2.Bölüm: İki yabancı

1224 Kelimeler
Kuzgun’un dokunuşu sertti; her zamanki gibi... Ama bu sertlik, Umay’ın bedeninde yankılanan daha derin bir soğukluk bırakıyordu. Onun elinin ağırlığı, sadece fiziksel bir temas değildi; aynı zamanda bir hükmün, bir zorunluluğun ağırlığıydı. Umay, içindeki boğuk bir sesin ona direnmesini söylediğini hissetti, ama bu ses öylesine kısık ve uzak geliyordu ki, duymak için bile çaba göstermedi. Kuzgun’un nefesi, saçlarının arasında gezindi. Umay, istemsizce gözlerini kapattı. Bu bir teslimiyet miydi, yoksa gerçeği görmezden gelmenin bir yolu muydu? O an, onun için bu ayrımı yapmak imkânsızdı. Gözkapaklarının ardında, kendisini bir uçurumun kenarında hissediyordu; rüzgâr sert esiyor, bedenini o derin karanlığa sürüklemek istiyordu. “Bana bak,” dedi Kuzgun, alçak ama keskin bir sesle. Bir emir gibiydi. Umay gözlerini açtı; ama ona bakmadı, bakamadı. Onun gözlerinde, kendisine ait hiçbir şey bulamayacağını biliyordu. Kuzgun’un elinin sıkıca çenesine yapışmasıyla, başını yukarı kaldırdı. Onun bakışlarıyla karşılaştığında, içine işleyen bir yabancılık hissetti. Bu adam, onun kocasıydı. Ama ne zaman gerçekten onun olmuştu? “Bana karşı bu kadar sessiz olma,” diye mırıldandı Kuzgun, dudaklarının kenarında alaycı bir kıvrımla. Sesi, bir sorgulama değil, bir tehdit gibi geliyordu. Umay ise ona cevap vermedi. Zaten sözcüklerin ne anlamı vardı ki? Konuştuğunda, sözlerinin onun soğuk ve kayıtsız bakışları arasında kaybolacağını biliyordu. Kuzgun, bir süre sessiz kaldı. Bu sessizlik, Umay’ın zihninde yankılanan binlerce soru ile doluydu. Kendi arzularının tatmini için burada olduğunu çok iyi biliyordu. Ama bunun ötesinde ne vardı? Umay, onun içinde bir duygu aramanın bile ne kadar nafile olduğunu anlamıştı. Onun dokunuşları daha da yoğunlaşırken, Umay bir an için kendi bedenine yabancılaştı. Bu anın ne kadar süreceğini bilemiyordu. Ama içinde, bu soğuk yakınlığın yarattığı acının bir ömür boyu süreceğini biliyordu. Odada yalnızca nefeslerin sesi vardı. Yağmurun ritmik tınısı bile bu sessizlik karşısında sönük kalmıştı. Umay, içinden bir dua eder gibi kendisine fısıldadı: “Bu da geçecek. Bu da bitecek.” Ama o anın içindeki ağırlık, bu cümleleri bile boğmuştu. Kuzgun, sonunda geri çekildi. Yorgun bir nefesle arkasına yaslandı ve gözlerini kapadı. Sanki yaptığı hiçbir şey, onun vicdanına dokunmuyormuş gibiydi. Umay, yanında hareketsizce otururken, kendi kalbinin ne kadar hızlı attığını fark etti. Bu hız, ne korkudan ne de heyecandandı; sadece derin bir çaresizlikten kaynaklanıyordu. Umay, sessizce yerinden kalktı. Sessizlik içinde yürüyerek banyoya girdi. Kapıyı kapattığında, bir an için yalnız kalmanın verdiği huzuru hissetti. Aynaya baktı; yüzü solgundu, gözleri boştu. İçinden bir şeyler kopmuş gibi hissediyordu, ama ne olduğunu tam olarak tarif edemedi. Musluğu açtı. Ellerini soğuk suyun altına koyduğunda, içindeki boşluğun bir nebze olsun hafifleyeceğini umuyordu. Ama su bile bu soğukluğu silemedi. Aynaya bir kez daha baktı. Kendi yansımasına, gözleriyle bir şeyler anlatmaya çalıştı. Ama aynadaki kadın, sessizce ona baktı. Ve o an, kendi içindeki yalnızlığın ne kadar derin olduğunu bir kez daha fark etti. Umay, banyonun nemli sessizliğinde uzun süre kıpırdamadan durdu. Parmaklarından akan soğuk su, zihnini uyuşturur gibi oluyordu, ama bu hissin ne kadar süreceğini bilmiyordu. Aynadaki yansımasıyla yüzleşmek bile zordu; gözlerindeki ifade onu incitiyordu. Eskiden bir umut ışığı taşırdı o bakışlar. Ama şimdi... şimdi yalnızca kırılgan bir sessizlik vardı. Bir an için derin bir nefes aldı ve musluğu kapattı. Elindeki damlalar, zemine birer birer düşerken başını kaldırıp aynadaki kendine baktı. “Ben neyim?” diye sordu içinden. Bu sorunun cevabını yıllardır arıyordu, ama hiçbir zaman bulamamıştı. Kuzgun’un varlığı, bu cevabın üzerini kalın bir perdeyle örtmüştü. Banyodan çıkarken kapının soğuk tokasına dokundu ve kendini hazırladı. Sanki savaş meydanına adım atıyor gibiydi. Koridoru geçtiğinde, salonda hâlâ Kuzgun’un varlığını hissetti. Oturduğu koltukta, yorgun ve ağır bir heybetle oturuyordu. Gözleri kapalıydı, ama yüzünde uyuyan birinin huzuru değil, yorgun bir savaşçının sertliği vardı. Umay bir an duraksadı. O koltukta oturan adamı tanımadığını hissetti. Onun her özelliği, her hareketi kendisine yabancıydı. Ama bu yabancılık bile, onu terk edememesinin bahanesi olmuştu. Çünkü bir gün, Kuzgun’un sert kabuğunun altında saklanan bir şeyler bulacağını ummuştu. Ama yıllar geçtikçe anlamıştı ki, Kuzgun’un içinde yalnızca daha fazla karanlık vardı. Kuzgun, gözlerini araladığında Umay’ın varlığını fark etti. Onun gözlerinin içine bakmadı, ama hissettiği bakışlar, Umay’ın durduğu yerde kök salmış gibi kalmasına neden oldu. “Burada ne bekliyorsun?” diye sordu, sesi her zamanki gibi sert ve duygusuzdu. Umay, cevap vermedi. Çünkü ne söyleyeceğini bilmiyordu. Onunla konuşmak, her zaman bir duvara çarpıp geri dönmek gibiydi. Ama bu sessizlik, Kuzgun’u rahatsız etmiş gibi görünüyordu. Yavaşça yerinden doğruldu, koltuğun ucuna doğru eğildi ve ona baktı. “Seninle konuşmak ne kadar zor, farkında mısın?” dedi, sesi hafif bir alay taşıyordu. Ama o alayın ardında bir yorgunluk vardı, bunu Umay fark etti. Kuzgun’un da yorulduğunu hissediyordu; ama bu yorgunluk, onların arasındaki boşluğu dolduracak bir kapı açmıyordu. Umay derin bir nefes aldı ve nihayet konuştu. “Ben hiçbir şey söylemesem bile, sen her zaman ne hissettiğimi biliyorsun, değil mi?” Sesi titrek ama kararlıydı. Kuzgun, bu soruyla bir an duraksadı. Gözleri, Umay’ın yüzünde dolandı, sanki onun içini görmeye çalışıyormuş gibi. Ama sonunda, omuzlarını silkti ve arkasına yaslandı. “Ne hissettiğinin benim için bir önemi yok,” dedi, sesinde rahatsız edici bir kesinlik vardı. “Bu evde, benim kurallarım geçerli. Ve hislerin, o kuralların hiçbir yerinde yok.” Umay, Kuzgun’un sözleriyle içindeki ince duvarın bir kez daha çatladığını hissetti. Nefesi düzensizleşti, ama bunu belli etmemek için derin bir soluk aldı. Gözlerini yere indirdi, çünkü Kuzgun’un gözlerine bakmaya devam ederse kendi acısını daha fazla saklayamayacağından korkuyordu. “Biliyorum,” dedi sonunda, sesi bir fısıltıyı andırıyordu. Bu iki kelime, teslimiyetin, çaresizliğin en yalın ifadesiydi. Ve ne kadar acıtsa da, gerçeği değiştirmiyordu. Kuzgun, onun bu cevabını umursamaz bir bakışla karşıladı. Yavaşça yerinden kalktı, sert botlarının zemine vurduğu her adım, Umay’ın içindeki sessizliği daha da derinleştirdi. Yaklaştığında, onun üzerindeki hâkimiyetini hissettirmek istermiş gibi bir an durdu ve başını hafifçe eğerek Umay’a baktı. “Yaptığım her şey, bu evde düzeni sağlamak için,” dedi, sesi soğuk ve duygusuzdu. “Sen de o düzenin bir parçasısın, Umay. Unutma bunu.” Umay başını kaldırıp ona baktığında, Kuzgun’un gözlerinde herhangi bir sıcaklık ya da anlayış aradı. Ama bulamadı. Onunla konuşmak, kendi yankısıyla karşılaşmaktan farksızdı. Derin bir iç çekişle, Kuzgun’un söylediklerini kabul eder gibi başını salladı. Kuzgun, bu onaylamayı yeterli bulmuş olacak ki arkasını döndü ve odasına doğru yürümeye başladı. Ama tam eşiğe geldiğinde durdu, başını hafifçe yana çevirerek Umay’a bir kez daha baktı. “Yarın erkenden dışarı çıkacağım. Kahvaltıyı hazırla,” dedi ve odaya girip kapıyı ardından kapattı. Umay, salonun ortasında tek başına kalmıştı. Kuzgun’un yokluğu, onun varlığından bile daha ağırdı. Ellerini kucağında birleştirdi ve bir an için gözlerini kapattı. Geçmişine dönmek, bu soğuk gerçeklikten kaçmak için tek yoldu. Birlikte geçirdikleri ilk günleri hatırladı. Kuzgun’un sertliği o zamanlar da vardı, ama o sertliğin ardında bir insana ulaşabileceğini sanmıştı. Onun gülüşünü görmek, hatta gözlerindeki duvarların ardına bakabilmek için çok uğraşmıştı. Ama şimdi, tüm bu çabalarının boşa çıktığını anlamıştı. Kuzgun, onun için hiçbir zaman değişmeyecekti. Gözleri hafifçe buğulandı, ama kendini tutmaya çalıştı. Ağlamak istemiyordu. Çünkü gözyaşları bile onun için bir zayıflık olarak görülürdü. Sessizce ayağa kalktı ve mutfağa doğru yürüdü. Çaydanlığı ocağa koyarken, kendini işlerin monotonluğuna gömerek acısını bastırmaya çalıştı. Saat ilerlemişti. Ev hâlâ soğuk ve sessizdi. Umay, mutfak tezgâhına yaslanmış, ellerini birbirine kenetlemiş bir şekilde duruyordu. O an kendi kendine bir söz verdi. Bu sessizliğe, bu soğukluğa bir gün son verecekti. Ama ne zaman ve nasıl yapacağını bilmiyordu. Tek bildiği, içindeki kırgınlığın bir gün onu ya tamamen yok edeceği ya da yeni bir şey inşa etmek için yeniden doğuracağıydı. O gece, Umay kendini yalnızca hayallerine sığınarak uyutabileceğini biliyordu. Kuzgun’un oluşturduğu bu ağır gölgede yaşamak, her geçen gün onun ruhunu biraz daha kemiriyordu. Ama yine de sabahı beklemekten başka çaresi yoktu.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE