3.Bölüm: Kriz

1704 Kelimeler
Gece ilerlerken, yağmur camlarda ince bir ritimle dans ediyordu. Umay yatak odasında, gözyaşları kurumuş, yorgunluktan bitap düşmüş halde kıvrılmıştı. Gözleri kapalıydı, ama nefesi düzensiz ve hırıltılıydı. Kuzgun, bir türlü uyuyamıyordu. Evin sessizliği içinde, koridorun ötesinden gelen bu hırıltılar, onu yerinde duramaz hale getirmişti. İçinden bir şey, “Bakma, sadece dinlenmeye çalışıyor,” diyordu. Ama ayakları, zihninin emirlerine karşı koyarak kendiliğinden harekete geçti. Ağır adımlarla Umay’ın odasına yaklaştı. Kapıyı araladığında, onu yatağında doğrulmuş, nefes almak için mücadele eder halde buldu. “Umay?” dedi Kuzgun, sesi alışılmadık bir şekilde yumuşaktı. Umay, ona dönmeye çalıştı ama bir kelime bile çıkaramıyordu. Solgun yüzü, çırpınan elleri Kuzgun’u yerinde çivilemiş gibiydi. Derin bir nefes aldı, paniklemeden önce kontrolü elinde tutması gerektiğini biliyordu. Yanına gidip diz çöktü. “Derin nefes al,” dedi sakin bir tonla, ama içinde bir yerlerde bir şey kırılıyordu. Umay, başını iki yana salladı. Nefesi kesilmiş gibiydi, boğazını tutuyordu. Kuzgun, tereddüt etmeden onun ellerini nazikçe indirip sırtına hafifçe vurdu. “Korkma, buradayım,” diye mırıldandı. Gözlerinde bir gölge gibi gezinen korku, soğuk maskesinin altındaki gerçek duygularını ele veriyordu. Umay, bir an derin bir soluk aldı. Nefesi düzelmeye başladığında, Kuzgun onu yatağa yasladı. Avuç içiyle alnını kontrol etti; ateşi yoktu. Ancak korku, ikisi arasında sessiz bir dalga gibi yayılmıştı. “Ne oldu sana?” diye sordu Kuzgun, sesi hala sakin ama gözlerinde yoğun bir endişe vardı. Umay, hâlâ nefesini düzene sokmaya çalışıyordu. “Bir şey... bir şey dokundu herhalde,” dedi zayıf bir sesle. “Belki toz... ya da başka bir şey..." Kuzgun kaşlarını çattı. Odada alerji yapacak bir şey var mıydı? Pencereden dışarı baktı; yağmurun serinliği bile odayı temizlememiş gibiydi. “Bekle burada,” dedi. Mutfaktan bir bardak su alıp geri döndü. Umay, bardağı alırken parmakları titriyordu. Kuzgun onun yanına oturdu, sessizce. “Bir daha böyle bir şey olursa bana hemen haber ver,” dedi sertçe. Ama bu sertlikte bir uyarıdan çok kaygı vardı. Umay, hafifçe gülümsedi. “Senin de böyle endişelendiğini görmek... garip,” dedi alayla karışık bir şekilde. Kuzgun cevap vermedi. Gözlerini ondan kaçırarak kalktı, pencereye doğru yürüdü. Yağmur dinmiş, gökyüzü gri bir ışıkla dolmuştu. O an, Umay’ın ne kadar yalnız ve kırılgan olduğunu fark etti. Kendisi için bu evlilik bir görevdi belki, ama Umay için bu hayat, hiç seçmediği bir kaderdi. Umay, “Gidecek misin?” diye sordu, sesi yumuşak ama içinde bir korku barındırıyordu. Kuzgun, arkasını dönmeden, “Hayır,” dedi kısaca. Odayı tekrar sessizlik doldurdu. Ama bu sessizlik, eskisi kadar soğuk değildi. Kuzgun’un gözleri pencerenin ötesinde, Umay’ın yeniden düzenli nefes alışverişi kulaklarında yankılanıyordu. İlk kez, sadece bir görev için değil, bir insan için orada olduğunu hissediyordu. Ve bu his, onda tanımlayamadığı bir yankı bırakıyordu. Kuzgun, pencerenin önünde uzun bir süre hareketsiz kaldı. Yağmurun ritmi durmuş, geriye yalnızca gökyüzünün gri sessizliği kalmıştı. İçindeki karmaşa, yağmurdan sonra biriken göletler gibi büyüyordu. Annesinin sesi, yıllar öncesinden kulaklarında yankılandı: “Bana söz ver, oğlum. Bu hayat yalnızca senin değil. Bu soy, senden sonra da devam etmeli. Kendi seçimlerinle yaşayamadın, biliyorum. Ama benim vasiyetim bu... Umay senin yol arkadaşın olacak. Çocuğunuz, bizim umudumuz olacak.” O gün annesine, ağzından çıkan sözlerin ağırlığını tam anlamadan “Tamam,” demişti. Emirler, kurallar, görevler... Hayatı boyunca hiçbir şeyin başka bir alternatifi olmamıştı zaten. Ama şimdi, odanın içindeki sessizlikte, annesinin bu isteği birer yankı gibi zihninde dönüp duruyordu. Gözlerini kapatarak derin bir nefes aldı. Yavaşça döndüğünde, Umay’ın yüzü yastığa yaslanmıştı. Yorgun ama hâlâ savunmasız bir güzelliği vardı. Göz kapakları hafifçe aralıktı; Kuzgun’un hareket ettiğini hissetmiş gibiydi. “Uyuyabiliyor musun?” diye sordu Kuzgun, sesi alışılmadık bir yumuşaklık taşıyordu. Umay gözlerini açtı ve ona baktı. “Biraz,” dedi kısık bir sesle. “Ama hâlâ kendimi... garip hissediyorum.” Kuzgun ağır adımlarla yatağın yanına yürüdü ve diz çöktü. Yatağın kenarına dirseğini dayadı, bakışlarını Umay’ın solgun yüzüne dikti. Bu kadar yakından onun ince detaylarını fark edebiliyordu; zayıf çenesinin titremesi, kaşlarının arasındaki hafif kırışıklık... “Elimi tut,” dedi bir anda. Umay şaşırdı ama itiraz etmeden elini uzattı. Kuzgun, onun küçük ve soğuk ellerini kendi nasırlı avuçlarının içine aldı. “Nefesin normale döndü, ama kendini kötü hissedersen hemen söyleyeceksin. Tamam mı?” Umay’ın dudaklarında hafif bir tebessüm belirdi. “Sadece nefesim değil, her şey kontrolün altında sanırım?” Kuzgun’un yüzü ciddiyetini korusa da, dudaklarının kenarındaki hafif kıpırdanma, bir gülümsemenin eşiğinde olduğunu ele veriyordu. “Bunu bir oyun sanma,” dedi sertçe. Ama elini bırakmadı. Umay, bir süre onun kararlı bakışlarını izledi. Bu adam, sert ve duvarlarla çevriliydi, ama şu anda gördüğü Kuzgun, annesinin vasiyetini yerine getirmek için değil, başka bir şey için buradaydı sanki. “Kuzgun,” dedi Umay, tereddüt ederek. “Sana bir şey sorabilir miyim?” “Tabii.” “Neden evlendik? Gerçekten... neden?” Kuzgun derin bir nefes aldı, bir an gözlerini Umay’dan kaçırdı. “Anneme söz verdim,” dedi sonunda. “Seninle evlenmemi istedi. Bir çocuk sahibi olmamı istedi. Ailemizin adını devam ettirmemi... Umay’ın gözleri büyüdü. Böyle bir şey duymayı beklememişti. “Sadece... onun için mi?” Kuzgun bir an sustu. Umay’ın gözlerinde beliren hayal kırıklığını görmezden gelmek zordu. Ama içindeki karmaşayı ifade edecek kelimeleri bulmak daha zordu. “Başta öyleydi,” dedi sonunda. “Ama zamanla..." Cümlesini tamamlayamadı, çünkü ne söylemesi gerektiğini kendisi de bilmiyordu. Umay bir süre sustu, sonra hafifçe başını yastığa çevirdi. Kuzgun’un elini hâlâ tutuyordu ama bu kez parmakları onun avucunda gevşemişti. “Kuzgun,” dedi yavaşça. “Eğer annenin vasiyeti olmasaydı, yine de burada olur muydun?” Kuzgun, bu soruya cevap vermek istemedi. Ama sessizlik, cevabını çoktan ele vermişti. Umay, gözlerini kapatarak derin bir nefes aldı. Kuzgun, ona daha yaklaştı. “Umay,” dedi alçak bir sesle, “her şeyi açıklayamam. Ama seni burada yalnız bırakmayacağım.” Umay gözlerini açıp ona baktığında, yüzünde hafif bir rahatlama gördü. Kuzgun, bir an için tereddüt ettikten sonra ellerini onun omuzlarına koydu. Bu, onun için bir yakınlaşma değil, sadece Umay’a bir güvence vermekti. Ama Umay, bu sert ve soğuk adamın dokunuşunda bile bir sıcaklık hissetti. Kuzgun, onun alnına hafifçe eğildi. Umay şaşırmıştı ama geri çekilmedi. Kuzgun, ona dokunmadan, nefesinin sıcaklığıyla birkaç saniye durdu. “Her zaman güçlü olmak zorunda değilsin,” dedi yavaşça. “Bir şey olduğunda buradayım.” Umay’ın gözleri doldu. Bu an, aralarındaki soğuk duvarın ilk kez çatladığını hissettirdi. Kuzgun, bir süre daha ona baktıktan sonra hafifçe doğruldu ve elini tekrar tutarak, “Şimdi uyu,” dedi. “Yarın daha iyi olacaksın.” Umay’ın gözleri tekrar ağırlaştı, ama bu kez içinde bir rahatlık vardı. Kuzgun, sabaha kadar odada kaldı, yatağın kenarında sessizce oturdu. Umay’ın düzenli nefes alışlarını dinlerken, içindeki karışıklığın yerini, tanımlayamadığı bir huzur almaya başladı. Annesinin vasiyeti, artık sadece bir görev değildi. Bu, onun için bambaşka bir anlam kazanıyordu. Ertesi sabah, Umay sessiz evde yapayalnız kaldı. Kuzgun, gün doğmadan çok önce işine dönmüştü. Her zamanki gibi bir not bırakmamış, gidişi sessiz olmuştu. Ama Umay, bu sefer hissettiği boşluğun sebebini biliyordu. “Ben de onun dünyasına dahil olmalıyım,” diye düşündü. “O dünyayı ne kadar tanırsam, kendimi o kadar güvende hissederim.” Hazırlanıp evden çıktı. Kuzgun’un iş yerine gitmek için yola koyuldu. Nereye varacağını tam olarak bilmese de, içindeki bu karmaşayı çözmeden rahat edemeyeceğini biliyordu. — Kuzgun, karargâhta sabah toplantısına katılmış, ardından kısa bir görev için hazırlık yapıyordu. Hava soğuk ve bulutluydu. Görev basitti: bir dosya teslimatı ve birkaç küçük raporlamanın kontrolü. Yine de işine odaklanıyordu; disiplini asla elden bırakmazdı. Tam o sırada, Defne tekrar karşısına çıktı. Elinde birkaç dosyayla, her zamanki kendinden emin tavırlarıyla yaklaştı. “Kuzgun, bu dosyalar senin bir göz atmanı bekliyor,” dedi. Kuzgun başını kaldırdı, ifadesi her zamanki gibi sakindi. “Bana ne zaman ihtiyacınız varsa, masama bırakabilirsiniz,” dedi. Defne, gülümseyerek ona yaklaştı. “Her zamanki gibi resmisin,” dedi, alaycı bir tonla. “Ama bu seni tanıyanlar için yeni bir şey değil.” Kuzgun, yorumlara cevap verme zahmetine bile girmedi. Onun bu soğukluğu, Defne’yi daha da cesaretlendiriyordu. “Bir ara birlikte öğle yemeği yesek?” diye sordu. Tam o sırada, giriş kapısında Umay belirdi. Havanın soğukluğuna rağmen yüzü sıcaktı, ama adımları biraz çekingen görünüyordu. Karargâhın ciddi ve kasvetli atmosferi, onun alışık olmadığı bir dünyaya adım attığını hissettiriyordu. Umay’ın gözleri, geniş salonda Kuzgun’u hemen buldu. Yanında Defne’yi görünce, durduğu yerde donup kaldı. Kadının rahat tavırları, Kuzgun’a olan yakınlığı... İçinde bir yerlerde kıskançlık büyümeye başlamıştı. Defne, Kuzgun’la konuşurken Umay’ı fark etti ve hemen gözleriyle onu süzdü. Hafif bir gülümsemeyle, daha önce tanışmış olmanın verdiği bir rahatlıkla, “Umay,” dedi. “Ne güzel bir sürpriz.” Kuzgun, bu ismi duyduğu anda başını kaldırdı. Umay’ı görünce yüzündeki ifade değişti; bir anlık şaşkınlık yerini saklamaya çalıştığı bir yumuşaklığa bıraktı. “Burada ne işin var?” diye sordu, sesi biraz sert ama altında merak gizliydi. Umay, kendini toparlamaya çalışarak hafifçe gülümsedi. “Sadece... seni görmek istedim,” dedi. Defne araya girerek, “Ne hoş,” dedi. “Eşinizin sizi görmek için buraya kadar gelmesi büyük bir jest. Demek ki sizin için gerçekten önemli biri.” Umay’ın içinden Defne’ye cevap vermek geçse de, kendini tuttu. Bunun yerine Kuzgun’a baktı. “Rahatsız ettiysem... geri dönerim,” diye fısıldadı. Kuzgun bir an düşündü, sonra başını iki yana salladı. “Kalabilirsin. Ama burası senin için uygun bir yer değil. Hadi, dışarı çıkalım,” dedi. Defne’nin gözlerindeki hayal kırıklığı belli oluyordu. Kuzgun’un Umay’a bu kadar açıkça ilgi göstermesi, onun tahmin ettiğinden fazlasını ifade ediyordu. Ama Defne, bunu saklamayı tercih ederek, sahte bir gülümsemeyle onlara eşlik etti. — Kuzgun ve Umay, karargâhın bahçesine çıktıklarında hava daha da soğumuştu. Ama Umay’ın içindeki kıskançlık ateşi, soğuğu hissetmesini engelliyordu. Kuzgun, montunun fermuarını çekip ona döndü. “Neden geldin, Umay?” diye sordu, sesindeki yumuşaklık dikkat çekiciydi. Umay, başını eğip biraz duraksadı. “Sadece... seninle konuşmak istedim,” dedi. Kuzgun, onun yüzündeki ifadeyi incelemeye çalıştı. “Beni gördün. Şimdi konuş.” Umay, içindeki karışıklığı sözlere dökmekte zorlanıyordu. Ama bir şekilde kendini toparladı. “Defne’yi kıskandım,” dedi bir anda, gözleri Kuzgun’unkine dikilmişti. “Onunla olan geçmişinizi bilmiyorum. Ama onun sana bu kadar yakın olması... beni rahatsız ediyor.” Kuzgun, bir an duraksadı. Umay’ın bu kadar açık ve dürüst olması onu şaşırtmıştı. Gözleri, Umay’ın yüzündeki kırılgan ifadeye takıldı. Yavaşça bir adım daha yaklaşıp elini onun omzuna koydu. “Defne geçmişte kaldı,” dedi Kuzgun, alçak bir sesle. “Beni rahatsız eden tek şey, senin böyle şeyleri düşünerek üzülmen. Bu saçmalıklara kafa yorma.” Umay, gözlerine dolan yaşları zorla tuttu. Kuzgun’un sesi, onun için bir tür güven hissi yaratıyordu. Ama hâlâ içindeki kıskançlıkla baş edemiyordu.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE