Ertesi gün Halil İbrahim’den haber aldım.
‘‘Aşağı in.’’
İki kelimelik mesajıyla gerginleşmiştim. Hala yaptığımız şeyin şaşkınlığını yaşıyordum. Zaten hali hazırda kıyafetlerim üstümde olduğundan çantamı aldım, montlarımın bulunduğu küçük bölüme gidip kombinime uygun bir kaban alarak odamdan çıktım. Merdivenleri inerken annemin çalışanlardan birini azarlayan sesini duydum. Onunla karşılaşmamak amacıyla adımlarımı hızlandırdım. Ayık olduğu kısa zamanlarda da insanları hayattan soğutabiliyordu. Bahçe kapısından çıktığım anda korumalardan biri önüme kesti.
‘‘Bade Hanım,’’ dedi meraklı gözlerle beni süzerken. ‘‘Ceyhun,’’ diye karşılık verdim boş boş bakarak. ‘‘Nereye çıktığınızı babanıza iletmemi ister misiniz?’’
Kendi isteğiyle sormadığını tahmin edebiliyordum, babam tembihlemiş olmalıydı.
‘‘Önemli bir işi varmış dersin,’’ diyerek omzundan hafifçe ittim. Zorlamadı, beni rahat bıraktı. Birkaç adım atabildiğimde Halil İbrahim’in arabası görüş açıma girdi. Dışarıda beklemiyordu, zaten hava düşündüğümden de soğuktu. Arabanın içindeyken bile bakışlarının beni takip ettiğini hissedebiliyordum. Bu sefer arka koltuğa yönelmeyecektim, kaldırıma geçerek hızla arabaya doğru yürüdüm. Ön koltuğun kapısını açıp yerleştiğimde göz göze geldik. İki eli direksiyonda, öne doğru eğilmişti. Parmaklarıyla ritim tutuyordu. Arabanın anahtarına uzanmadan önce bakışları kıyafetlerimi taradı yeniden. İstemsizce kendimi inceledim. Siyah kısa kot eteğim, bej rengi kazağım ve diz üstü topuklu çizmelerimle normal görünüyordum. Başımı çevirip çatılmış kaşlarımla ona döndüm.
‘‘Söylemek istediğin bir şey mi var?’’
‘‘Elli beş dakikadan daha kısa sürede de hazırlanabiliyormuşsun,’’ dedi karşılık olarak. Emniyet kemerimi takarken ‘‘Mesaj attığında çoktan hazırdım,’’ diye cevap verdim.
‘‘Evde böyle mi dolaşıyorsun?’’ dediğinde başımı sallayarak onayladım. ‘‘Ne sanıyorsun ki? Pijamalarımla gezdiğimi mi?’’
Ona süzdüm elimde olmadan. Beyaz gömlek, siyah kumaş pantolon ve siyah kaşe kabanıyla dümdüz giyinmişti. Konuştuğunda dikkatim dağıldı.
‘‘Hayır ama daha rahat bir şeyler giyilir diye düşünmüştüm.’’
‘‘Benim rahat anlayışım bu.’’
Kısa sohbetimiz benim cümlemle son buldu. Sırtımı koltuğa yasladım, camdan akıp giden yolu seyretmeye başladım. Sıkıcı on dakikalık yolculuğumuzun ardından aile sağlık merkezi önünde durduk. Arabayı park etti, ikimizde indik. ‘‘Ne işimiz var burada?’’ dediğimde beni beklemeden yürümeye başladı.
‘‘Nikah için sağlık raporu almaya geldik.’’
Uzun boyu sebebiyle attığı geniş adımlara yetişebilmek zor olsa da peşinden yürümeye devam ettim. ‘‘Özel bir hastaneye gidemez miydik?’’ diye söylendim kendi kendime. ‘‘Kusura bakmayın küçük hanım, sizi halka karıştırdık,’’ diye alay etti benimle. Oysaki öyle saçma bir sebepten söylenmemiştim. Sonuçta babamı durumdan habersiz sanıyordu ve ikametgâh yüzünden beni kayıtlı olduğum Aile Sağlığı Merkez’ine getirmişti. Eğer gerçekten babamın haberi olmasaydı, duyabilir diye endişe edebilirdim sonuçta. Ona kendimi açıklama zahmetine girmedim. Sıra alacağımız numaratörün önüne geldiğimizde geri çekilmesini bekledim, kimlik numaramı ezberinden tuşlamaya başladığında şaşkın bakışlarla onu izledim.
‘‘Kimlik numaramı mı ezberledin?’’
‘‘Şahsi algılama, Hancı. Görsel hafızam kuvvetli sadece.’’
Doktorun kapısının önüne geçerken ona pek inanmamıştım. Öğleden sonra geldiğimiz için düşündüğüm kadar kalabalık değildi. Sıram hızlıca geldi.
‘‘Burada bekliyorum.’’
Doktorun yanına girip kısaca evlilik için sağlık raporu almaya geldiğimi dile getirdim. Bazı kan testleri ve röntgen isteyip beni yönlendirdi. İşlemleri halletmek için yeniden dışarı çıktığımda gerginliğimi yansıtmamaya çalıştım.
‘‘Kan testi istedi,’’ dedim kendime hâkim olamayarak. Yüzüme boş boş baktığında hemşire yaklaştı bize doğru. ‘‘Bu taraftan,’’ dediğinde zar zor yutkundum. ‘‘Sende gelecek misin?’’ diye sordum ona dönerek. Gözlerini devirdikten sonra iç çekti ve tek eliyle önden yürümem için yolu işaret etti. Kan alma odasının önüne geldiğimde ayaklarım geri geri gidiyordu.
‘‘Galiba beni kan tutuyor,’’ diye saçmaladım bir anda. ‘‘Kan doldurdukları tüpe bakma o zaman,’’ diyerek beni sırtımdan içeri iteledi Halil İbrahim. İnsanın halinden hiç anlamıyordu. Geniş koltuğa oturmadan ayakta kabanımı çıkardım. Sıcak basmıştı. ‘‘Şunu tutabilir misin?’’ dedim ona uzatarak. Uzattığım kabana alabilmek için içeri girmek zorunda kaldı. Boş bakışlarla beni izlerken bir anda farkındalıkla gözleri kısıldı.
‘‘Sakın bana iğneden korktuğunu söyleme,’’ dedi alayla. ‘‘Hancı’nın kızı iğneden…’’
Zaten stresten zar zor nefes alıyordum, onun dalga geçişine daha fazla tahammül edemedim.
‘‘Ne alakası var ya Hancı olmamla? Kan tutuyor dedik ya,’’ diye terslendim. Tüm gücümü toplayarak koltuğa yerleştim. Hemşire, gülümseyen bir yüzle bizi izliyordu.
‘‘Hızlıca yapacağım,’’ diyerek bana psikolojik destek verdi. ‘‘Teşekkür ederim,’’ dedim gözlerimi yumarken. Kalp ritmim düzensizleşmişti. Sol kolumu ona uzattığımda kazağımı sıyırıp turnikeyi bağladı. Gözlerimi yumdum. Acımayacağını biliyordum ama tenimin delinmesi hissi beni çok fazla geriyordu.
‘‘İsterseniz hanımefendinin elini tutabilirsiniz.’’
Benimle değil de Halil İbrahim’le konuşuyordu. Ağzımı açıp gerek olmadığını söyleyecektim ki ‘‘Derin bir nefes alın,’’ dedi. İğnenin soğukluğunu hissedince otomatik olarak uzandım. Gözlerim hala kapalıydı, sağ elim onun elini kavradı. Tüm gücümle sıkarken yüzümü buruşturdum. Kısacık bir acıydı ama mevzu acısı değildi zaten. İçimdeki tuhaf hisle baş etmeye çalışırken derin nefesler almaya odaklandım. Tüm gücümle bedenimi kasıyordum.
‘‘Gevşe canım, bitmek üzere.’’
İğne vücudumdan çıktığı an tuttuğum nefesimi bıraktım. Pamuğu koluma bastırdı hemşire. ‘‘Bastırmaya devam et yoksa kanar,’’ diye bilgilendirme yaptı. Gözlerimi araladım. O an Halil İbrahim’in eline sarıldığımı fark ettim. Ateşe değişmesine kendimi geri çektim. Bir saniye önce onun elini kavrayan parmaklarımla kolumdaki pamuğa bastırmaya başladım. Alay etmeye devam edeceğini düşündüğümden hiçbir şey söylememesi tuhaf geldi.
‘‘İki saat sonra gelip sonuçları doktorumuza gösterebilirsiniz.’’
Kısaca teşekkür edip ayaklandım. Röntgen çekimi işini hallettiğimizde de hala konuşmamıştı, kafasına bir şey takılmış gibiydi. Düşünceli görünüyordu. Elinde tuttuğu kabanımla beni takip ediyordu. Geriye sadece beklemek kalınca kabanımı ondan alıp giydim. Saçlarımı içinden çıkarırken ‘‘Gelip benimle beklemene gerek yoktu,’’ dedim. ‘‘Dışarıda da bekleyebilirdin.’’
Bana küçümser bir bakış attı.
‘‘Keşke bunu işlemlerin hepsi bitmeden söyleseydin. Hem seni düşündüğümden gelmedim. Devlet hastanesine veya aile merkezine gelmediğinden insanlarla iletişim kuramazsın diye düşünmüştüm. Buradakileri düşündüğümden geldim.’’
‘‘Aynen,’’ dedim tartışmayı uzatmamak adına. Arkasını dönüp yürümeye başladığında ‘‘Nereye?’’ diye seslendim. Dönüp bakmadan cevap verdi.
‘‘Takip et.’’
Oflayıp peşine takıldım. Aile sağlık merkezinden çıktık, yağmur atıştırmaya başlamıştı. Arabaya bindik. Arkaya uzandı, koltuğa attığı evrak dosyasını alıp kucağıma kelimenin tam anlamıyla fırlattı. ‘‘Doldur. Anlaşma da hazırlattım. İmzalamadan avukat arkadaşına sorarsın,’’ dedi arabayı çalıştırıp ısıtıcıyı açarken. Benden önce davranmıştı, umursamadım.
Herhangi bir yere sürmedi.
‘‘İki saat bekleyeceğiz zaten. Kahve içebiliriz,’’ dedim dosyayı açıp formu incelerken. Cevap vermeden arabayı sürmeye başladı. Yakınlardaki bir kahvecinin önüne gelene dek durmadı. Kapıyı açıp inmeye yeltendiğimde o kontağı kapatıp oturmaya devam etti. Anlamamış halde suratına baktığımda ‘‘Sen kahveni iç, formu doldur gel. Burada bekliyorum ben,’’ dedi.
Beraber kahve bile içemeyeceği biriyle evleniyor olduğu için onun adına üzüldüm. Arabadan inip kapıyı tüm hırsımla kapattığımda sinirleri gerildi. Kornaya bastı. Omuz silkip yağmurda ıslanmamak için hızla içeri yürüdüm. Sıra yoktu, hemen kahvemi sipariş ettim, çantamı yanıma aldığımdan kendimi içten içe tebrik ettim. Ödemeyi yapıp kahvemi beklerken baristadan kalem rica ettim. Cam kenarı boş masalardan birine eşyalarımı bıraktım, o sırada hazırlanmış kahvemi aldım. Formu çıkarıp doldurmaya başladığımda işime fazla odaklanmıştım.
‘‘Hanımefendi?’’
Başımı kaldırdığımda genç bir adam başımda dikiliyordu.
‘‘Sandalye müsait miydi?’’
‘‘Tabii, alabilirsiniz.’’
Sandalyeyi alıp gideceğini düşündüğümden yeniden forma döndüm. ‘‘Teşekkür etmek adına size kahve ısmarlayabilir miyim?’’ diye devam ettiğinde kaşlarım çatıldı. Hali hazırda elimde tuttuğum karton bardağı havaya kaldırdım. ‘‘Nezaketiniz için teşekkür ederim ama zaten içiyorum,’’ dediğimde tek eliyle ensesine ovuşturdu. Utangaç bir gülümsemeyle ‘‘Doğru,’’ dedi. Ona bakarken artık dönüp gideceğini düşünmüştüm. ‘‘Peki, numaranızı alsam ve başka bir gün sizi kahve içmeye davet etsem?’’
‘‘Reddetmek zorundayım,’’ diye başlamıştım ki Halil İbrahim’in sesi konuşmamı böldü. ‘‘Bir sorun mu var?’’
Genç adam, onu karşımızda görünce iki elini suçsuzum dercesine havaya kaldırdı.
‘‘Kusura bakmayın, ben hanımefendiyi yalnız sanmıştım.’’
‘‘Değil.’’
Sandalyeyi almadan arkasını dönüp gitti adam. Halil İbrahim ise karşımdaki boş sandalyeye yerleşti bana bakmadan. Formu doldurmaya devam ederken gülümsedim dalga geçercesine.
‘‘Neydi şimdi bu? Alanını mı işaretledin?’’
‘‘Rahatsız görünüyordun, halinden memnun görünseydin karışmazdım.’’
‘‘Ya ne kadar anlayışlısın,’’ dedim alay etmeye devam ederek. ‘‘Erkeklik egom izin vermedi demiyorsun da rahatsız görünüyordun diyorsun.’’
‘‘Size iyilik yaramaz ki, ne diye iyilik etmeye kalktıysam?’’ diye homurdandı kendi kendine. Onu umursamadan işime devam ettim. Söyleyeceğimi söylemiştim, daha fazla tartışmaya gerek yoktu. Ellerimi masanın üstünde birleştirip bacağını sallamaya başladığında beni strese sokmuştu. Ondan yayılan rahatsızlık hissi yüzünden güzelce kahvemi bile içemiyordum. Bakışlarım kıpırdanıp duran ellerine kaydığında sol elinin üstündeki tırnak izlerini fark ettim. Canını yakmış olmalıydım. Konusunu bile açmamıştı.
Halil İbrahim’in kişiliğiyle alakalı kafamı karıştıran çok fazla şey vardı. Bazı anlarda bana nefretini kusuyordu, bazı anlarda ise dünyanın en anlayışlı insanı gibi davranıyordu. Kısacık görüşmemizden onu çözemeyeceğimi o an anladım. Düşündüğümden daha derin bir karakteri vardı çünkü.
İşimi bitirdiğimde sırtımı koltuğa yasladım, gerindim. Kıpırdanıp durmasına rağmen kalkıp gitmeyi teklif etmedi. Dosyayı onun önüne iteledim.
‘‘Başka yapılacak bir şey var mı?’’
‘‘Evrakları tamamlıyoruz işte,’’ dedi umursamazca etrafı incelemeye devam ederken. ‘‘Senin için nikah günü fark eder mi?’’ diye sordu. ‘‘Hayır,’’ dedim ilgisizmişim gibi davranarak. ‘‘Elini çabuk tut yeter.’’
Kısacık bir an duygularım depreşti. Anlamlandıramadığım tuhaf hisle sarsıldım. Bakışlarının üstümde gezindiğini hissettiğimde camdan yağan yağmuru izliyormuşum gibi davrandım.
‘‘Gelinlik giyecek misin?’’
Ona dönmedim.
‘‘Hayır.’’
‘‘Mantıklı, gerçek olmayan bir şey için o kadar masrafa gerek yok.’’
Kahvemin son yudumlarını içtim. Ona cevap vermediğimden konuşma devam etmedi, sadece karşılıklı oturduk.
İki yabancı olarak hiçbir paylaşımımız yokken evlenecektik, hem de öylesine bir günde.
Hancı soyadını taşıdığım için hiçbir zaman masalsı aşk hikayelerinin birinin içine düşüp gelinliğimi seçtiğim hayaller kurmamıştım zaten.