Ben Hilal'le evleniyorum!

1862 Kelimeler
-"Anne yeter artık!" diye haykırdı Nafiz, sesi çatallı ve öfke doluydu. O an meraklı kalabalığa döndü. Çevrelerini sarmış yüzler, kimi merakla kimi yargıyla bakıyordu. -"Dağılın çabuk! Çabuk!" diye bağırdı, yumruklarını sıkarken. Kimse ses çıkaramadı. Kalabalık homurdanarak dağıldı, ama gözler hâlâ üzerlerindeydi. -"İçeri gir anne! Hepiniz içeri!" Hacı, ağır adımlarla gelip Nurhayat’ın koluna yapıştı. Kadının öfkeden titreyen bedenini tutup eve doğru sürükledi. Nurhayat bağırıyor, söyleniyor ama kocasının sert bakışı karşısında sesini daha fazla yükseltemiyordu. Emriye ve Ali de peşlerinden girdiler. Nafiz bu kez Soner’e döndü. Gözleri öfkeyle parlıyordu, nefesi kesik kesikti. -"Gir içeri! Seninle de sonra hesaplaşacağız!" -"Abi, bi din-" Soner’in lafını tamamlamasına fırsat bırakmadı. -"Gir dedim sana içeri!" Sesi öyle sertti ki, Soner’in yüzü kasıldı. Bir şey söylemek istedi ama dili tutuldu. Yutkundu, başını öne eğdi, tek kelime etmeden içeri geçti. Nafiz, hâlâ dizlerinin üstünde ağlayan Hilal’in yanına çömeldi. Yerde kan ve gözyaşları birbirine karışmıştı. -"Gel kızım… Kalk hadi." dedi yumuşak bir sesle, kardeşinin saçlarını okşayarak. -"Abi… abi, öyle bir şey değil…" diye hıçkırıklar arasında anlatmaya çalıştı Hilal. -"Tamam, tamam sus. Ağlama artık... Gel hadi, beraber konuşalım." Nazikçe kolundan tutup kaldırdı. Önce bahçeye indirdi, lavaboda yüzündeki kanı temizledi. Ellerini yıkarken Hilal’in titremesi hâlâ dinmemişti. Ona biraz su verdi, sakinleşmesi için zorladı. Sonra bahçedeki büyük kayaların yanına götürdü. Hilal’i kayaya oturttu, kendisi de yanına çöktü. Hilal ağlamaya devam ediyordu, burnunu çekiyor, omuzları titriyordu. Nafiz gözlerini ilerideki koca ağaca dikti, parmağıyla işaret etti. -"Hatırlıyor musun? Sen küçükken annem sana kızınca o ağaca çıkar, ben gelene kadar da inmezdin." Hilal, gözleri yaşla dolu halde ağaca baktı. Acı bir tebessüm dudaklarına yayıldı. -"Hatırlıyorum… O zaman da beni bir tek sen korur, kollardın çünkü." Nafiz’in gözleri yumuşadı. Hafifçe başını salladı. -"Bir gün orada beni beklerken uyuyup düşmüştün." Hilal gözlerini kapadı, anı gözünde canlandı. Dudakları titredi. -"Sen de geldiğinde yara olan her yerimi tek tek öpüp sarmıştın… Ben ne zaman düşsem, bir tek sen tutuyorsun elimden." -"Tabii ki öyle olacak." dedi Nafiz, gözleri buğulanmıştı. "Ben abinim senin. Seni koruyup kollamak, yaralarını sarmak benim görevim." Hilal’in dudaklarından fısıltı gibi bir söz döküldü. -"Abi… iyi ki varsın." Nafiz, kardeşinin saçlarına bir öpücük kondurdu. Sonra yüzüne baktı, ciddileşti. -"Anlat hadi bana. Gece vakti ikiniz bahçede ne yapıyordunuz?" Hilal gözlerini yere dikti, sesi incecikti. -"Abi… ben çok sıkıştım. Tuvalete çıktım. Sonra karanlıktı, bir şeye çarptım. Düşüyordum… bağırdım. Sonermiş… o da beni tuttu. Ben bağırınca ağzımı kapattı. Annem de görüp yanlış anladı." -"Hepsi bu kadar mı?" -"Tabii ki bu kadar abi! Başka ne olacak…" Nafiz uzun uzun baktı ona. Gözlerinde güven vardı. Sonra derin bir nefes aldı. -"Tamam peki. Hadi gel, hava buz gibi." Taştan kalkarken Hilal birden koluna yapıştı. -"Abi? Annem… beni zorla evlendirecek mi? Yapmadığım bir şey yüzünden…" Nafiz’in çenesi kasıldı. Gözlerindeki öfke büyüdü ama sesini yumuşak tuttu. -"Olmayacak öyle bir şey. Ben varım senin arkanda. İzin vermem böyle bir şeye. Hadi gel." Hilal’in kolunu arkasına alarak eve yürüdü. Evin içinden hâlâ Nurhayat’ın öfkeli sesi yankılanıyordu. Hilal adımlarını yavaşlattı, eşiğin önünde durdu. İçeri girmek istemiyordu. Nefesi hızlandı. Nafiz kardeşinin tereddüdünü fark etti. Bileğinden nazikçe tuttu, kararlı bir şekilde onu içeri çekti. Nurhayat, onları görür görmez tekrar ileri atıldı. Hilal’in üzerine yürümek üzereydi ki, Nafiz’in sesi tüm evi inletti: -"Ehhh! YETER ANNE! YETER! SAKIN BİR DAHA DOKUNMAYA KALKMA HİLALE!" Nafiz’in öfkesi karşısında Nurhayat dondu kaldı. O an için bile olsa sustu. Sonra birden yüzüne sahte bir üzüntü yerleştirdi, sesi kırıktı. -"Sen bana… hasta anana nasıl böyle bağırırsın? Sizde abi kardeş hiç utanma kalmadı mı?" Nafiz dişlerini sıktı, gözleri doldu. -"Hilal’e saldırırken hiç de hasta değilsin anne. Şunu işine geldiği gibi kullanmayı bırak!" -"Nafiz!" dedi Hacı, tok bir sesle. -"Ne var baba!" diye patladı Nafiz. "Annem Hilal’e saldırırken niye sesin çıkmıyor? Bundan sonra hiç kimse Hilal’e “öte git” bile demeyecek. Bu kadar!" Sonra Hilal’e döndü. Sesi yumuşadı. -"Hadi sen odana git. Kilitle kapını, yat." Hilal yavaş adımlarla odasına giderken Nurhayat’ın zehir gibi sözleri arkasından saplandı. -"Soysuz köpek! Doğduğun güne lanet olsun! Yüzümüzü yere eğen ahlaksız!" Hilal’in gözlerinden yaşlar dökülerek odasına girdi. Kapıyı hızla kapattı, sürgüyü çekti. Kendini yatağa bıraktı. Bacaklarını karnına çekti, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Hilal, gözyaşlarının ıslattığı yastığa başını gömmüş halde, dua ede ede uykuya yenik düşmüştü. Ama zihni uyumamıştı. Rüyasında kendini çocukken saklandığı o büyük ağacın tepesinde gördü. Ağaç dalları onu sarıp sarmalıyordu, yaprakların arasından süzülen ışık huzmeleri yüzüne vuruyordu. Yukarıdan aşağıya baktığında yerde annesinin öfkeyle bağırdığını, kalabalığın parmağıyla onu işaret ettiğini görüyordu. “İn oradan, in!” diye bağırıyorlardı. Hilal ise çaresizce dallara tutunmuş, düşmemek için mücadele ediyordu. Ellerinden kayıyor, kalbi çırpınan bir kuş gibi çarpıyordu. Tam düşmek üzereyken, güçlü bir el uzandı. O elin sahibini göremedi ama parmaklarının sıcaklığı tanıdıktı. Sonra yankılanan bir ses duydu: “Korkma, ben varım.” Hilal uykusunun en derin yerinde irkildi, bir damla daha aktı gözünden. Ve sabah ezanı okunmaya başladığında, gözkapaklarını yavaşça araladı. Odanın içine günün ilk ışıkları ince bir çizgi halinde süzülüyordu. Göğsünde hâlâ bir ağırlık vardı; kalbi, gece yaşadıklarının izini taşır gibi sancılı atıyordu. Yataktan doğrulduğunda bedeninde sızılar hissetti. Dudak kenarı şişmişti, yanağı hâlâ zonkluyordu. Elini yüzüne götürdü, aynada görmese bile annesinin tokadının izini taşıdığını biliyordu. İçinde bir kırgınlık, kocaman bir boşluk vardı. “Ben ne yaptım ki?” diye geçirdi içinden. “Ben ne yaptım da annem bana böyle bakıyor, böyle davranıyor?” Bir süre sessizce oturdu. Sonra usulca ayağa kalktı, ellerini yüzüne sürdü. O an bir karar verdi: gözyaşlarını kimseye göstermeyecekti. Bu evde ağlasa da kimse duymayacak, acısını içine gömecekti. Dışarıdan gelen sesler onun kararını bozmaya yetti. Teyzesi Emriye’nin kahkahaları, annesinin bağırarak verdiği talimatlar… Sanki gece hiçbir şey yaşanmamış gibi hayat devam ediyordu. Hilal derin bir nefes aldı. Kalbinde bir yumruyla, usulca yatağının altından başörtüsünü aldı, saçlarını topladı. Aynanın karşısına geçip başını bağlarken gözleriyle kendine baktı. Aynadaki kız yorgundu, ama gözlerinin derininde bir inat kıvılcımı yanıp sönüyordu. -“Allah’ım, bana sabır ver. Bir gün buradan kurtulacağım,” diye fısıldadı. Sonra kapıya yöneldi. Ellerini kapı tokmağına koyarken ürperdi; dün gece annesinin bağırışları kulaklarında çınladı. Ama derin bir nefes aldı, tokmağı çevirdi. Kapıyı açtı. Koridorda annesinin ayak seslerini duydu. Nurhayat’ın yüzü asıktı, bakışları zehir gibiydi. Hilal gözlerini kaçırarak selam verdi. İçinde korku vardı ama yüzüne belli etmedi. Nafiz salondan seslendi. -"Hilal, hadi kızım! Kahvaltıya yardım et!" Hilal derin bir iç çekti, annesinin gölgesini üzerinde hissederek mutfağa doğru yürüdü. Gözleri hâlâ kan çanağı gibiydi ama dudaklarında, kendi kendine verdiği bir söz gizliydi: “Bugün dayanacağım. Ama bir gün… bir gün bu evden kanatlarımı açıp uçacağım.” Nafiz mutfakta çayları dolduruyordu. İnce belli bardaklardan yükselen buhar, sabahın ağır havasına karışıyordu. Kardeşinin ayak seslerini duyunca hafifçe döndü. -"Yardım edeyim." dedi Hilal ürkek bir sesle. Nafiz’in yüzünde bir anlık gerginlik, ardından yumuşak bir tebessüm belirdi. -"Gerek yok kızım, ben hazırladım." dedi ve göz göze geldiler. O an Hilal’in yüzüne daha dikkatle bakınca Nafiz’in içi sızladı. Kardeşinin dudağındaki yarık, yüzündeki kızarıklık, uykusuz gözleri… Kalbine bıçak gibi saplandı bu görüntü. İçinden bir ses fısıldadı: “Bunu hak etmedi o. Kimse hak etmezdi.” Çay tepsisini aldı ve salona geçti. Bu sefer iki ayrı sofra değil, tek bir sofra serilmişti. Ortada geniş bir sini, üstünde sıcak ekmek sepeti, kenarda taze demlenmiş çayın buharı yükseliyordu. Ama bu sofrada huzur yoktu; yemeklerin kokusu değil, sessizliğin ağır tadı hâkimdi. Hacı başını önüne eğmiş, sessizce ekmeğini koparıyordu. Yüzündeki derin çizgiler, yılların yükünden değil, sustukça ağırlaşan pişmanlıktan geliyordu adeta. Emriye, yanındaki Ali’ye peynir uzatıyor, ama fırsat buldukça gözlerini Hilal’e kaydırıyor; dudaklarının kenarında iğneleyici bir gülümseme kıvrılıyordu. Nurhayat ise ellerini beline koymuş, bakışlarını keskin bir hançer gibi Hilal’in üzerine saplamıştı. Hilal’in boğazı düğümlendi. Sofradaki yiyeceklere baktı, ama iştahı yoktu. Sanki lokmalar değil, taşlar önüne konmuştu. Nafiz kardeşinin duraksadığını fark etti, belli etmeden hafifçe başını salladı: “Gel, korkma.” Hilal titreyen adımlarla sininin yanına oturdu. Başını önüne eğdi; omuzları daralmış, kalbi göğsünde kuş gibi çırpınıyordu. Tam o sırada Soner içeri girdi. Saçları dağınıktı, gözlerinde uykusuzluğun ağır gölgeleri… Adımları ağır, çekingen; sanki her adımda omuzlarına görünmez zincirler asılmıştı. Sessizce gelip Hilal’in karşısına oturdu. Ama gözlerini kaldırmaya cesaret edemedi. Nurhayat’ın sesi o an havayı yardı; soğuk ve keskin bir bıçak gibiydi: -"Ne oldu geberesice Hilal? Dün gece bağırmaya halin vardı, bugün dilini mi yuttun?" Hilal’in parmakları sininin kenarına sıkıca tutundu. Kalbi hızla çarpıyordu, gözleri doldu ama sesini çıkaramadı. Nafiz hemen araya girdi, sesinde öfkeyle karışık bir koruma duygusu vardı: -"Yeter anne, sus artık! Sabah sabah başladın yine." Nurhayat oğluna öfkeyle döndü, bakışlarında ateş vardı. Ama Hilal’in dudakları titredi. Başını daha da eğip önündeki ekmeğe baktı. Sanki o küçücük parça bile boğazına diken gibi batacaktı. Tam o anda gözleri istemsizce karşıya kaydı. Soner hâlâ sessizdi, ama bakışları Hilal’in yüzünde, özellikle de moraran dudaklarında geziniyordu. İçinde fırtınalar kopuyordu: “Benim yüzümden… Bu kız benim yüzümden bu hale geldi.” Gözlerinde suçluluğun ağırlığı parladı. Hilal’le bir an göz göze geldiler. O bakışta dil konuşmadı, ama kalpler konuştu. Hilal’in gözlerinde sessiz bir çığlık, Soner’in bakışlarında derin bir pişmanlık vardı. İkisi de kelimeler söylemeden birbirini anladı. Kahvaltı masası onlar için bir savaş alanına dönüşmüştü. Nurhayat’ın keskin bakışları, Emriye’nin iğneleyici gülümseyişi, Hacı’nın sessizliği… Hepsi Hilal’in üzerine çöken ağır bir yük gibiydi. Ama Hilal bu defa gözlerini Soner’den kaçırmadı. İçinde küçücük de olsa bir kıvılcım yandı: “Biri, belki de ilk kez beni anlıyor.” Nafiz, masadaki gerilimi dağıtmak istercesine yüksek sesle konuştu: -"Yeter artık! Bu evde huzur istiyorum. Kimse Hilal’in üzerine gitmeyecek!" Nurhayat sandalyesine yaslanıp alayla güldü. -"Huzurmuş… Huzur, böyle kızlarla olmaz oğlum." Sözleri, odanın ortasına zehirli bir ok gibi düştü. Hilal’in gözleri doldu, ama bu sefer ağlamadı. Ağlamak istemedi. Yutkundu, dudaklarını sıktı. İçinden kendi kendine fısıldadı: “Bir gün… Bir gün bu sofrada başım dik oturacağım. Kimsenin gözünde suçlu olmayacağım.” Ve ilk kez, gözlerindeki yaşları içine akıtarak güçlü kalmayı denedi. Kahvaltıdan sonra Nafiz, Hilal’i yanına alarak Bayburt’un merkezine indi. Dükkâna götürmüştü; işlerini hallederken Hilal de dükkândaki temizlik işlerini bitirecekti. Göz göze gelip sessizce anlaştılar. Hilal, rafları silerken, camları parlatırken bir yandan da abisinin yüzünü izledi. Nafiz’in omuzlarına çöken ağırlığı, gözlerinde gizlediği öfkeyi hissediyordu. Gün bitip de beraber işlerini tamamladıklarında tekrar köye dönmek için otobüse bindiler. Yol boyunca Nafiz, kulağına çalınan fısıltılara, arada birbirine eğilip gülenlere sabretmeye çalıştı. Yumruklarını sıkıyor, dişlerini kenetliyordu. Sabrının sınırını biliyordu: tek bir kişi sesini yükseltirse, o an kıyamet kopacaktı. Otobüsten indiler. Köy meydanında adımlarını hızlandırmışlardı ki arkasındaki birkaç adamın konuşmaları, Nafiz’in kulağına çivi gibi saplandı. -“Gündüz gözüne bile evde bırakmaya güvenememiş. Bu Hilal de ne namuslu dururdu da… yere bakan, yürek yakanmış.” Sözler bıçak gibi kesip geçti Nafiz’in yüreğini. İçinde kabaran öfke artık taşacak yer bulmuştu. Yüzü bir anda kıpkırmızı kesildi. Bir hışımla arkasına döndü. Daha sözünü bitirmeden adamın yakasına yapıştığı gibi, bütün hıncını bir yumrukla ortaya koydu. -“Lan! Bir de siz erkeğim diye ortada dolanıyorsunuz! Utanmıyor musunuz lan siz, bacımın namusu hakkında konuşmaya!” Her cümlede yumruklarını art arda savuruyordu.Adam yere sermiş, üstünde yumruklarını savuruyordu. Nefesi hırıltılı çıkıyor, sesi meydanda yankılanıyordu. Hilal çığlık atarak abisini durdurmaya çalışsa da Nafiz’in kollarındaki güce engel olamıyordu. Öfke, onu bütünüyle ele geçirmişti. Kalabalık giderek büyüdü. İnsanlar “yeter!” diye bağırıyor, bazıları araya girmeye çalışıyordu. Tam o sırada ileriden biri hızla koştu. Gelen Soner’di. Önce Nafiz’i adamın üstünden zorla çekip aldı. Sonra kalabalık onları tutarken kalabalığın ortasında kalan Hilal’e yaklaştı; elleri titreyerek onun küçücük elini tuttu. Hilal, şaşkınlık içinde gözlerini açmış, ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Soner’in bakışları meydanı süzdü, sesi öfke ve kararlılıkla patladı: -“Bana baksın herkes! Ben Hilal’le evleniyorum! Bundan sonra onun hakkında konuşanın dilini koparırım!”
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE