4. Bölüm

3556 Kelimeler
Merhaba arkadaşlar. Yoğun bir hafta sonu geçirdiğim için istediğim hızda yazamadım ama söz verdiğim günde bölüm atıyorum. Umarım ilk 3 bölümde olduğu gibi yine beğenirsiniz ve beni oy ve yorumlardan mahrum etmezsiniz. Özellikle satır arası yorumlarınızı merakla bekliyorum. Elleriniz dert görmesin güzelliklerim :)) Keyifli okumalar :')) 4. Bölüm Telefonun zil sesi ile uyandım. Daha gözümü açamamıştım ki bu kez sesini duydum ve tuhaf bir şekilde tanıdık olan kokusunu. Gözümü ovuşturarak ayılmaya çalışsam da kar etmedi. Sanırım bu kez gerçekten çok güçlü bir sakinleştirici vermişlerdi. Kolumu kıpırdatamıyordum. "Bugün bensiz idare edin." Hazan'ın fısıltısı gerçekten de çok ihtimamlıydı ama her şeye rağmen duyuyordum. "İşim var Beyhan." İç çekti. "Önemli olmasa gelirdim." Saçlarımı karıştırarak yattığım yerde döndüm. Hareketlerimi hissetmiş olmalı ki aynı anda bakışlarımız kesişti. Etrafa baktım; Alina da yoktu yanımızda. Alina yanımızda olsa başımı beklemesine belki mana verebilirdim ama şimdi neden buradaydı ki? "Kapatıyorum Beyhan." Damağımı emerek yatakta doğrulurken omuzlarımı örten ceketi üzerimden kaydı. "Alina nerede?" Telefonunu cebine atarken "Yan odada." dedi. "Daha iyi misin?" Olanları hatırlamaya çalışarak kaşlarımı çatım. Son hatırladığım Hazan'a haddini bildirdiğimdi. Hatırladıkça yüzüm buruşuyordu. Hayır; iyi falan değildim. Salak gibi konuşmanın en kritik yerinde bayılıvermiştim. "Doktor yorgun düştüğünü söyledi." Diyerek yatağıma yaklaştı. İşaret ve orta parmağıyla alnımı yokluyordu. "Biraz da ateşin çıktı." Minicik bir hareketle de olsa başımı kaçırıp bana dokunmasından hoşlanmadığımı belli ettim. Dudaklarını yalayarak geri çekilirken imamı anlamıştı neyse ki. "Havin'i bırakıyorum. İkinize de bakacak." "Gerek yok." Dedim kapıdaki heybetli cüssesini durdurarak. "Ben hallediyorum." "Gurur yapmanın sırası değil." Bana döndü. "İkinizin de bakıma ihtiyacı var." Yanağımın içini ısırdım. Şu anlayışı iki gün önce göstermiş olsaydı bugün bu kadar ayak diretiyor olmazdım. Hatta sevinirdim bile ama şimdi ondan istediğim tek bir şey vardı ve bu kesinlikle şefkat değildi. "Dediğim gibi, ben hallediyorum." Gözlerini tavana dikip sabır selamet dilediğini fark ettim. Asıl bana sabır versindi Allah. Onunla muhatap olmanın zorluğunu şükür ki hiç tadamayacak ama o aptal aklına hükmen mağlup olacaktı ömrünce. Salak herif. "İşlerim var İzmir;" Dedi sonunda şefkatini ret edişimi umursamadan. "sonra konuşuruz." "Sonra konuşma falan yapmayacağız." O sadece ilik verecekti ve sonra hayatlarımızdan defolup gidecektik ebediyen. Ama aksini yaptı; açtığı kapıyı kapatıp yatağa yaklaştı. Hatta öyle ki ateşime bakarken olduğundan daha yakındı şimdi bana. Yaklaştıkça ceketinden aşina olduğum dolan kokusu derinleşti. Tenindeki tıraş losyonu ve sabun kokusu parfümüyle dans ediyor gibiydi. "O aptal saptal fikri aklından çıkart, demiştim." Dedi tane tane üzerime eğilirken. Kalbim tekledi. Aptal saptal dediği fikir, onun hayatına karışmamak ve hatta onu özgür kılmaktı. Kızımdan ne ümidi vardı ki yanında tutmak istiyordu? Onun yokluğunda da gayet idare ediyorduk. Tek sorunumuz hastalıktı. Bu konuda yapacağı yardıma muhtaçtık, biliyorum. Ve hatta bize yardım ettiği takdirde bu hayvanlıklarını bile affedebilirdim; kızını istediği zaman görebilir ve belki babası olduğunu bile söyleyebilirdi. Ama şimdi değil. Beni tehditlerle köşeye sıkıştırıp savunmasız bırakmışken değil. Zamanın gücüne inanırım; zaten Hazan'ın çirkin üslubuna katlanıyor olmamın tek sebebi de bu. Ona hak vermediğimi söylersem yalan olurdu; dört sene sonra bir kadın ortaya çıkıp senin kızını doğurdum, diyor. Bu her insan için çarpıcı bir gerçeklik. Alışması ve kabullenmesi zaman alacaktı elbette ama bu süreçte üslubunun bu kadar kırıcı olmamasını umardım. Buna rağmen zamana sığınmaya da hazırdım. Bugün söylediği her şeye rağmen üstelik. Çünkü buradaydı; şüphelerine rağmen gelmişti. Ona dokunmasından, onunla konuşmasından hoşlanmıyordum ama yemek yedirmesi karnımı gıdıklamıştı. Bilmem kaç hafta sonra Alina nihayet aç değildi. Hazan'a kızgındım; söyledikleri beni çok korkutuyordu ama sadece Alina'yı doyurduğu için bile ona minnettardım. Yine de... Bu gerçekler ona olan öfkemi maskelemeyecekti. "Sen de aklındaki aptal saptal fikri çıkartırsan belki." Kapalı dudaklarını birbirine bastırırken belli belirsiz gülümsedi. "O da sadece belki!" Dedim bu kez arkasından net bir ifadeyle. Top değildi Alina, akşama kadar oynayıp sonra sokakta başıboş bırakayım. Al, ilk üç yıl bende sonraki beş yıl sende kalsın diyeyim. "Aklına kazı bunu Hükümran!" Diye bağırdım arkasından ve o kapıyı kapayıp çıkarken bacaklarımı yataktan sarkıttım. Aptal herif; şu samimi yardımı iki gün önce yapsa, beni tedirgin etmese ölürdü sanki. Seruma baktım. Çok az kalmıştı ama bu kez onu çıkarmaya yeltenmedim; serumu asılı olduğu demirden çıkartıp elime alarak ayaklandım. Başım hala sallanıyordu ve aşırı bitkin hissediyordum ama yan odaya gidebilirdim. Ayakkabılarımın arkasına basarak telefonumu yoklarken fark ettim. Her şeyim otelde kalmıştı ve odanın penceresine yansıyan ışıktan anladığım güneş batıyordu. Koca bir gün boyunca yok olmuştum... Bu iyi değildi. Ümit bey Mardin'e alışveriş merkezi dikmek isteyen yatırımcıyla imzaları attıysa benimle iletişime geçmek istemiş olmalıydı. Ve ben ulaşılamazdım. "Siktir!" Diye dişlerimin arasından soludum. Alina'yı da yalnız bırakamazdım ki. Gerçi Hazan'ın söylediğine göre Havin burada, Alina'nın başındaydı ama... Ona ne kadar güvenebilirdim ki? Yan odaya geçtim. Havin tığ işi yapıyordu ve Alina mışıl mışıl uyuyordu. "Uyandın mı abla?" Diye sordu beni gören Havin elindeki işi bırakırken. Baldırının altına topladığı bacaklarını açıp karşımda doğrulduğunda bir yandan da kısık olan televizyonu hepten kapatmıştı. Başımı salladım. "Ne zamandır uyuyor?" "Yarım saat olmadı daha." Dedi Alina'nın yanına gidip üzerindeki pikeyi düzelterek. "Senin odanda epey oynadı ama." "Oyun mu oynadı?" Diye sordum kıskanç bir merakla. "Ağam iyi doyurdu da arpası fazla geldi herhal." Dedi Havin keyifle. "Oynadı sonra yoruldu, bitap düştü." Kalbimden kıskançlık pompalanıyormuş gibi hissediyordum. Tamam; bu sürecin beni yorduğu doğruydu. Yorgunluğum sebebiyle Alina'yla doğru düzgün ilgilenemiyordum bile ama benim önceliğim onu hayatta tutmaktı... Onunla oynayamıyor, oyunlar yaparak yemekler yediremiyordum ama bu süreçte Alina'ya eziyet ettiğimin farkında bile değildim. Ve evet, hiç tanımadığı bir adamın elinden yemek yiyip hiç tanımadığı bir kadınla oyunlar oynayabiliyorsa... Ben Alina'yı hayatta tutuyor ama onu yaşatamıyorum, demekti. Dudaklarımı ısırarak saçlarımı karıştırdım baştan savma bir şekilde. "Havin," Sesimdeki mahcubiyet yüzüme ne kadar yansıyordu; bilmiyorum ama Hazan'a kafa tuttuktan sonra Havin'den yardım istemek beni biraz utandırıyordu doğrusu. "Ben otelden birkaç parça eşya ayarlayana kadar Alina'nın yanında kalır mısın?" "Kovsan da gitmem abla." Dedi Havin geniş bir tebessümle. "Ağam beni senin yanına koydu bir kere." Gözlerimi kapatıp parmaklarımla ovuşturdum. "İnan o kadarına gerek yok Havin." Dedim kontrollü bir sesle. "Eşyaları toparlayana kadar dursan yeter." "Sen dinleme onu Havin." Dedi birden arkamdan peyda olarak. Göğsümü tutarak arkamı döndüm. Odanın banyosundan çıkıyordu. "Alina ve İzmir Hanım Mardin'de olduğu sürece onlarlasın." İnip kalkan göğsümü sakinleştirmeye çalıştım. "İnan hiç gereği yok ağam." Diyerek gözlerimi kıstım meydan okurcasına. "Otelden dönene kadar dursanız benim için yeterli." "Otele mi gidiyorsun?" Sözleri bana, gözleri serumun dibinde kalan sıvıyaydı sanki. Bir parmak bile kalmamıştı ve hala sallandığım doğruydu ama işlerimi daha fazla erteleyemezdim. "Patronumdan önemli bir telefon bekliyordum." Dedim omuzlarımı dikleştirerek. "Hem Alina için temiz kıyafet falan ayarlamam lazım. Bir de buradaki doktorlar için hastalığın seyrini anlatan dosyaları getirsem iyi olur." Burnunu çekti sertçe. "İyi, hemşireyi çağıralım da çıkartsın serumu. Ben bırakırım seni otele." "Gerek yok." Dedim belki bu gece için bininci kez. "Atlar taksiye giderim." İç geçirdi. Kapının çerçevesine tutunup kafasını koridora sarkıtırken sesleniyordu. "Hemşire!" Gözlerimi devirdim. Bu adamla işim vardı resmen; hâlbuki dört sene önceki o adam... Şimdiki Hazan'a hiç benzemiyordu. Neden? "Serumu çıkartabiliriz." Dedi Hazan gelen hemşireye yol açarken. Kolumu uzatıp hemşireye baktım. Serumun içinde gerçekten çok ama çok az kaldığından olsa gerek kimse, bitmesini bekleyelim, demiyordu ne mutlu ki. Ama bu kez de "Biraz dinlenseniz iyi olur." engeline takıldım. Vardiya değişmiş olmalıydı; benimle ilgilenen hemşireyi tanımıyordum. Nitekim önceki vardiyada olan hemşirelerden biriyle muhatap oluyor olsaydım bu kez beni yatağa kelepçelerlerdi; kesin. "İyiyim." Dedim gülümsemeye çalışarak. "Alina'nın refakatçisi benim ve size kayıt için nüfus cüzdanlarımızı getireceğim. Hastalığının seyrini yakından takip için doktorun dosyayı görmesi de şart hem." "Peki, o zaman." Dedi hemşire anlayışla. Kapının önünden çekilmiş ve bana yol vermişti ama tekrar konuştuğunda öfkem burnuma sıçradı. "Sizi kocanıza emanet ediyorum. Beyefendi," Diyerek Hazan'a döndü. "karınızın bir şeyler yediğinden emin olun." İçeriden dilimi ısırdım. Tamam, hemşirelerin perspektifinden bakmaya çalışıyordum; Hazan hem Alina'nın hem benim başımı beklemişti. Görünürde onun benim eşim olduğunu zannetmelerini anlıyordum tabii ama... Ama bu, durumun can sıkıcı olduğu gerçeğini değiştirmiyordu. Göğüs geçirerek dudak büksem de faydasızdı. Hem zaten Hazan'dan da bir itiraz gelmemişti. Havin bile hemşirenin bu söylemine sessiz kalıyorsa bir şey söylemenin âlemi yoktu. Yatağın başına gidip Alina'nın başına hızlı bir öpücük kondurduktan sonra Havin'e gülümsedim. "Hemen döneceğim." "Ben buradayım abla, için rahat olsun." Mümkün mertebe rahat olmaya çalışacaktım ama ne kadar hızlı olursam o kadar iyiydi tabii. Önünden geçip koridora çıktım. Hastaneyi tanımadığım ve asansörün yerini tam olarak hatırlamadığım için sürekli aranma modundaydım ama en sonunda Hazan kolumdan usulca tutup beni hedefimize yönlendirince sessiz bir şekilde teşekkür ettim içimden. Dışımdan ona söyleyecek tek bir kelimem yoktu nitekim. Asansöre bindik; sessizlik içinde aşağı inip yola devam ettik. Ben hastanenin çıkışına yöneldiğimde ise bu kez çok daha ısrarlı bir şekilde yakaladı kolumu. "Otopark bu tarafta." "Taksi durakları da şu tarafta." Dedim kendimden emin bir şekilde. Birden yumuşamasına mana veremiyordum. Bu ihtimamlı yaklaşımının sebebi Alina mıydı, yoksa gerçekten Alina'nın hastalığına dair doğruyu söylemiş olmam mıydı, emin değildim ama önceki tavırlarına binaen şunu rahatlıkla söyleyebilirdim. Kolay kolay yumuşamayı düşünmüyordum. Evet, zamana güveniyordum ama zamandan kastım beş on dakikalık dilimler değildi. Beni babalığa layık bir adam olduğuna ikna etmeliydi. Ve dediğim gibi; o zaman bile sadece bir 'belki'den bahsediyordum. "İzmir, ikimiz de aynı tarafa gidiyoruz. İnatlaşmayı bırak." İnat etmiyordum. Babalığa layık bir adamsa bile; hasta bebeğini annesinden ayırmayı düşünmeyecek bir insan olduğuna emin olana dek aramızdaki mesafeyi korumayı planlıyordum sadece. "Teşekkürler ağam." Dedim ironiyle gülümserken. "Ama ayağına ilk geldiğimde de söylediğim gibi; senden bir beklentim yok." "İzmir." Dedi bu kez otoriter bir sesle. Beni sesiyle ya da sözüyle korkutmayı başaramazdı. "Konuşmamız gereken şeyler var." Duraksadım. "Ne gibi?" "DNA ve ilik testleriyle ilgili." Bir an bile düşünmeden açtığım mesafeyi kapatarak otoparka yöneldim. Yan yana geldiğimde soluduğum ilk soru "İlik için test verdin mi?" diye sormak olmuştu. "Babalık testini sormayacak mısın?" Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım sakinleşebilmek adına. "O konuda zerre şüphem yok." Önüme bakıyor olmama rağmen yanımda yükselen boyunun altında dikizlendiğime yemin edebilirdim. Kafamı kaldırdım ve haklıydım. Dudaklarını bastırmış beni inceliyordu. Kafasında bir şeyler tarttığına ama içeride her neyin mücadelesini veriyorsa parçaları yerli yerine oturtamadığına emindim. Bakışları tereddüt ve merak doluydu nitekim. "Verdim." Dedi ben ona bakıp derdini anlamaya çalışırken. "İlik testini, verdim." Kalbimin üzerine tırnaklarını geçirmiş bir kuş varmış da Hazan'ın sözleriyle sivri tırnaklı baykuş uçup gitmiş gibi ferahladım. "Gerçekten mi?" Diye sordum incelmiş bir sesle. Bakışlarını kaçırıp elini cebine attı. Saniyeler içinde otoparkın arka sıralarından birinde hızla yanıp sönen farları gördüm. "Hazan gerçekten mi?" "Sağlık konusunda şaka yapmam." Önüne bakıyor, hızlı adımlarla yürüyordu ama buna rağmen cevabı beni mutlu etmişti. Kendimden bile beklemediğim bir hareketle kolundan tutup onu kendime çektim. Boynuna atılıp ona sarılırken ağlıyordum. Ve uzun süreden sonra bir umut için akıtıyordum gözyaşlarımı. "Teşekkür ederim." Diye sımsıkı sarıldım boynuna. Bana verdiği şeyin adı katıksız bir umuttu ve son altı aydır yaşadığım çaresizlikten sonra saf oksijen üflemişti sanki hayatıma. Parmak uçlarımda yükselip boynuna dolandım tabiri caize "Teşekkür ederim." Diye fısıldadım bu kez resmen ağlayarak. Hemen değil ama saniyeler sonra parmakları belimi okşadı. Hafif dokunuşları bel oyuntuma kayarken geri çekildim. "Teşekkürler." Dedim son bir kez daha yüzüne bakıp. İnce dudaklarını ıslatırken bakışlarını gözlerime dikmişti. Uzanıp nazikçe yanağımdan salınan bir yaşı yakaladı. Akabinde ben çok daha haşin hareketlerle yanağımı kurularken elini belime koyarak beni arabasına yönlendirdi. Bu umut verici haberinden sonra inatlaşmaktan vazgeçtim. Hem konuşacakları varsa onun için özel bir randevu vermek yerine arabada giderken konuşmayı yeğlerdim. Beyaz bir jeepi vardı. Yüksek bir araç olduğundan binebilmek için zıplamam gerekiyordu ama buna rağmen daha önce böyle bir arazi aracına binmediğimden kendime güvenemiyordum. Neyse ki arkamdan gelip belimden yakaladı ve neredeyse beni havaya atarcasına yukarıya yönlendirdi. Araç otoparktan çıkıp ıssız ve uzun bir yola girdiğinde sessizliğini sürdürüyordu tuhaf bir şekilde. "Ne konuşacaksın?" Diye sordum sonunda pes ederek. "Test süreleri hakkında." Dedi. Eh, konuya ben hâkimdim ama elbette Hazan bu konuda biraz cahildi; haklı olarak. "İlik testi üç ile altı gün içerisinde çıkıyor." Dedim. Babalık testini ise gelmeden araştırmıştım. "Babalık testi biraz daha uzun sürüyor. Üç gün ile on gün arası diyebilirim." Başını salladı. "Biliyorum." Dedi. "Şu an için babalık testini illegal yollardan yaptırıyorum." Bana baktı çok kısa. Dudaklarını ıslatırken gergin görünüyordu. "Araya tanıdıkları soktum. İki gün içinde sonuçları alabileceğimi söyledi." "Yarın yani." Yutkundum. Başka bir ihtimal olmamasına rağmen gerilmiştim. Tekrar başını salladı. "İzmir söylediklerin doğruysa Alina'yı nüfusuma almak istiyorum." Nefesim içeride balon olup patlamış gibi hissettim. Bunu istemiyordum. Zaman hepimize ihtiyacı olan o tedaviyi, alışma sürecini, kabullenişi verecekti; biliyorum ama Alina'ya dair hiçbir şeyin değişmesini istemiyordum. Şu an için babasının deniz aşırı bir ülkede çalıştığını sanıyordu. Arada babasından gelmiş gibi yaptığım mektupları okuyorduk. Kuzenim Yiğit her gelişinde babasının Alina için aldığı hediyelerle çalıyordu kapıyı ama o kadar. Şimdi bu çalkantılı dönemde Alina'ya bunun açıklamasını yapamazdım. Ayrıca... Henüz ne babalığa ne de adam gibi adamlığa dair hiçbir emare görememiştim onda. Önce kendini ispatlaması gerekiyordu. "Şu an bunu konuşmamız anlamsız." Dedim kesip atarcasına. "Önceliğimiz onu hayatta tutmak olmalı." Dudaklarını ısırırken altından geçtiğimiz sokak lambalarının sarı ışığı altında gözlerini kıstığını görebiliyordum. "Benden onu yıllarca sakladın." Dedi kontrollü olmaya çalışarak. "Hasta olmasa karşıma bile çıkmazdın, İzmir." "Yani?" Diye soludum. "Yani iliği alıp ortadan kaybolmandan korkuyorum." Yutkundum. Gelecek planlarımda tam olarak bunu yapmak vardı. Kendini ispatlarsa o ayrı tabii ama... Beni tehdit ettikten sonra ne yapmamı bekliyordu ki? "Aynı durum senin için de geçerli." Dedim. "Eğer iliğin Alina'ya uyumlu çıkarsa sen de onu alıp ortadan kaybolabilirsin." Burnundan nefes verdi. İkimizde bu ithamlar karşısında susuyorsak... Her ikimiz de birbirimiz için potansiyel tehlikeyiz demekti. "Kızımı nüfusum-" "Kızın mı oldu şimdi?" "İzmir, kavga etmeye çalışma." Dedi sabırla. "Söylediklerini bir düşün. Hangi erkek söylediklerine balıklama inanırdı?" Cama döndüm. Haksız olduğunu iddia etmiyordum. Çirkin bir üslubu olduğunu kabul ettiğim gibi. "Hangi kadın kızının babasını ararken bir yabancının paçasına takılırdı peki?" Dedim onu kendi sözleriyle vurmak adına. "Kızının hasta olduğuna bile inanmadım. Ambulans gelene kadar..." Diye itiraf etti. Buna rağmen başı dikti. "Hatta itiraf ediyorum; Alina'nın saçı başı dağınık bir halde, otel yatağında uyuduğunu gördüğümde senin kızına bakmayan bir kadın olduğunu düşündüm." Nefeslendi. "Onu..." "Söyle." Dedim hiddetli bir sesle. "Onu sadece seni avlamak için peşimden sürüklediğimi düşündün, değil mi?" Başını omzuna doğru eğerken sessiz kalmayı tercih etti. Göğsüm ironiyle hoplarken başımı camdan dışarı çevirdim. Beni gerçekten de servet avcısı sanmıştı. Pislik herif! "Benim bir işim var, tamam mı? İyi bir üniversiteden yüksek not ortalamasıyla mezun oldum! Bir erkeğin eteklerine kapanıp kendimi yamamaya çalışmam!" "Anladım onu!" Diye karşılık verdi yüksek çıkışmalarıma karşılık olarak. Elimi öfkeyle inip kalkan göğsüme bastırdım. Sürekli altını çizdiğim gibi bana hemencecik inanmasını beklemiyordum ama hakkımda bu kadar gaddar fikirlere sahip olması canımı yakmıştı. Aracı otelin önüne çekerken ısırdığım dudaklarımı araladım ve kapıya uzanarak "Karınla ilgilen Hazan." Dedim net bir ifadeyle. "Ben kızımla ilgilenirim." Araçtan atladım. Hazan'da iyi bir baba olma potansiyeli görüyordum. Bana karşı olan hangi tavrı gerçekti bilemiyorum. Dört yıl önceki o nazik ve anlayışlı adam mı yoksa her adımda bana şüpheyle yaklaşan Hazan mı? Ama ortada tek bir gerçek vardı ve bu benim canımı çok yakıyordu. Bizim tek ortak noktamız Alina'ydı ve o babasıysa ki öyleydi, Alina'yı almaya kararlıydı. Buna izin veremezdim. Onun koskocaman aşireti vardı. Bense sadece Alina'ya sahiptim ama bu sahip olmakla ilgili değildi. Ait olmakla ilgiliydi. Alina sayesinde bir aileye ait olmuştum. Ben Alina'ya aittim ve Hazan'ın bizi birbirimizden ayırmasına izin veremezdim. Eşyaları olanca hızımla toplayıp küçük bir spor çantası ayarladım. Alina'nın ateşi çıkmazsa sabaha taburcu olacağımıza emindim. O yüzden birer takım pijama ve günlük kıyafet; yedek iç çamaşırları, ilaçlar ve iş çantamı ayarlayarak telefonuma baktım. En son operatörle konuşuyordum ve baygınlık geçirdiğimde telefon belli ki yere düşüp orada kalakalmıştı. "Siktir..." Dedim kaşlarımı çatarak. Dokuz cevapsız çağrı vardı ve ikisi Ümit beydendi. Diğer yedisinin kimden olduğunu sorgulamaya gerek bile yoktu. Ebru'yu aradım hızla. "Kuzum!" Telefonun çalmasına bile fırsat vermeden açmıştı. "Meraktan öldüm, nerelerdesin?" Yatağın ucuna oturdum. Alnımı ovarken omuzlarımı düşürmüştüm. "Hastanedeydik." "Tahmin ettim aslında." Dedi Ebru. Hızlı nefes alıp vermelerinden bir işle uğraştığını anlayabiliyordum. "Mardin güzeli nasıl?" Kaşlarım havaya kalktı. Hazan'la aramızdakileri bilen iki insandan biriydi Ebru ve Hazan'ın nereli olduğunu öğrendiğinden beri Alina'ya taktığı isim buydu; Mardin Güzeli. "Nöbet geçirdi." Dedim yorgun bir sesle. "Neden haber vermedin?" Ebru'nun sesi sitem doluydu. Ona hak veriyordum. İstanbul'da Ebru'yla komşuyduk ve doğal olarak ne olsa koşup ondan yardım istiyordum. Bu tür durumlarda ona sığınmaya çok alışmıştım. Zaten Alina'yla beraber baygınlık geçirmemin yegâne sebebi de buydu. Yalnızlık... "Aceleyle telefonu otelde unutmuşum." Dedim detaylardan kaçınarak. "Ancak otele dönebildim. Ümit Bey aramış..." "Evet," Ebru durup soluklandı. "Sana ulaşamadı ve... Şey." "Ne oldu?" Diye sordum merakla. İşten atılmamış olmayı umuyordum. "İmzalar atıldı." Dedi Ebru çekinerek. "Bunun haberini vermek için aramış olmalı." "Ve?" Diye üsteledim. "Geçen e maili çok geç atmışsın ve iş için sana da ulaşamayınca..." "Lafı uzatma Ebru." Dedim. Kovulduysam da bunu ağda yapar gibi, tek hamlede söylemesini tercih ederdim. "Ümit Bey biraz kızdı. Biliyorsun, bu iş için sistematik çalışmamızı istiyor ve sana ulaşamamak bu durumu biraz sabote etti. O yüzden de..." "Kovuldum mu?" Diye sordum düz bir sesle. Kovulduysam bile bunun duygusal hezeyanını Ebru'ya hissettirmek istemiyordum. "Tabii ki hayır ama artık baş mühendis değilsin." Ayak parmağımla halıyı dürtüklerken dudağımı dişliyordum. Kovulmamıştım; bu da bir şeydi ama... Baş mühendislik içinde bulunduğum durumda bana daha konforlu bir çalışma hayatı sunacaktı. "Kim peki?" "Bana kızma." Dedi Ebru çekingen bir şekilde. "Orada sana yardım edebileceğimi düşündüm." "Ebru?" "Başmühendis ben oldum." Yumurtladığı şeyle beraber rahatladığımı hissettim. Ebru baş mühendis olmasa baş mühendis olarak Ebru'yu ekibime ben talep edecektim ama herhangi başka bir arkadaşımızın baş mühendis olması... İşte bu, planlarıma turp suyu sıkardı. "Harika." Dedim gerçekten de mutlu bir sesle. "Ve ben hala ekibindeyim, değil mi?" "Mardin güzelimi babasından ayırmayı planlamıyorum." Dedi ebru sempatik bir sesle. Buradaki ana odak noktamız Alina ve Hazan'ın baba kız ilişkisinden öteydi. İlik bulmadan Mardin'den gidemezdim ve bu sempatik cümlenin altında saklı empatik yaklaşım benim için çok kıymetliydi. Yutkundum. Bir ay önce, yani Hazan'ın peşine düştüğüm zamanlarda Ebru beni desteklemişti. Özellikle de buraya sadece Alina'nın babasını bulmaya değil, destekçimi bulmaya geldiğime inanıyordu. Bir noktaya kadar ben de buna inanmıştım ama adam evliydi... "Hazan'la konuştun mu?" "Evet." Dedim sadece. Mevzunun diğer tüm kısımları fazlasıyla komplikeydi nitekim. "Geldiğinde anlatırım." "Yarın orada olacağım zaten." Dedi Ebru bombayı patlatırcasına. "O kadar hızlı mı?" "Yatırımcı müstakbel iki arazinin de sahipleriyle bir toplantı ayarlamış hafta sonuna." Diyerek güldü. "Ve bil bakalım arazilerden biri kime ait?" Kalbime küçük bir ok saplandı. "Hayır Ebru." Dedim ciddiyetle. Bu kadarına hazır değildim. "Ciddi misin sen?" "Yatırımcının istediği arazi Nebioğulları'na ait ama planlarımıza göre küçük bir parça toprak daha satın almamız gerekiyor." "Dalga geçiyorsun." Diye soludum. "Toprak Hükümran'lara ait." Diye bitirdi cümlesini neşeyle. Neşesine ortak olamıyordum çünkü Hazan yontulmamış bir kütüktü! "Kader gibi bir şey bu." Dedi Ebru benim aksime. "Baksana Alina hasta olmasa bile kaderde bir şekilde karşılaşmak var sizin için." "Adam evli." Dedim noktayı koyarcasına. Buraya gelirken Hazan diye ölüp bitmemiştim. Önceliğim değildi. Hatta öncelik sıramda ilk beşte bile yer almıyordu Hazan ama... Alina'yı aldırmayıp bu kadar çok istememin; Alina doğduktan sonra aidiyet duyguma bu denli sığınmamın tek nedeni Hazan'dı. Hazan babama benzemiyordu; sevgilim dediğim o erkek müsveddesi Efe'ye de. Beni kâbuslarımdan ve felaketlerimden kurtarmıştı. Nazikti, sevecendi, samimiydi... Hazan yoktu ama bana bıraktığı hisleriyle birlikte bir aile kurmuştum içimde. Onu beklemiyordum ama onu hep içimde muhafaza ediyordum. Şimdiyse onu hepten yok saymaya çalışıyordum ama Ebru haklıydı. Kaderin bizi sürekli karşı karşıya getirmek gibi boşa bir çabası vardı. "Evlenmiş mi?" Bana öyle söylemişti ama bunu sorgulamamıştım tabii. Duyduğum anda manevi olarak ailemden aforoz etmiştim. Mecburdum. Ben kimsenin ailesini yıkacak; kocasına göz koyacak bir kadın değildim. Tek ümidim Alina için yekvücut olmaktı ama olamayacaksak da... Sorun değildi. "Evet." Dedim usul bir sesle. "Her neyse." Ebru boğazını temizledi ve bir süre bekledi. "Haklısın. Zaten önceliğimiz Alina'ydı. Peki onun için..." "İlik testi vermiş." Dedim. "Bir de babalık testi için örnek almaya geldi." "En azından ret etmemiş." Dedi Ebru. Sesindeki kırgınlığı duyuyordum ama neye yarardı? Benim kırgınlığım Hazan'ın evli olmasından öteydi. Alina'yı almak istiyordu o... Telefonum alt notadan alarm verdi. Ekrana baktığımda çok bile oyalandığımı gördüm. Ümit bey arıyordu bir kez daha. "Ebru, Ümit Bey arıyor. Sonra devam edelim." Diyerek kapattım telefonu. "Ümit Bey." "İzmir." Patronumun mesafeli ve soğuk sesi karşısında titredim. "Efendim, şimdi baş mühendisimizle konuşuyordum. Tüm detayları aldım." "Haberi duydun o zaman." Dedi otoriter bir sesle. Başımı sallayarak "Artık alışveriş merkezi projesinin baş mühendisi değilim." Dedim tek düze olduğunu umduğum sesimle. "Nedenlerini de biliyorum efendim." "Şu süreçte senin işe konsantrasyonunun zayıfladığını gözlemliyorum İzmir," Yaşadığım bir konsantrasyon sorunu olmamasına rağmen araya girmedim. "Bu süreçte durumu yönetmen oldukça zor görünüyor. O yüzden yönetilen tarafta olmanı tercih ettik." Denecek hiçbir şey yoktu. "En doğrusunu yaptığınıza eminim." Diyerek yalakalandım. Zaten ipin ucundaydım ve urgana dolanmaya hiç niyetim yoktu. "Detayları Ebru'dan öğrenmişsindir ama bir de ben tekrar edeyim; Yatırımcımız Tahir Bey, arazi sahiplerimiz Aslan Nebioğlu ve Hazan Hükümran ile akşam yemeği ayarlamanı istiyorum." Bunun sekreter işi olduğunu söylemeye gerek duymadım. Belli ki sorumsuzluğumu iş yükü ile cezalandırmaya karar vermişti. Sorun etmedim. "Özellikle Hükümran'lara ait arazi çok önemli. Dört yüz metrekarelik bir araziye sahipler ama planımıza göre o araziye ihtiyacımız var ve Tahir Bey daha önce o arazi için talepte bulunulduğunu ama Hazan beyin bu talebi ret ettiğini söyledi. Adamı ikna etmeni istiyorum." "Ben mi?" Diye sordum. Bunun için avukatlarımız vardı. İyi bir fiyat ve düzgün bir teklifle adamı ikna edebilirlerdi. "Yapamaz mısın?" Nefes verdim. "Efendim ben mühendisim. Bunun için avukatlarımız var." "Ebru senin Hazan beyi tanıdığını söyledi." Dedi bu kez imayla. Ebru'nun ağzına tükürecektim. Ağzında bakla ıslanmayan küçük ağustos böceği! "O yüzden sana güveniyorum." "A-am..." "Hatanı telafi et ve adamdan araziyi koparmadan karşıma gelme." - - - Not: Dediğim gibi bu klasik bir doğu hikayesi değil. Doğu ve batıyı tek potada eritmeye çalışıyoruz. O yüzden hem iş hem de aşiret temalı olaylara giriyoruz. Bu arada sizce Miran neyin çatışmasını yaşıyor içinde sizce? Teorilerinizi bekliyorum. Bakalım İzmir arazi işini halledebilecek mi? İş yemeğinde neler olacak ve elbette Miran'ın evli olması... Teorilerinizi merak ve ısrarla bekliyorum güzellikler. Bu arada doğu dili ve tıbbi bilgileri kullanımımda bir sorun ya da yanlışlık varsa bunu belirtmekten lütfen çekinmeyin ki ben de düzeltebileyim 5. Bölümde görüşürüz güzellikler :*
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE