9.BÖLÜM "Marlie'nin Kolyesi"

2572 Kelimeler
9.BÖLÜM "Marlie'nin Kolyesi" "Abi, Pamir arıyor!" Lalin'in yakın gelen sesiyle Aruz bedenini benimkinden uzaklaştırırken ağzıma kadar gelen kalbimi mümkünmüş gibi yutmaya çalıştım. Buz kesildiğimden emindim. Tezgahtaki sepetten bir tane elma alıp ağzına götürdüğünde bana bakarken, " Ne diyor?" diye sordu Lalin'e. Lalin, sırıtarak Mutfağa girdiğinde, Pamirle konuştuğu için olamalı diye düşündüm. O çocuktan hoşlandığı belliydi. Elindeki telefonu Aruz'a uzatırken gözleri bana çarpmıştı. "Sen iyi misin? Betin benzin atmış..." "İyiyim, biraz midem bulandı" dedim ona bakmadan. "Ben yiyemeyeceğim Lalin. Kusura bakma" diyerek kapıya yürüdüğümde arkamdan "Sana ilaç getirmemi ister misin?" diye seslendi. "Sadece nane çayı yapar mısın rica etsem?" gerçekten elim ayağım buz kesmişti ve adrenalinim tavan yapmıştı, başım dönüyordu. "Tabi ki" dediğinde bir şey söylemeden yukarı çıktım. Bana hazırladığı odaya girip kendimi yatağın üzerine attım. Kalp atışlarım hala yerinde sayıyordu. Sırt üstü bi şekilde tavanı izlemeye başladım. Nefesini hala yüzümde hissediyordum sanki. Ne yapmaya çalıştığı hakkında hiçbir fikrim yoktu tepkimi mi ölçmeye çalışıyordu emin değilim, ancak bu yaptığını bir daha yaparsa kalpten gidebilirdim. Düşüncelerimin bedenimi hakimiyetine aldığı bir anda kapımın tıklatılmasıyla irkildim. Nefesimi düzene sokup ayağa kalkarak üstümü başımı düzeltme gereği duymuştum. "Gel" dediğimde Lalin elinde bir kupa ile içeri girdi "Bende pek aç değilim, istersen yanında durabilirim." Başımı iki yana salladım "Teşekkür ederim ama sadece biraz midem bulandı" Biraz?... Mideme olanlar konusunda tarif edebileceğim bir terim'in varlığından emin değildim. O yüzden bulandı demek çokta yanlış sayılmazdı, Biraz kelimesi dışında... Lalin anlayışlı biçimde başını eğdi ve yanıma gelip avuçlarımın arasına ondan istediğim nane çayını bıraktı. İki elimle tuttuğum Nane çayına bakarken omuzlarımı indirdim. Bunun şu anki durumuma iyi geleceğinden emin değildim. "Pamir gelecekmiş ve... Senden benim için, dolabımdan elbise seçmeni isteyebilir miyim?" Bu söylediğiyle ona muzipçe baktığımda kızararak başını eğdi. "Üstündekiler gayet iyi bence. Ve bana soracak olursan makyaj yapma ya da çok az yap. Kendini yaşlandırmana gerek yok. Seni sevecekse olduğun gibi sevmeli" dediğimde bakışlarını aniden yüzüme çıkarttı, "Ben sadece gelen misafire saygı gösterdiğim için-" diyordu ki sözünü kestim. "Bende misafir değil miyim? Üzerindekini değiştirmek için Pamir'i beklediğine göre, burada beni değil kendini kandırırsın. " deyip bilmişçe gülümsedimde Daha çok kızarmıştı. "Çok mu belli oluyor?" "Eh biraz," diyerek onayladım. "Sence fark etmişmidir?" bu söylediğini bir kaç saniye düşünüp başımı olumsuz anlamda sallayarak "Sanmıyorum, oldukça normalmiş gibi karşılıyor, bence haberi yok" dediğimde derin bir nefes almıştı. "Neden bunu bilmesini istemiyorsun?" Yavaşça yatağa oturarak omuz silkti. "Kendi'den hoşlanıyor...." dedi fısıldarcasına kısık bir sesle. İfadesinin aldığı üzüntü iç burkucuydu ama söylediği şey daha çok, şaşırmama neden oldu. "Ben öyle düşünmüyorum" elimdeki bardağı komidinin üstüne koyup yanına oturdum. "Birbirleriyle pek ilgileniyor gibi görünmüyorlar." Kendimden emin bir şekilde söylediğim şeye karşılık başını iki yana salladı. "Bir dönem beraberlerdi. Herkesten sakladılar ama ben biliyordum. Geceleri gizli gizli buluşuyorlardı..." deyip derin bir nefes aldığında kaşlarım çatılmıştı. Huzursuzca nefes verdi. "Bir gün şüphelenip Kendi'yi takip ettim. Kasabanın girişinde bir ağaç ev var, oraya kadar onu gizlice izledim ve sonra ağaçların arasında Pamiri gördüm. " sesi gittikçe incelirken burnunu çekti. " Sarıldılar.. " dediğinde gözlerinden akan yaşın devamına izin vermeksizin hemen iki eliyle siliverdi. Bunu beklemiyordum... İlişkilerini anlamak mümkün değildi onlar hiçbir şey yokmuş gibi davranıyorlardı. Zaten Lalin'in anlattıklarına göre ilişkilerini de saklamışlardı. Ama neden... Başını elimle kendi omzuma yasladığımda buna tepki göstermeden uyum sağladı. "Ve onlara kızamıyorum da! Kızmak istiyorum ama çok haksız olduğumun farkındayım. Kendi benim Pamir den çok hoşlandığımı bilerek sevmemişti onu sonuçta, ya da Pamir benim onu sevdiğimi bilmiyordu..." Burnunu çekti. "Hatta daha kötüsü ne biliyor musun... Beni sevmesi için her şeyimi verebilecekken, beni sevmesin diye de dua etmek.... Eğer severse, bu hikayenin kötü karakteri ben olurum İlda. Çünkü Kendi'nin ona aşık olduğunu biliyorum, Pamirin bir dönem onu sevdiğini biliyorum, Birlikte olduklarını biliyorum ve Kendi'nin önünde beni sevdiğini göstermeyecek biri olduğundan da eminim... Eğer bir mucize olur ve beni severse, ona yalnızca acı veririm... Bu hikayenin kötüsü ben olurum" dediğinde gerçekten içim acımıştı. Buruk ifademle kendime çektiğim başına başımı yasladım... Ama, söylediği bir şeye katılmıyordum. Kendi'nin, Lalin'in Pamirden hoşlandığını, bilmediğini zannetmiyordum. Lalin bunu saklamak konusunda gerçekten iyi değildi... Gülümseyerek Lalin'e döndüm. "Eminim karşına başkaları çıkacaktır." dediğimde başını iki yana salladı. Acınası bir ifadeyle başını kaldırıp bana baktı. "Başkasını sevmek bile istemiyorum biliyor musun... Aşk' ta bir Lanet sayılmalı." Onların evindeyken kendiyle olan konuşmamızı hatırladım. Bana efsaneyi anlatırken, 'Aşık bir insana ne dersen de, eninde ya da sonunda sevdiğine kavuşmak isteyecektir, ucunda cehennem olsa bile.' derken nasıl daldığını görmüştüm ifadesinin aldığı hal hayatında iyi gitmeyen şeyler olduğunu belli ediyordu. Bununla bir ilgisi var mı acaba? diye düşünmeden edememiştim. "Kusura bakma, kendi derdimle başını ağrıttım" diyerek ayaklandığında "Hayır, ağrıtmadın. Anlatmana sevindim. Yanii... Bana anlatmana." deyip gülümsediğimde oda buruk bir tebessüm yerleştirdi duaklarına.. "Daha iyiysen aşağı inelim" dedi elleri ile gözünü ve yüzünü, gözyaşlarından arındırmaya çalışırken. "Evet, daha iyiyim." Lalinle beraber merdivenlerden inerken Aruz'un da Pamir'i kapıda karşıladığını görmüştük. Henüz daha yeni gelmişti. "Hoşgeldin." dedi Lalin tebessüm ederek. Pamir Lalin'e birkaç saniyeliğene bakıp başını hafifçe eğerek selam verdi ve salona geçti. "Mesele ne Pamir?" Aruz Pamir'in karşısında ki tekli koltuğa otururken Pamir de konuşmak için hazırlanır gibi yaptı. Herkes yerine yerleştiğinde sıkıntılı bir ifadeyle içine büyükçe bir nefes çekti. "Balgard'ın yanına soktuğumuz casusu deşifre olmuş." demesiyle Aruz'un dudaklarından sesli bir şekilde firar eden küfürle irkildim. "Nasıl olmuş?" "Bilgimiz yok... Bu sabah Başını teslim ettiler" Pamirin ağzından çıkan kelimelerle ağzım açık kalırken ortada ne döndüğünü anlamadığım yetmiyormuş gibi iliklerime kadar korkmuştum. Lalin endişeyle "Ne yapacağız?" dediğinde, Pamir ona bakmadan, "Her türlü savaşa hazırlıklı olmak zorundayız." dedi. Sesi hepimizden daha sakinmiş gibi çıkmış olsa da endişe barındırıyordu. "Bizden şüpheleniyorlar." diye mırıldandı Lalin. "Taşı biz almadıysak kim almış olabilir?" Aruz başını iki yana sallayarak Pamirin sorusuna gözlerini kitlediği hayali noktadan ayırmadan "Bilmiyorum" diye cevap verdi. O an kapı çaldığında Lalin yerinden kalkarak açmaya gittiği sıra "Diğerlerini de mi çağırdın?" diye sordu Aruz. "Sadece, Kendi ve Aka'yı. Bilmeleri gerek diye düşündüm" dediğinde Aruz onaylarcasına başını salladı. "Sorun ne?" Kendi'nin sorusuyla Lalin elini ensesine götürerek huzursuzca, "Casusu öldürmüşler" dediğinde Aka'nın ağzı dehşetle aralanırken, Kendi korkuyla açılan gözlerini Aruz'a dikti. "Ne yapacağız şimdi? Balgard boş durmayacaktır!" Aruz herhangi bir cevap vermezken, Pamir herkesin tahmin ettiği şeyi tekrarladı. "Savaşa karşı hazır beklemkten başka yapacak hiçbir şey yok." deyip, oturduğu yerden ayağa kalktı ve salonun ortasında gezinmeye başladı. Kendi, yüzündeki ekşi ifadeyle Aruz'a bakıp tek gözünü kısarak, oturduğu yerden onu süzdü. "Taşı alsın diye içeri adam soktuk ve başkasına kaptırdık! Adamımız da öldü. Öyle mi Aruz!" dediğinde bakışlarımı Aruz'a çevirdim. İfadesi dümdüz dü. Gözleri ağırca açılırken hizasına direk Kendi'yi almıştı. "Gidip sen alsaydın daha iyi bir iş çıkarır mıydın?" ses tonu acımasızdı. "Oturduğun yerden sitem edip beni germe," Ayağa kalkıp Kendi'ye doğru yürürken adımları bastığı yeri sallandırıyor gibiydi. Öyle sakin ve ağır yaklaşmıştı ki. Ürküten sessizliği fırtınaya meyilliydi. Fısıltıyı andıran tonda konuştuğunda yutkundum. "Taş tapınaktan çalınırken bir katkın olmadı, hepimiz burda kafa patlatıp Plan yaparken bi katkın olmadı, başarısız olurken yine bir katkın olmadı," dikenli bakışları Kendi'nin ifadesiz gözlerine batarken burnundan soluyarak Kendiyi baştan aşağı süzdü. Samimiyetten uzak bi şekilde dudakları kıvrılır gibi olacakken kıvrılmak ve kıvrılmamak arasındaki ince çizgide kaldığında bu ifadesini oldukça çirkinleştirmişti. "Sitem ederek de bir boka yaramış olmayacaksın." dedikten sonra dizlerinin üstüne çökerek yüzü biraz yukarıda kalan, Kendi'ye tekrar baktı. "Savaşta bize bir faydan olacaksa konuş!" Kendi'nin ağlamamak için zor tuttuğu bakışları Aruz'un yüzünden ayrılmamıştı. Hala karşısında güçlü durmaya çalışırken Aruz'un kendi kuzenine söylediği şeylere anlam veremiyordum. Herkesin sinirleri iyice bozulmuş olmalıydı. Kendi gözünü kırpmadan Aruz'un gözlerinin içine bakarken, Aruz dişlerinin arasından dilini çıklatarak başını pis bir ifadeyle iki yana salladı. "Güçlerini kullanamayan bir cadıdan hala fayda beklemek, benim hatam" dediğinde ona gözlerimi kısarak baktım. Çok ileri gidiyordu. Kendi ağır biçimde ayağa kalktı bir damla yaş gözlerini kırpmasa da yere düştüğünde yutkundu. Dizlerinin üstüne çöken Aruz'a acıyla baktı. "Ölen..." dediğinde sesi çatallıydı. Sık yutkunuyordu. "Arkadaşımızdı!" Aruz yavaşça ayaklandığında ikisini de bakışları aynı hizaya gelmişti. "Sen! Arkadaşımızı oraya gönderirken, ölümünü göze aldın!" sakin çıkan ses tonu ciğere batan cinsteydi. Dişlerinin gıcırtısı duyulabiliyordu "Kahrolası mücevher de, Senin o girmeye çok meraklı olduğun savaşta, Bundan sonra senin sorunun!! Kimsenin canının vicdanı altında kalmamak için, yine hiçbir halta yaramayacağım Aruz!" Ses tonu giderek yükselirken işaret parmağını Aruz'un sol göğsüne batırdı. Dokunduğu yeri vurgulamak ister gibi tekrar tekrar o bölgeye darbe uyguladı. Koltukta ki ceketini hızla çekip salondan kapıya doğru yürüdüğünde hepimiz hiçbir şey söylemeden onu izledik. Aruz oldukça ifadesizdi. Söylediklerinin hiçbir önemi yokmuş gibi, tekrar tekli koltuğa oturup ellerini birleştirdi. Dış kapı, gürültüyle kapandığında gözlerimi yumdum. "İleri gittin" dedi Aka. Cevap vermedi. "Ona güçleri hakkında böyle bir şey söylemeye hakın yoktu." Aruz sessizdi. Yine tepki vermedi. Gerginliği bölmek adına, "Ne mücevheri bu?" diye sorduğumda Pamir dışında kimse kafasını çevirip bana bakmamıştı. "Altı İristen birine ait çok güçlü bir kolye. Mavi Safir taşını saran bir tılsımda diye biliriz. İris'in kanıyla mühürlü o yüzden takan kişi İris'in gücüne sahipte olabilir, Gücün ağırlığını kaldıramayıp öledebilir." dediğinde tam hangi İrise ait olduğunu soracaktım ki, "Şimdiye kadar takan herkes öldü." demesiyle Lalin'e döndüm. " Öyle ise onu neden istiyorlar? " " Balgard bir cadıya çalışıyor. O Cadının taşı takabilecek tek kişi olduğunu düşünüyoruz... Kolyenin gücüne sahip olabilecek tek kişi o" dediğinde Pamir'e kaşlarımı çatarak baktım. "Sebep? Takan herkes öldüyse onun yaşayacağını nereden biliyorsunuz? " "Çünkü o kalan son cadı" dedi Lalin. Durum iyice karmaşıklaşırken ifadem içine girdiğim çelişkiyi gizleyememiş olacak ki Aruz girdi söze "Ayinde bütün cadılara Ab-ı hayat içirdiler. Amaç cadıları öldürmek değildi yani," dediğinde Kendi'nin anlattığı hikayeyi hatırladım. Elçi yaratıklar diye bahsettiği cadılara Ab-ı Hayat içirmelerini söylemişti. Doğruydu Ab-ı hayat'ın öldürmek amaçlı kullanılmış olması çok saçma olurdu. Ama, amaç onları ortadan kaldırmak değilse, ne olabilir di? " Cadılardan bir tanesi, kurban edileceğini düşünerek ayinden kaçmayı başardı ve kimse bunun farkına varmadı. Ab-ı hayat cadıların fıtratını İris kanından temizlerken ayin sırasında İrislerin ölmesiyle, İris'ler ile aralarındaki bütün bağlantının kopmasını sağladılar. Ayin bunun için yapıldı. Tanrının merhameti yüce'dir, o hiçbir günahı olmayan çocukların tek kılına zarar gelmeden, yalnızca şeytani boyuttaki güçlerinin sebebi olan, günahkar babalarını yeryüzünden sildi. " dediğinde söylediği tek bir şeyi cımbızla çekerek dile getirdim. " Kaçan cadı.... " dedim devamını getirmeden Pamir beni başıyla onaylamıştı. " İris kanını taşıyan, cadı soyundan yalnızca bir tane cadı kaldı. Balgart ona hizmet ediyor. Taşa hakim olabilecek, İris kanınını taşıyan tek varlık o cadı." dediğinde yutkundum. Ama ellerinden çalınmıştı. Aruz'u gördüğüm ilk günü hatırladım. O gün, ona çalınan bir taşın hesabını soruyorlardı... Aruzla göz göze geldiğimizde ne düşündüğümü anlamış gibi başını salladı. Ona bakarak, " Neden seni yukarı boyutta yakaladılar?" diye sorduğumda diğerleri birbirine baktı. Aruz sırtını öne eğerek iki elinin parmaklarını birbirine geçirdi. Bakışları soğuktu. "Rasha ve Rarita beni oraya gönderdiğinde Balgard'ın adamlarından kaçıyordum. Mücevheri bizim çaldığımızı düşünerek peşimize düşmüşlerdi. Son anda geçitten geçmeyi başaranlar, yukarı boyuta düşmeden beni yakalayıp tılsımımı aldılar. Geçit açmak usta bir yetenek ister, o yüzden herkes bunu beceremez... Senin bizi görmenle geçit kapanmadan gitmek zorunda kaldılar." Üstümdeki garip bakışlarının sebebini anlamam uzun sürmemişti. Hafızamı kaybetmemiştim. Ve şuan oldukça iyi bir hafıza gösterisi sergileyip Aruz'u o anı anlatmak zorunda bırakarak. İyi halt yemiştim... " Daha önce de sapık konusu kafamı kurcalamıştı ama o konuyu uydurduğunu düşünmüştüm." diyen Lalin'i Aka başıyla onayladı "Kendiyede yukarı evrende nasıl baş sağlığı dilendiğinden söz etmiş..." Bakışları üzerimde daha da ağırlaştığında tuttuğum nefesimi vermekle vermemek arasında kalmıştım. Aruz'un bana bakan bakışları devrilirken, diğerlerine bir açıklama yapma gereği duydum... "Onun fikriydi." İşaret parmağımla Aruz'u gösterdiğimde gözlerini daha önce hiç görmediğim boyutta açarak bana çatık bir bakış attı. ❄ ❄️ ❄️ ❄️ ❄️ "Savaşta olduğunuzu bana nasıl söylemezsin?" Onu sorgulayan bakışlarıma karşılık tek gözünü kısarak baktı bana. "Kendi yediğin b*klardan sıyrılmak için hep başkasınımı ortaya atarsın?" o konuya geldiğimizde omuzlarım sinerek yönümü ondan başka bi tarafa doğru değiştirdim. "Hafızamı kaybettim yalanını ben uydurmadım..." kolumdan çekip beni kendine çevirdiğinde sırtımı da tezgaha dayamıştı. Nefesim boğazıma takıldığında küçük bir hıçkırığı dışarı çıkarmak zorunda kalmıştım. "Küçük bir sırra bile sahip çıkamıyorsun!" dediğinde fısıldamış olsa da dişlerinin arasından bağırmış gibiydi. "Seninle ne yapacağım?" tezgaha tutunduğum ellerimi aramıza çıkararak göğsüne dayadığımda, başını hafif eğerek, tişörtünün üstünde duran parmaklarıma baktı. Gözlerini ağır biçimde kaldırıp tekrar bakışlarıma çıkardığında, bakışlarım, muzipleşen dudak kıvrımına takılıp düşmüştü. Avuç içimin altında kalbinin atışını hissetmemle tüylerim diken diken olurken gözlerimden ayrılmayan sarı bakışlarına bakmamak için her türlü görsel seçeneği değerlendiriyordum. Damarlı bileğinin kollarımı tutan eline baktım. Belirgin damarlarının çizdiği yol beni pazularına götürürken sıkı etinin görüntüsünde bir parça hayranlık düşürerek, omuzlarına ve ordan bir köprüyü andıran kürek kemiğine tırmandığımda yutkundum. İki ucu derin bir kuyuyu anımsatan boşluklarının üzerinden geçen kemiği, beni o iki kuyusuna hapsetmek üzereyken, gözlerimi zorla yüzüne tırmandırdım. Bakışlarına değmemek için zorladığım gözlerim dudaklarını son durakmış gibi benimserken buna lanet etmiştim... En yetenekli ressamın elinden çıkmış bir esere benzeyen, özenilerek çizilmiş dudak çizgilerini incelerken kalp atışarımın, yine benden izinsiz hızlanmasına küfrettim. "Kıymalı börek yapabiliyorum" dediğimde kaşları çatıldı "Ne?" diye sordu. Gözlerimi büyülendiğim dudaklarından ayıramadan, "Benimle ne yapacağını sormuştun ya?" dedim. Dikkatimi dağıtmaya çalışırken aklıma gelen ilk şeyin kıymalı börek olmasına gözlerimi devirsem de, az önceki çekim yavaşça yok olurken, Aruz'un sesli gülmesiyle afalladım. Emin olmak için yüzüne daha dikkatli baktığımda dişlerinin mükemmel sıralamasıyla karşılaşarak gözlerimi tekrar kaçırdım. "Kıymalı börek.." dedi gülerken. Başımı salladım. "Kıymalı börek mi? Bayılırım!" Aka'nın sesiyle birbirimizde ayrılırken Aruz'un gözlerinin beyazını görebilmiştim. "Hemde marifetli bir melek." derken ellerini kalbinin üstüne götürmüştü. Bu hareketi beni tebessüm ettirirken, "Yapmamı ister misin?" diye sorduğumda, "Hayır!" diyerek araya giren Aruz'a kaşlarımı kadırarak baktım. "Sana sormadım" bakışlarıma sorgulayıcı bir ifade yerleştirdiğimde, "Benim mutfağım" diyerek eliyle etrafı gösterdi. "Batırmanı istemiyorum." Aka, "Sorun yok, benim de mutfağım var," dedi ve meydan okuyan bakışlarını Aruz'a çevirdi, "Batırmanı istiyorum." diye eklediğinde buna gülümsemeden edemedim. Aruz, Aka'ya tam kötü bir bakış atacak sandığım an ifadesini toparlayıp. "Evet, onun mutfağını batır..." dediğinde, sırtını dönerek kapıya doğru yürüdü. Bu tavrıyla hayal kırıklığına uğrasam da çok fazla üstünde durmadım. Tam çıkıyordu ki, tekrar bu tarafa dönüp Aka' ya bir bakış atması ile Aka anlamayarak başını 'ne var' anlamında salladı, "Lan gelsene, ne işin var mutfakta." dediğinde bu sorusuna gözlerimi devirdim. Sana ne? Aka eliyle sürahiyi işaret ederek "Susadım" dediği an Aruz bir sürahiye bir de Aka'ya baktı ve yanımıza kadar gelip sürahiyi aldığında kaşlarımı çattım "İçerde içersin yürü." bir elinde sürahiyle, diğer eliyle Aka'yı tutup çocuğu mutfaktan ite kaka çıkarırken bu yaptığını anlam veremeyerek izledim. Bana bakmadan mutfaktan çıktıklarında bende kahveleri tezgahtan alıp mutfağı terkettim. Salona girdiğimde Aka, "Ya bıraksana manyak mısın? Ağzıma mı sokayım sürahiyi bardak alacağım." diye çırpınırken, Aruz, "Nerene istiyorsan Orana sok, otur oturduğun yerde" diyerek Akayı omzundan tuttuğu eliyle koltuğa mıhlamıştı. Beni görmesiyle Aruz'un, Aka'nın omzundaki eli gevşerken sırtına hafifçe uyguladığı darbeyle, "Git ne bok yiyorsan ye beni uğraştırma" diyrek çocuğu ittiğinde, Aruz'a 'dengesiz misin' der gibi bakmıştı. Haklıydı, ama Aruz oralı olmadı tabii.. Aka omzunu ovuşturarak mutfağa doğru ilerlerken bende herkese kahvesini dağıtmıştım, Aka'nınkini de sehpanın üstüne koymuştum. "Mücevheri bizim dışımızda kim almış olabilir ki?" Lalinin sorduğu soruyla kaşlar çatılmıştı. Gözlerimi kıstığımda tapınaktan bahsettikleri aklıma gelmişti. "Kolye öylece tapınakta başı boş durmuyordu herhalde, Oradan nasıl çalındı?" soruma karşılık Pamir başını onaylarcasına salladığında cevap vermesi umuduyla ona baktım. "Muhafızlardan biri kolyeyi tapınağa saklamış, ve onu sadece iris kanından gelen birinin çözebileceği bir büyüyle mühürlemiş" dediğinde kaşlarım düşünceli biçimde çatılmıştı. "O halde muhafız kolyeyi cadının açabilmesi için mühürlemiş demek değil midir bu?" Pamir, başını iki yana salladığında cevap verip vermemek konusunda emin olamadığını sergileyen bir ifade yerleştirmişti yüzüne. Aruz'un konuşmasıyla bakışlarımı Pamirden çekip ona çevirdim. " Bu, doğruluğundan emin olmamamızla birlikte kimsenin bilmediği bir efsaneyle bağlantılı." dediğinde gözlerimi kıstım. "Doğru olduğundan emin değiliz." diyerek vurguladı. Dikkatlice iki dudağının arasından çıkacak kelimeleri bekledim. "Marlie bildiğimize göre kurban edilmeden önce hamileydi." Başımı onaylarca salladım. Bundan haberim vardı. Aruz, "Kolye'nin doğacak olan İris için mühürlendiğini düşünüyoruz." dediğinde, "Ya da doğan." diyerek söze atlayan Lalin'e baktım... Uzunca bir bölüm yayınladım canlarımm :) Vote atmadan geçmeyin lütfen❤️ İNSTAGRAM= @irisliler 
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE