'la aramızda nahoş denebilecek bir muhabbet yaşanmıştı. Gece yaşadığımız karşılıklı restleşmeden bahsetmiyorum bile. Ben baygınken kızına göz kulak olduğu için teşekkür ederdim ama beni kızımla ayırmayı planlayan adamla daha fazla muhatap olmak istemiyordum.
"Ağan da yorulmuştur." Dedim öfkemi maskeleyerek.
"Ağam yorulmaz." Dedi Havin ve cevabımı beklemeden açtı kapıyı bir çırpıda. Dudaklarımı ısırdım. Karşılaşmadan ayrılsak daha iyiydi.
"Kara kuzumun anası uyanmış." Dedi Havin nağmeli nağmeli.
Gözlerimi kapatıp içeri girdim isteksizce. Az önce duyduklarımdan sonra Alina'nın iyi olduğunu varsaymıştım ama bu kadarı fazlaydı. Hazan'ın uzattığı ekşi yaz elmasını yiyordu.
Hem de iştahla.
Burnumdan soluyarak Alina'ya baktım kısık gözlerle. Bana inat mı yiyip içmekten kesilmişti? Yoksa hücreleri babasıyla buluşmaktan dolayı iştaha mı gelmişti?
Hayır. Hazan küçük yaz elmasının dilimlerini vampir dişi yapıp Alina'nın dişi ile dudağı arasına sıkıştırıyor sonra da onu ısırmaya çalışmasına izin veriyordu. Yani oyun kurarak ona yemek yediriyordu.
Bu uzun zamandır benim takatimin yetmediği bir durumdu. Kollarımı göğsümde buluşturup yere baktım. Anneye böyle ihanet edilmezdi...
"Teşekkürler Hazan Bey." Dedim yere bakarak. "Gerisini ben hallederim."
"Havin Alina'nın yanında dur bir iki dakika." Dedi Hazan ansızın. Yataktan kalkarken Alina'nın başını öptüğünü fark ederek nefessiz kaldım. Kanı mı kaynıyordu piç dediği bebeğe?
Kızımı kıskandığım falan yoktu... Onu benden alma potansiyeli gördüğüm adamın kızıma bağlanmasını istemiyordum sadece. Hazan koluma belli belirsiz uzandığında gözlerimi sildim hızlıca.
Kapının önünde durup konuşmasını bekledim ama o bu kez bileğimden yakalamış beni beraberinde sürüklüyordu. Nedenini sormadım. Sonuç itibariyle ikimiz de Havin'in konuşmalarımızı duymasını istemezdik.
Beni servisin cam duvarlarına kadar götürdükten sonra bileğimi bırakıp karşıma geçti. Konuşmamı bekliyordu.
"Teşekkür ederim." Dedim mesafeli bir sesle yere bakarak. Utandığımdan ya da çekindiğimden değil. Sadece Hazan'la göz göze gelmek istemiyordum artık. "Ben baygınken... Anladın işte."
"Yalnız mısın?"
Gözlerimi devirip dişlerimi ısırdım. DNA örneği almaya geldiğinde gördüğü bariz durumun neyini anlamıyordu beyzadem?
"Öyle olsa ne değişecek?"
"Havin'i yanınıza bırakacağım." Dedi uzlaşmacı bir ses tonuyla. "Belli ki çocuğa bakamıyorsun."
Mideme alevli bir meteor çarptı. Ben... Bakamıyordum, öyle mi? "Haddini bil." Dedim sertçe. Vücudunda ekstradan bir fazlalığı var diye ağam, paşam demişlerdi belli ki ama ben ona kul köle o kadınlara benzemezdim.
"Yalan mı? Çocuğun haline bak. Geldiğimiz de üstü başı kusmuk içindeydi." Sesinde bir iğrenmeden çok itham etme vardı. Ve ben bu ithamları kabul etmiyordum! Alina ben uyurken kusup bayılm... "Saçlarını söylemiyorum bile! Dün geldiğimde de bugün geldiğimde de per perişandı."
Alina'nın kilosuna, boyuna, pijamasına ve hatta pijamasındaki kusmağa bile laf edebilirdi ama saçlarına? Onlara dokunmuyorsam bir sebebi vardı! "Çünkü dökülüyor!" Diye tısladım bağırışımı gizlemek için. "Saçları dökülüyor."
Duraksadı. Söylediğime mana vermeye çalıştığını görebiliyordum.
"Kemoterapi yüzünden saçları dökülüyor." Bu kez sesim alabildiğine cansızdı. Buğulanan gözbebeklerimin kendi haresinde titreştiğini hissedebiliyordum. "Kıyamıyorum."
Kayan âdemelmasından ve kasılan çene kaslarından dişlerini sıkıp yutkunduğunu görebiliyordum. Dudaklarını ıslatıp boğazını temizlerken bakışlarını kaçırdı. "Ben... Özür dilerim. Düşünemedim."
"Düşünemezsin tabii." Dedim dik bakışlarımla onu döverken. "Nereden bileceksin? O kadar küçük ki yataktan kalkıp gittiğini bile fark edemiyorum. Ateşi sürekli oynuyor, ritmine yetişemiyorum. Vücudundaki morarmalarını engelleyemiyorum. Yemeğini bile zorla yediriyorum çünkü tek başınayım." Dudaklarımı ıslatıp karşımda susma haddine nihayet erişebilmiş adama baktım. Sözlerim canını mı yakıyordu? İyi. Niyetim tam olarak buydu. Elimin tersiyle göğsüne sertçe vurup üzerine yürüdüm kendime hâkim olamayarak. "Ama senin düşündüğün şeyler çok farklı tabii. Mesela seni kandırıyor olma ihtimalim... Ya da çocuğunu saklamış olmam... Bunlar sana çok ağır geliyor olmalı. O yüzden de bakamadığıma emin olduğun kızını benden almak istiyorsun."
"İzmir-"
"Dokunmayacaksın bir daha ona!" Diye yükseldim hiddetle. Endişelerime bir yenisini eklemiş yetmemiş bir de anneliğimi azarlıyordu. "Gelme, görme! İlik ver bize, yeter!"
"Titriyors-"
"Alina'nın saçını teline dokunursan, konağınızı başına yıkarım senin." Diye kestim tiradını.
"İzm-"
Yer altımdan kaydı. Öyle ani bir düşüştü ki bedenim yere çarpmadan gözlerim kapandı. Nefesini kirpiklerimde, ellerini alnımda hissettim. Üzerime eğildiğini ciğerlerime dolan kokusundan fark edebildim. Bunlar da fark edebildiğim son şeylerdi zaten. Şuurumu kaybetmeden önce son duyduklarım ise "Sakin ol be güzelim...
Hemşire!" sözleri oldu.
-
Bölüm Sonu Notu: Ayyy, Hazan'a hem sinir olanlar hem de ne yapıyor bu şapşik ya, diye soranların konvansiyon başkanıyım :D Sizce ne yapmaya çalışıyor bu şapşik :D Hem kıza öküz gibi davranıyor hem de sakın ol be Güzelim'ler falan :D Fikirleriniz var mı? bu arada hikayenin konusu ağır olduğundan genel havayı dağıtmak adına komik bir üslupla yazmaya çalışıyorum. Bu konudaki düşünce ve eleştirileriniz benim için çok önemli