1.Bölüm: Gel buraya

1246 Kelimeler
Yağmur camda ince çizgiler bırakıyordu. Umay, pencerenin önünde durmuş, sokağın boşluğunu izliyordu. Hava ağırdı; gri bulutlar, şehrin üzerine bir battaniye gibi serilmişti. Yaklaşan ayak sesleri ya da bir motor gürültüsü duyacakmış gibi kulak kesilmişti, ama her şey hâlâ sessizdi. Onun geldiğini biliyordu. Beklemediği şeyse, ne hissedeceğiydi. Kuzgun, onun kocasıydı. Ama bu kelime, aralarındaki bağdan çok daha büyüktü; bir ünvan, bir zorunluluktu. Sevgiden yoksun, kuru bir görev gibi üzerlerine yüklenmişti bu ilişki. Şimdi ise yıllar sonra onunla yüz yüze gelecek olmak, içini tuhaf bir boşlukla dolduruyordu. Heyecan değil, korku değil... sadece bir yabancıyı karşılamaya hazırlanan birinin gerginliği. Saatlerdir gelmeyen mesaj, bozuk bir sokak lambası gibi beyninde yanıp sönüyordu: ‘Yoldayım.’” Umay, bir an için pencerenin buğusunu eliyle sildi. Dışarısı bulanıktı; gökyüzü gri, sokaksa ıssızdı. Ama buğunun ardındaki dünya, içeridekinden daha az sıkıcı görünüyordu. Salonda hâlâ soğuk bir sessizlik hâkimdi. Masanın üzerindeki kahve fincanı boşalmış, ama dokunulmadan bırakılmış gibiydi. Telefona bir kez daha baktı. Bir mesaj, bir arama, en ufak bir işaret... Ama hiçbir şey yoktu. “Yoldayım,” mesajı dört saat öncesine aitti. Yolda olan birinin şimdiye kadar çoktan burada olması gerekirdi. Belki de gelmeyecekti. Belki de başka bir yerde oyalanıyor, döneceği bu eve gelmek için kendine zaman tanıyordu. Umay, telefonu masaya bıraktı ve derin bir nefes aldı. Kuzgun'un bu eve adım atmasıyla her şeyin eskisi gibi olacağını sananlar yanılıyordu. Eskisi gibi neydi ki zaten? Evlilikleri bir kâğıt parçasından, zorunluluklardan ve toplumun dayatmalarından başka ne olmuştu ki? Sevgi, bu evin hiç misafiri olmamıştı. Ve şimdi, Kuzgun'u tekrar görecek olmak içini korkuyla değil, daha çok tükenmişlikle dolduruyordu. Koridorun sonundaki aynada kendi yansımasını gördü. Yüzü solgun, bakışları boştu. Saçlarını toplarken elleri titriyordu. Kuzgun'un bu evde oluşturduğu ağırlık, henüz kapıdan girmeden hissedilmeye başlamıştı bile. İşte o anda, sessizliği bir motor sesi böldü. Umay’ın kalbi istemsizce hızlandı. Ayağa kalktı, ama istemsiz bir ağırlıkla. Araba, sokağın sonunda durdu. Işıklar söndü. Umay, pencerenin kenarına bir adım daha attı ve dışarı baktı. Araba kapısı açıldı. Yıllardır görmediği bir yüz, bir gölge gibi sokakta belirdi. Kuzgun geri dönmüştü. Umay, pencerenin ardından Kuzgun’un adımlarını izledi. Kararlı, sert ve sarsılmazdı. Sokağın loş ışıkları altında yüzü net görünmese de, yılların getirdiği soğukluğun bedenine işlediği her halinden belliydi. Onu, bu eşiği tekrar geçerken izlemek, Umay için bir yabancının evine girmesini izlemek gibiydi. Kocasıydı, ama ne sevgisi vardı ne de sıcaklığı. Kapı açıldı. Kuzgun’un ağır botları taş zemine bastığında ev bir anlığına titremiş gibi oldu. Elindeki çantasını yere bıraktı. Umay, konuşmak için ağzını araladı ama Kuzgun, bir el hareketiyle sessiz kalmasını istedi. “Dinlenmek istiyorum,” dedi, sesinde hiçbir duygu belirtisi olmadan. Bakışları, Umay’ın yüzüne bir an bile takılmadan salona doğru yöneldi. Her zaman yaptığı gibi. Çantasını bir köşeye fırlattı ve askeri ceketi sırtından çıkarıp bir sandalyenin üzerine bıraktı. Umay, onu izlemekten kendini alamadı. Kuzgun, her zamanki gibiydi; soğuk, mesafeli ve kendi dünyasında. Sanki buraya, bir eve değil de bir görev yerine gelmiş gibiydi. Umay, içindeki rahatsız edici sessizliği bastırmaya çalışarak arkasından konuşmaya cesaret etti. “Yolculuk nasıl geçti?” diye sordu, sesi titrek ve alçaktı. Sorunun cevabını merak etmiyor gibiydi, sadece sessizliği doldurmak istemişti. Kuzgun duraksadı, başını hafifçe çevirip ona baktı. Yüzünde yorgunluk vardı, ama daha çok tahammülsüzlük okunuyordu. “Soru sorma, Umay. Yoruldum,” dedi, tonlaması her zamanki gibi keskin ve netti. Umay, geri adım atar gibi hafifçe gerildi. Kuzgun, koltuğa oturdu ve başını geriye yasladı. Salonda sessizlik tekrar çökmüştü. Umay, bu anın ağırlığı altında, içindeki kırgınlığı gizlemeye çalışarak mutfağa yöneldi. Çay mı yapacaktı, yoksa kahve mi? Bunun bile bir önemi yoktu artık. Kuzgun’un yanında, kendisini her zaman böyle önemsiz hissederdi. Umay mutfağın karanlığına adım attığında, dışarıdan duyulan yağmur sesi ve Kuzgun’un sert nefes alışları kulağına doldu. Ellerini tezgâha koyup derin bir nefes aldı. Gözlerini kapattığında, yıllar öncesine gitmek kaçınılmazdı. İlk karşılaştıkları günü hatırladı. O zaman da Kuzgun, böyleydi; konuşmaları kısa, bakışları keskin ve varlığı ürkütücüydü. Ama o günlerde, bu soğukluğu bir duvar gibi değil, aşılması gereken bir sır gibi görmüştü. Zamanla anlamıştı ki, Kuzgun’un duvarlarının ardında bir şey yoktu, sadece daha fazla karanlık. Çaydanlığı ocağa koydu ve suyun kaynamasını beklerken mutfağın küçük penceresinden dışarı baktı. Sokak lambasının soluk ışığı yağmur damlalarını bir dans gibi gösteriyordu. Bu küçük görüntü, içindeki kasveti hafifletir gibi oldu. Ama sonra salondan gelen sandalye sesi, onu bulunduğu ana geri çekti. Kuzgun, yerinden kalkmış, askeri botlarının bağlarını çözüyor olmalıydı. Çay suyunun kaynamasıyla birlikte fincanları tezgâha dizdi. Ona çay götürmenin, bir diyalog başlatmayacağını biliyordu. Ama yine de götürecekti. Sessizlik bile bir şekilde bağlayıcı olabilirdi, değil mi? Çayı eline alıp salona geri döndüğünde, Kuzgun ayaklarını uzatmış, başını geriye yaslamış bir şekilde oturuyordu. Gözleri kapalıydı. Umay, onu böyle gördüğünde bir an için kırgınlığını unutur gibi oldu. Yüzünde, uykunun eşiğindeki bir insanın yorgunluğu vardı. Onun sert hatları bu şekilde biraz yumuşamıştı. Ama bu görüntü bile Umay’ın kalbindeki duygusuzluğu silemedi. “Çay,” dedi, fincanı önündeki sehpanın üzerine bırakarak. Kuzgun gözlerini araladı. Hafifçe başını salladı, teşekkür bile etmeden fincanı eline aldı. Umay, onun bu tavrına alışkındı. Ama alışmış olmak, incinmemek anlamına gelmiyordu. Kuzgun bir yudum aldıktan sonra fincanı sehpanın üzerine bıraktı. “Evin hâlâ fazla sessiz,” dedi, sert ama yorgun bir sesle. Umay bir an ne diyeceğini bilemedi. Sonunda, “Sen buradayken fazla sessiz olmuyor,” diyebildi. Kuzgun, dudaklarının kenarında hafif bir tebessümle başını çevirip ona baktı. Ama bu tebessüm sıcak bir duygu taşımıyordu; alaycı ve mesafeliydi. “Seninle konuşmak, savaş meydanında olmak kadar yorucu,” dedi. Sözleri, keskin bir bıçak gibi Umay’ın içine işledi. Umay, cevap vermedi. O an, sessizliğin daha az can yaktığını düşündü. Kuzgun’un gözleri tekrar kapanırken, Umay sadece koltuğun kenarına yaslanıp sessizce oturdu. Onun yorgunluğu ve sertliği, bu evin havasını boğucu bir ağırlıkla doldurmuştu. Ama yine de Umay, sabahı beklemekten başka bir şey yapamayacağını biliyordu. Çünkü Kuzgun, onun hayatındaki her şeyin adıydı, ama hiçbir şeyin anlamı değildi. Kuzgun gözlerini tekrar açtığında, evin sessizliği biraz daha ağırlaşmıştı. Çay fincanı boşalmış, sehpanın üzerinde unutulmuş gibiydi. Umay hâlâ odanın bir köşesinde oturuyordu. Dizlerini birleştirmiş, ellerini kucağında sıkıca kenetlemişti. Kuzgun’un bakışlarını üzerinde hissettiğinde, istemsizce gözlerini yere indirdi. Uzaklaşmak istediğini hissedince konuştu. “Uyumaya mı gidiyorsun?” diye sordu Kuzgun, sesi normalden daha derin bir tını taşıyordu. Ama bu, bir merak ya da ilgi değil, daha çok bir beklentinin ifadesiydi. Umay, boğazına oturan düğümü yutkunarak aşmaya çalıştı. “Gitmek üzereydim,” dedi alçak bir sesle. Ama kalkmadı. O an hareket etmek, bir eşiği geçmek gibi geliyordu ve bunun sonucunda neler olacağını biliyordu. Kuzgun, arkasına yaslanıp onu izledi. Yorgun görünüyordu, ama gözlerindeki keskinlik hâlâ yerindeydi. Umay’ın varlığını, evin herhangi bir eşyası gibi görmeye alışık bir adamın bakışları vardı bu gözlerde. “Gel buraya,” dedi bir anda, sesi sert ve tavizsizdi. Bu bir davet değil, bir emirdi. Umay donup kaldı. İçinde bir yer, direnmesi gerektiğini söylüyordu. Ama o yerin sesi, hayatının her anında olduğu gibi, Kuzgun’un karşısında boğulmuştu. Yavaşça yerinden kalktı ve ona doğru yürüdü. Her adımda, içinde daha fazla küçüldüğünü hissediyordu. Kuzgun, koltuğun köşesine kayarak ona yer açtı. Umay yanına oturduğunda, onun yaklaştığını hisseden bir avcı gibi, bir elini Umay’ın bileğine doladı. “Korkuyor musun?” diye sordu, sesi alaycı bir pürüz taşıyordu. Umay cevap vermedi. Ne söyleyebilirdi ki? Kuzgun’un gözlerinde sevgi yoktu, yalnızca kendi arzularının açlığı vardı. Bu, bir eşin yakınlığı değildi; bu, bir adamın hükmünü uygulama biçimiydi. Onu kendine çekti. Umay’ın omuzları gerilirken, Kuzgun onun saçlarını geriye doğru itti. Bu anda bile, Kuzgun’un kendisi için değil, kendi keyfi için burada olduğunu biliyordu. Umay için bu, sadece başka bir geceydi. Boş bir yakınlık, anlamsız bir temas. İçinde yükselen soğukluk, gözlerine yaşları taşıdı. Ama ağlamadı. Sessizliğin, bu evdeki tek sığınağı olduğunu çoktan öğrenmişti. Kuzgun, ona yakınlaştıkça, Umay bir kez daha kendi içindeki uçsuz bucaksız yalnızlıkla baş başa kaldı.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE