Prolog
“Dizlerinin üstüne çök,” dedi Kuzgun, alçak ama kesin bir sesle. Umay, bu sözlerin ağırlığıyla bir an donup kaldı. Gözlerini Kuzgun’a dikti; içinde hem şaşkınlık hem de bir tür korkuyla karışık bir direnç vardı. Ama bu bakış, Kuzgun’un keskin gözleriyle karşılaştığında yok oldu. O gözler, emir vermekten başka bir şey bilmeyen bir adamın soğuk otoritesini taşıyordu.
Yağmur camdan süzülürken, odadaki hava neredeyse boğucuydu. Umay’ın nefesi hızlandı, ama kelimeler dilinden dökülmedi. Sessiz bir boyun eğişle, yavaşça dizlerinin üzerine çöktü. Zeminin soğukluğunu bedeninde hissetti, ama bu, içinde yükselen sıcak karmaşayı bastıramadı.
Kuzgun, hâlâ başında dimdik duruyordu. Üzerindeki ince kumaş suyla karışmış, kaslı vücudunun hatlarını daha belirgin hale getirmişti. Damlayan su damlaları, teninden aşağıya süzülerek yere düşüyordu. Umay, gözlerini istemsizce bu görüntüye dikti. Bir adamın bu kadar güçlü, ama aynı zamanda bu kadar ulaşılmaz olabilmesi karşısında hem büyülenmiş hem de daha fazla küçülmüş hissediyordu.
“Benden hep uzak dururdun, değil mi?” diye mırıldandı Kuzgun, sesi alaycı bir sıcaklık taşırken. “Utancını saklamaya çalışırdın. Ama artık onu yok edeceğiz.”
Bir eliyle Umay’ın çenesini kavradı, parmakları onun teninde sert ama hakim bir dokunuş bıraktı. Çenesi yukarı kaldırıldığında, Umay’ın gözleri, Kuzgun’un gözleriyle kesişti. O an, onun gücü ve soğukluğu karşısında çaresiz bir aynaya dönüşmüş gibi hissetti.
“Karımı her saat becerdiğimde,” dedi Kuzgun, sesi sert ama sinsice bir vaat taşır gibiydi, “o da sonunda bana kendisi gelecektir. Değil mi, karıcığım?”
Umay cevap vermedi. Dudakları hafifçe titredi, ama bir kelime bile çıkmadı. Kuzgun’un tutuşu sıkılaştı, ona karşı bir tür zorlama gibi değil, kendine ait olduğunu hatırlatır bir ağırlıkla. Umay’ın içinde bir yerde, hem utanç hem de derin bir teslimiyet arasında gidip gelen bir yankı vardı.
"Şimdi beni mutlu et."