DÖRT

1392 Kelimeler
Tedirginliğimi dışarı yansıtmamak için ustaca ifadesizlik maskemi takındım. Ona doğru ağır adımlarla yürümeye başladım. Boynuma doladığım havlu yardımıyla çenemi siliyormuş gibi davranırken karşısına dikildim. ‘‘Halil İbrahim,’’ dedim onu incelerken. İç çekti, doğruldu yaslandığı yerden. ‘‘Hancı,’’ dedi beni öfkelendirmek amacıyla. Artık onu çözmeye başlamıştım. O da en az benim kadar duygularını saklayabilen birisiydi ve insanların neden rahatsız olabileceklerini gözlem yeteneği sayesinde kolayca anlayabiliyordu. Kısacası beni tetikleyecek kelimeyi bulduğu için özellikle ismimi söylemiyordu. ‘‘Burada ne işin var?’’ dedim beni öfkelendiremediğini ona kanıtlamaya çalışırken. Alayla gülümsedi. Kahverengi gözlerine ulaşmayan bir gülüştü. ‘‘Sana bir anlaşma teklif etmeye geldim,’’ dedi dün gece ona söylediğim kelimeleri kopyalayarak. Kendi kendine durum karşısında eğlenip gülmeye başlamasıyla gerildim. Sırtımı dikleştirdim. ‘‘Cevap vermeye mi geldin sabahın köründe?’’ diye karşılık verdim. Ardından bakışlarım geniş demir kapıya döndü. ‘‘Hem de sana babamın bu durumdan haberi olmadığını söylememe rağmen. Bu kadar acil miydi gerçekten?’’ Başını iki yana salladı gözlerini ayakkabılarına çevirirken. ‘‘Acelesi olan sensin Hancı, ben değil.’’ ‘‘Bade,’’ dedim yenilgiyle. ‘‘Benim bir ismim var, Sipahioğlu.’’ Nasıl hissettirdiğini anlamasında yardımcı olması umuduyla soyadını kullanmıştım ama dudaklarındaki gülümseme büyüdü yalnızca. ‘‘Şartları konuşmaya geldim,’’ dedi bakışlarını ayakkabılarından yüzüme çevirirken. ‘‘Senin içinde uygun mu Hancı?’’ Sıkıntıyla ensemi ovuşturdum. ‘‘Gideceğin yerin konumu at, hazırlanıp geleyim.’’ Kaşlarını kaldırdı, ifadesi değişti. Bir anlığına sinirlendiğini düşündüm. ‘‘Ben senin emir erin değilim. Bekliyorum işte. Git giyin gel.’’ Tavrı gerçekten rahatsız ediciydi, o yüzden dayanamadım. ‘‘Ne tesadüftür ki bende senin emir erin değilim. Git giyin gel, benim cümlemden daha çok emir içeriyor.’’ İç çekti sabırsızca. ‘‘Bunu mu yapmak istiyorsun gerçekten?’’ İki elimi havaya kaldırdım, omuz silktim. ‘‘Ben bir şey yapmıyorum, sen yapıyorsun.’’ Benimle tartışmak yerine ‘‘Bekliyorum,’’ dedi sadece. Sıkıldığı duruşundan bile belli oluyordu. ‘‘Babam seni görürse açıklaman ne olacak?’’ dedim kollarımı göğsümde kavuştururken. Sinirlerim şimdiden harap olmuştu. ‘‘Kızınla anlaşmalı evliliğin şartlarını konuşacağız, onu bekliyorum diyeceğim.’’ Yüzümü buruşturdum. ‘‘Çok komiksin.’’ ‘‘Ne kadar hızlı dönersen babanın beni görme ihtimali o kadar az olur, değil mi?’’ Onunla daha fazla tartışmaya girmemek amacıyla evin kapısına doğru yürüdüm. Yürürken aynı anda kendi kendime söylenmeyi ihmal etmedim. ‘‘Öküz,’’ diye fısıldadım. ‘‘Seni duyuyorum,’’ diye seslendi ardımdan. Altta kalmadım. ‘‘Duy diye söyledim zaten.’’ Karşılık olarak ‘‘Bela ya,’’ diye söylendi o da. Birbirimizi böyle yerken nasıl olacakta evli kalacaktık, akıl işi değildi. İçeri girdim, korumaları geçip hızlı adımlarla odama çıktım. Babam ile annem hala uyuyor olmalıydı. Kıyafetlerimi çıkarıp şimdiye kadar ki en hızlı duşumu aldım. Banyodan çıkar çıkmaz giysilerimin hazır halde bulunduğu odama yürüdüm. Lila rengi saten bir gömlek ve yırtmaçlı beyaz mini eteğimi giydim. Ten rengi çoraplarımı da kombinime ekledim. Lila renk sivri topuklu ayakkabılarımı ayağıma geçirdim. Saçlarımı açıp ellerimle taradım. Hızlıca odama dönüp makyaj masama oturdum. Çekmeceyi çekip elime geçen malzemelerle ağır bir makyaj yaparken telefonumdan saati kontrol ettim. Onu bekletmeye devam etmek istesem de babamın görmesini istemiyordum. Küçük beyaz çantamın içine cüzdanımı, telefonumu ve lip glossumu attıktan sonra hazır sayılırdım. Komodinin üstünde duran siyah dosyayı elime aldım. Giysi odama dönüp montlar kısmından beyaz kaşe kabanı alıp giymek yerine omuzlarımın üstüne yerleştirdim. Odamdan küçük ama hızlı adımlarla çıktım. Basamakları indim, son kez ev ahalisinin uyanıp uyanmadığını kontrol ettim. Kendimi evden dışarıya atarken kalbim stresten hızlanmıştı bile. Onu bıraktığım yerde aynı pozisyonda buldum. Topuklu ayakkabımın çıkardığı tıkırtıyı duyduğunda başını kaldırdı. Bana karşı sıfır ilgiyle bileğindeki saate baktı. ‘‘Senin hızlı anlayışın elli beş dakika mı Hancı?’’ ‘‘Evet,’’ dedim umursamazca. ‘‘En hızlı hazırlanışım buydu.’’ ‘‘Sizin hayatınızda zor valla,’’ diye alay ettikten sonra şoför koltuğunun kapısını açıp bindi. Gözlerimi devirerek arka kapıya yürüdüm. Tam açacağım sırada camını indirdi, tek kolunu dışarı çıkardı. Alttan bir bakışla bana döndü. ‘‘Yanımdaki koltuğa gel, ben senin şoförün değilim.’’ ‘‘Pardon,’’ dedim sıkıntıyla iç çekerek. ‘‘Alışkanlık işte.’’ Arabanın etrafından dolandım. Pek centilmen birisi sayılmazdı. Kapımı açmamış, beni şoförün değilim diyerek küçük düşürmeye çalışmıştı. Kapıyı sertçe açıp ön koltuğa yerleştiğimde ‘‘Emniyet kemerini tak,’’ diyerek arabayı çalıştırdı. Bakışları çok kısa bir an bana döndü, kıyafetlerimi süzdü. Umursamazca önüne dönüp arabayı sürmeye başladığında ‘‘Ne var?’’ dedim üzerime bakarak. ‘‘Üşümüyor musun öyle?’’ dedi. Söylediğine güldüm alayla. ‘‘Kıskandın mı yoksa Sipahioğlu?’’ ‘‘Hayır, acıdım sana. O kıyafetlerle çok sık hastalanıyorsundur. Ayrıca topukluların üstünde ayaklarına kara sular iniyordur.’’ Göz devirdim, bünyem çok hassas sayılmazdı. Sürekli hastalanmıyordum ve topuklu ayakkabı bir kadının görünüşünü tamamlayan en güzel aksesuardı. ‘‘Rahatlık yerine güzelliği tercih eden insanlar vardır, haberin olsun.’’ Sol kolu camdan dışarda, eli çenesindeydi. ‘‘Böyle güzel olduğunu düşündüren ne oldu?’’ Bakışlarımı camdan dışarı çevirirken bana çirkin dediği gerçeğini görmezden gelmeye çalıştım. ‘‘Peşimde koşan adamlar.’’ Dönüp boş bir bakış attı bana. ‘‘Pek adam değillermiş demek ki onlar yerine bana geldiğine göre.” Bilerek yaptığına yemin edebilirdim, benden nefret ediyor bile olabilirdi. Neden teklifimi kabul etmeye yeltendiğini anlamıyordum o yüzden. Onun hakkında duyduklarım hep ne kadar yiğit, cömert ve baş belası olduğunu hakkındaydı. Kimse centilmen olmadığından bahsetmemişti. ‘‘Normal konuşamıyor musun sen?’’ Gözlerini kısıp vites değiştirdikten sonra cevap verdi. ‘‘Bir Hancı ile hayır.’’ Sürekli soyadımı kullanmasının verdiği rahatsızlık hissiyle ona doğru döndüm. ‘‘O Hancı ile evlenmeyi kabul ettin farkında mısın?’’ Başını iki yana salladı, olumsuz anlamda. ‘‘Henüz değil, şartlar uyum sağlarsa belki.’’ Ona daha fazla cevap vermemek için bakışlarımı camdan dışarıya çevirdim. Yarım saat süren sessizlik dolu bir yolculuğun ardından arabayı durdurdu. Zaman geçmek bilmemişti resmen! ‘‘Kapını açmayacağım, nasıl açılacağını biliyor musun?’’ dediğinde dudaklarındaki küçümser ifadeden nefret ettim. Onun gözünden nasıl göründüğüme emin değildim. Kaşlarımı çattım elimden olmadan. ‘‘Evet, biliyorum herhalde.’’ Tepkime gülüp arabadan çıktığında bende kapımı açıp indim. O çoktan diğer taraftan dolanmıştı. Kapıyı tüm gücümle kapattığımda aldığım tek tepki arabanın kilitlenirken çıkardığı sesti. Onun peşinden yürürken ahşap masa ve sandalyelerin olduğu salaş bir mekâna girdik. Etrafta göz gezdirirken çenemi tutamadım. ‘‘Burada hijyene dikkat edildiğine emin misin?’’ Arkasında olduğumdan görebildiğim tek şey boynunu hafifçe eğişi oldu. Benimle alay etti. ‘‘Yo, çıplak elle yapıyorlar her şeyi.’’ Yüzümü buruşturdum. ‘‘Çok komiksin.’’ Ofladı. ‘‘Sende plak gibisin. Başka kelime bilmez misin?’’ Sandalyemi çekeceğini düşünerek masanın kenarında beklediğimde yerine yerleşti. Onu umursamamaya çalıştım. Karşısındaki sandalyeye oturdum hırsla. Bana böyle davranmasını kabullenmek istemiyordum ama ondan başka çarem olmadığınında farkındaydım. İşin kötüsü o da bunun farkındaydı. Elimdeki siyah dosyayı masanın kenarına bıraktım. Menüye uzandım, kalori dolu yiyeceklerin adını okumak bile midemdeki doluluk hissini artırdı. “Ne yemek istersin?” Dudaklarımı birbirine bastırdım. Şımarığın teki olarak görünmek istemesem de elimde değildi. “Bu menüde benim yiyip içebileceğim tek şey su.” Anlayışla başını aşağı yukarı salladığında bir anlığına mekânı değiştireceğimizi düşündüm. Aldığım yanıtla sinirli gülüşümü bastıramadım. “İyi, su içersin o zaman.” Artık kelimelerim tükenmişti. Söyleyecek herhangi bir şeyim kalmamıştı ona. “Hasan abi,” diye seslendi boş lokantanın içine. Nereden geldiğini anlamadığım bir adam “Halil İbrahim,” diye ortaya çıktı. Yaşlıydı, dudaklarında bir tebessümle masamızın kenarına kadar yürüdü. Beni görünce yüzündeki ifadenin düşüşü, benim moralimi de düşürdü. “Hoş geldin.” Halil İbrahim hiç etkilenmemişti. Adamın omzuna yerleştirdiği eline pat pat vurup ağzından sular akıyormuş gibi hevesle konuştu. “Hoş bulduk abi. Bana bir bol sarımsaklı Kayseri mantısı çekebilir misin?’’ Bana yapmacık bir tebessümle baktı. ‘‘Hanımefendiye bir bardak su.” Adam önce ona, sonra bana çevirdi bakışlarını. Gülmeye başlarken gözlerini kırpıştırdı. “Tabii sen iste yeter ki aslanım benim.” Adam, geldiği yöne doğru yürümeye başladığında mideme ağrı saplandı. Huzursuzca kıpırdandığım oturduğum sandalyede. Dikkatimi dağıtmam gerekiyordu. “Kahvaltıda mantı mı yiyeceksin?” “Evet,” dedi çok normal bir şeye şaşırıyormuşum gibi. “Ne oldu ki?” “Midesiz misin nesin?” diye homurdandım elimde olmadan. “Sarımsaklı bir de.” “Evliliğimiz gerçek olmayacağı için istersem sarımsak yerim, istersem soğan yerim Hancı. Beni alıp koca diye öpücüklere boğmayacaksın ya.” Onunla tartışmaya kalkışırsak sabaha kadar burada durup birbirimize karşı saçmalayabilirdik, o yüzden konuyu yeniden açmaya karar verdim. Bitmek bilmeyen laf ebeliğine daha fazla katlanamayacaktım. ‘‘Şartları mı konuşsak artık?’’ dedim sandalyede sırtımı geriye yaslarken. Masanın üzerinde duran açılmamış suya uzandı, kapağını açıp tek dikişte suyun tamamını içtiğinde mide öz sıvımın tadını ağzımın içinde hissettim. Her hareketiyle beni şoktan şoka sokabiliyordu. Oh çekip tek elini bana doğru uzattı, reverans yaparcasına. ‘‘Hanımlar önden.’’
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE