BEŞ

1243 Kelimeler
Nereden başlayacağıma emin değildim. Omuzlarımı dikleştirdim, sağ bacağımı sol bacağımın üstüne attım. Saçlarımı omzumun üstünden savurdum. Ben toparlanırken o umursamazca cebinden çıkardığı telefonuna dönmüştü. Kayıtsız ve ciddiyetsiz tavrı beni sindirmemeliydi. ‘‘Dinleyeceksen başlıyorum,’’ dedim ciddi bir yüz ifadesiyle. ‘‘Dinliyorum zaten,’’ diye yanıt verdi. Gözlerini bana çevirmemişti bile. Umursamadım. ‘‘Altı aylığına evli kalacağız,’’ diyerek ilk şartımı dile getirdiğimde kaşları çatıldı. Telefonun ekranını kilitleyip ceketinin iç cebine yerleştirdi. Ceketini çıkarırken tavrı yüzünden cümleme devam edememiştim. Ayağa kalkıp sandalyesine astı ceketini. Yeniden oturduğunda beyaz gömleğinin kollarını sıvıyordu yukarı doğru. Kilitlenip kalmıştım, konuşamıyordum. ‘‘Bence süresiz yapalım onu,’’ dedi nihayet işi bittiğinde. ‘‘İki tarafta istediğinde anlaşmalı boşanma olarak değiştirelim. Belki düşündüğümüzden daha fazla yarar sağlarız birbirimize.’’ Altı ay bile çoktu, benim işime yaraması için. Daha fazla olacağına ihtimal vermiyordum, o yüzden üstünde fazla düşünmedim. ‘‘Kabul,’’ dedim umursamazca. Birbirimize zar zor katlanıyorken sürenin uzamasına imkân yoktu, ancak kısalabilirdi. Yüzüme ciddi bir ifade yerleştirirken devam ettim. ‘‘Gerçek bir evlilik olmayacak,’’ dedim üstüne basa basa. ‘‘Sürekli tekrar edip durduğun gerçek, tensel bir yakınlaşmaysa hiç merak etme. Benim için en ufak bir çekiciliğin yok.’’ ‘‘Çok iyi,’’ diye yanıt verdim. ‘‘O zaman bana karışamayacağını da kesinleştirmiş olduk.’’ ‘‘Orada dur,’’ dedi tek elini havaya kaldırırken. ‘‘Bu konuda bir şartım olacak. Eğer sevgilin falan varsa boşandıktan sonra ne yaptığın beni hiç ilgilendirmez ama evli kaldığımız süre boyunca başka herhangi bir erkekle görüşmeni istemiyorum. Aynı şekilde bende başka bir kadınla görüşmeyeceğim.’’ ‘‘Sevgilim yok,’’ dedim kaşlarım çatılırken. ‘‘Senin için de aynı kural geçerliyse okey.’’ Başını aşağı yukarı salladığında restoran sahibi adam yeniden ortaya çıktı. Elinde tuttuğu geniş yemek tabağını Halil İbrahim’in önüne koyduktan sonra masada açılmamış su şişeleri olmasına rağmen bana getirdiği bir bardak suyu önüme yerleştirdi. ‘‘Teşekkür ederiz, Hasan abi.’’ Halil İbrahim’in durumdan fazlaca keyif aldığını düşünüyordum fakat yüzü ifadesizdi. Suyu içmedim. Adam sadece göz kırpıp uzaklaştığında ‘‘Devam edelim mi?’’ diyerek benimle alay ediyor olmalarını görmezden geldim. Kaşığını alıp mantıya daldırırken boştaki elini havada salladı, devam etmem için. Beni dinleyeceği muallaktı. ‘‘Evliliğimizi babama duyururken yanımda olacaksın,’’ dediğimde sesim düşündüğüm kadar güçlü çıkmadı. ‘‘Onlara haber vermeden en hızlı şekilde halledip sonrasında söyleyeceğim.’’ Mimikleriyle onayladı yalnızca. Kelimeleri kullanamayacak kadar yemeğine gömülmüş durumdaydı. ‘‘Peşime düşeceklerdir. Heyet kolay kolay kimseyi rahat bırakmaz, o yüzden beni koruyacaksınız. Her türlü tehlikeden.’’ Ağzına aldığı lokmaya çiğnerken elini kaldırıp bir dakika işareti yaptı. Onun lokmasını yutmasını beklerken üstteki bacağım stresle sallanmaya başlamıştı. Halil İbrahim’in umursamaz ve ciddiyetsiz tavrı beni korkutuyordu, her an vazgeçebilirmiş gibi. ‘‘Bizim evimizde yaşaman lazım o zaman,’’ dedi nihayet ağzı müsait olunca. ‘‘Geldiğin kalabalık evde, mümkün mü?’’ Başka seçeneğim yoktu. ‘‘Mümkün.’’ ‘‘Güzel,’’ dediğinde yeniden yemeğine döndü. Kollarımı göğsümde kavuşturup beklemeye başladım. Beni o kadar ciddiye almıyordu ki sustuğumu fark etmedi bile. Yemeğini afiyetle mideye indirdi, peçetelikten çıkardığı peçete ile ağzını temizledi. Oh çekip sırtını sandalyeye yasladı, sağ eliyle karnını ovuşturdu. Bense karşısında varlığımı hatırlatmadan oturmaya devam ediyordum. ‘‘Başka söylemek istediğin bir şey var mı?’’ diye sordu kürdana uzanırken. ‘‘Yok, senin var mı?’’ dedim. ‘‘Yok,’’ dediğinde başımla onayladım. ‘‘O zaman…’’ diyerek masanın üstünden önümdeki siyah dosyaya uzandı. Ondan önce davranıp dosyayı aldım ve havaya kaldırdım. Hareketim karşısında kaşları çatıldı. ‘‘İmzaları attıktan sonra bilgileri vereceğim. Nikah tamamlanmadan olmaz.’’ Sırtını dikleştirirken yüzündeki ifade korkunçlaştı. ‘‘Benimle oynuyorsun, Hancı.’’ ‘‘Oyun oynamıyorum. Kendimi güvenceye alıyorum, Sipahioğlu.’’ Masaya iki avucunu yerleştirdi. Parmakları ritim tutmaya başladı. ‘‘Kimliğini ver, en kısa sürede yıldırım nikahı işini halledelim.’’ Küçük çantama uzandım, içinden cüzdanımı çıkardım. Kimliğimi ona uzattığımda tek hamlede çekip aldı elimden. ‘‘Şartları…’’ dediğinde lafını kestim. ‘‘Avukat olan yakın bir arkadaşım var, onunla görüşeceğim. Diğer buluşmamızda anlaşmayı kâğıda dökeriz.’’ ‘‘İki tane evrak olsun yanında.’’ ‘‘Merak etme,’’ dedim ayağa kalkarken. ‘‘Senin için de kopyasını hazırlatacağım.’’ ‘‘Nereye?’’ dedi söylediğim şeyleri umursamadan. “Suyunu içmedin.” Kendi kendine gülüp eğleniyordu açıkça. Sabrım sınırlardaydı artık. ‘‘Ben eve geçiyorum, bir daha haber vermeden kapıma gelme. Başımı derde sokma benim.’’ ‘‘Telefonunu ver, numaramı yazayım o zaman.’’ Masanın etrafından dolandım, çantamdan çıkardığım telefonu çıkarıp ekran şifremi girerek ona uzattım. Numarasını yazdığında telefonumu elinden alıp kısaca çaldırdım. Başında dikilmeye devam ediyordum, o ceketinin iç cebinden telefonunu aldı. Ekranı açtı. Beni Hancı olarak kaydettiğinde şaşıramadım bile. İşi bittiğinde başını kaldırdı. ‘‘Daha ne kadar beni dikizleyeceksin?’’ diye sordu. ‘‘Seni dikizlemiyorum,’’ derken yüzümü buruşturdum. ‘‘İyi günler,’’ diye devam edip arkamı döndüm. Küçük adımlarla lokantanın kapısına yürüdüm. Sırtımda bakışlarının ağırlığını hissediyordum, kısacık bir an beni eve bırakmayı teklif edeceğini düşündüm. Kapıya uzanırken beklentimin yersiz olduğunu anladım. Benimle fazladan bir saat bile geçiremeyen adamla, evlenecek olmak omuzlarıma yük gibi bindi. Kendi kendimi en azından Serhat Uysal’dan kurtardığıma ikna etmeye çalıştım. Bu işlerin hepsi bittiğinde, boşanma evrakları imzalanır imzalanmaz pasaportumu alıp en uzak ülkeye uçmaya kararlıydım. Yeni bir hayat kuracaktım. Yıllarca ailemin beni seveceği umuduyla onlara bağımlı yaşamıştım, son olanlar gözümün önündeki perdeyi kaldırmıştı. Biz hiçbir zaman sevgi dolu bir aile olamazdık. Onlarla yaşamaya daha fazla katlanamazdım. Sürekli Heyet’in beni yeniden kullanıp kullanamayacağı ihtimali içimi yerken ülkede kalmaya devam edemezdim. En mantıklısı buydu, benim için. Omuzlarımdan kayan kabanımı düzeltirken boş caddede yürümeye devam ettim. Taksi bulup bir an önce evime dönmek istiyordum. Birkaç dakika yürüdükten sonra yoldan geçen boş taksiyi çevirebilmiştim. Evin adresini verip telefonumu çıkardım ve Halil İbrahim’in numarasını sinirle Sipahioğlu olarak kaydettim. Bu oyunu oynamak istiyorsa ona ayak uyduracağımı bilmeliydi. Yarım saatlik yolculuğun ardından kredi kartımla ödeme yapıp taksiden indim. Bahçeye girdiğimde korumaların kendi arasındaki fısıldaşmalarını görmezden geldim. Hiçbir şeyden haberleri olmasa bile Halil İbrahim ile aynı arabaya bindiğime şahit olmuşlardı. Ön kapıdan geçip eve girdiğimde kahvaltı sofrası yeni hazırlanmıştı. Elimdeki dosyayı önemsiz bir şey tutuyormuşçasına salladım, babamın sesi merdivenlere yönelemeden bana ulaştı. ‘‘Kahvaltıya gel.’’ Basamakları tırmanmaya başlarken cevap verdim. ‘‘Aç değilim.’’ ‘‘Bade, kahvaltıya gel.’’ Adımlarım otomatik olarak döndü, çıktığım basamakları geri indim. Sırtımı dimdik tutarak salona yöneldim. İçerideki yemek masasına doğru yürüdüm. Annem dün akşamki saten sabahlığı içinde, başını ovuyorken köşedeki sandalyeye yerleşmişti. Babamsa masanın başucundaydı, takım elbisesi içinde elindeki tabletten bir şeyler okuyordu. ‘‘Ne yaptın?’’ diye sordu gözlerini bana çevirmeden. ‘‘Hallettim,’’ dedim annemin olaydan haberi olmadığını bildiğim için. Hallettiğimi duyduğu an başını elindeki tabletten bana çevirdi. Dudaklarında tatsız bir gülüş belirdi. ‘‘Beni şaşırttın.’’ ‘‘Neyi hallettin?’’ diye soran annem, ayılmak amacıyla hazırlattığı yeşil çayından bir yudum aldı. ‘‘Önemli bir şeyi değil,’’ dedim babamı görmezden gelerek. Hala masanın ucunda ayakta dikiliyordum. Kahvaltılıkları görünce acıktığımı hissettim ama yiyebilecek güce sahip değildim. ‘‘Önemli bir şey halletsen şaşırırdım zaten.’’ İç çektim. ‘‘Yorgunum, dinleneceğim. Size afiyet olsun.’’ Beni durdurmadılar. Yeniden arkamı dönüp hızlı adımlarla salondan çıktım. Babam yemek yemem için değil, son durumu öğrenmek için çağırmıştı beni. Onlara olan öfkemi içimden söküp atamıyordum. Kızlarından çok iş ortağı muamelesi gösteriyordu bana. Annemse tam tersi, kocası benmişim gibi davranıyordu. Babama kusamadığı tüm öfke ve tahammülsüzlüğü bana kusarak. Merdivenleri tırmanırken yorgunluktan omuzlarım iyice çöktü. Odama girer girmez kabanımı yatağın üstüne attım. Kıyafetlerimi değiştirecek enerjiyi bulamamıştım, telefonumun mesaj bildirimini duyduğumda çantama uzandım. Kızlar kurduğumuz gruptan ünlü bir makyaj malzemesinin yeni çıkaracağı ürünü hakkında yorumlar yapıyordu. Ekran kilidini kapattım. Telefonu yatağın üstüne fırlattım. Kıyafetlerimle beraber kendimi de yatağa bıraktım. Bir şekilde başarılı olmuştum. Halil İbrahim’i içine saplandığım bataklığa çekebilmiştim ve şimdi geriye kendimi kurtarıp onun benim yerime batmasını sağlamak kalmıştı.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE