3.BÖLÜM "Amort Mağarası"

3197 Kelimeler
Küçükken hayal gücüm her renge bir koku verirdi... Pembe, şeker kokardı mesela. Sarı renk; papatya, Beyaz da yağmur gibi kokmalıydı. Mavi; deniz, siyahsa kül... Kırmızıya ise...  Sadece, Kan kokusu yakışıyordu. O rengin zihnim de canlanan tek kokusu buydu. Rahatsızlık duyuyordum ancak bir türlü bilinç altımdaki bu yansımayı değiştiremiyordum. O, rengini verdiği en etkileyici şeyin kokusuna bürünmeliydi, Yalnızca kan gibi kokmalıydı... "Bu taşı nasıl buldun?" tiz ve ince çıkan genç bir kızın sesindeki şaşkınlık, gözle görülerbilirdi. Gözlerimi açamadığım halde, ben bile bunu görebilmiştim. "O şerefsizler tılsımımı alınca bende bir şekilde taşın yenisini buldum..." olabildiğince kısık sesle, sanki uyuyan bir bebeğin yanındaymış gibi konuşmuştu. "O elindekini incelemeyi bugün bitirebilirsen marongoza verde işlesin, tılsımım yok diyorum!"  "Bu, bu çok... Parlak..." Genç bir kızdan çıktığını düşündüğüm ses hayranlık duygusu barındırıyordu. Bunu söylerken bahsettiği şeye alık alık baktığını tahmin edebiliyordum. "Salyalarını sil, taşa damlamasın!" Genç kız onu duymamış gibi "Benimkiyle değiştirmeye ne dersin?" dediğinde,"Unut bunu" diye tıslayan ürpertici sesi çok iyi tanıyordum. Bu ses unutamayacağım kadar kazınmıştı iliklerime... "Aruz lütfen..."  "Şu taşı bana versene sen" dedi. Bağırmıyordu, aksine fısıldayarak tıslamıştı. Göz kapaklarım ağırlığını kaybederken, bir süre sessizlik sahip çıktı ortama. Ciğerlerimin sızladığı an derin bir nefes alarak, yattığım yerden fırlamayı beklememiştim. Az önce bir rüyayı andıran seslerin sahibiyle göz göze geldiğimde, aniden aldığım nefesi, ağır ağır geri verdim. Ani kalkışıma tepkiymiş gibi olan şaşkın bakışlar gözlerimde yavaş yavaş düzleşmişti. Kehribar rengi odağını değiştirerek "Nihayet" dediğinde, o ses fısıltıyı andırarak konuşmasına rağmen. her bir dalgası kulak zarıma tırnaklarını geçirmişti, kemikli, ve belirgin hatlara sahip, güzel yüzünü hemen tanımıştım. Zaten aksi mümkün değildi! Buz mavilerimin rengi beyaza kaçarken yutkunamadım. Karşımda oturan adamla zihnimde berbat bir kabus canlanıyordu. Yaşadığım şeylerden emindim, gerçekliğinden, ciğerlerimden çekilen kanın verdiği, o dehşet acının hissiyatından, kulağımda çınlayan sesinden, boynumu sıkan parmaklarının tenimdeki dokunuşundan... Ama hepsi, bir kabusmuş gibi canlanıyordu zihnimde. "Ah, merhaba!" zar zor gözlerimi ondan çekip genç kıza çevirdim, açık kahvelerin arasındaki sarı çizgilere sahip gözler kehribardan çok... Karamel rengini anımsatıyordu. Karamel rengi gözleri kısılmıştı genç kızın. Sesi... İç ısıtan cinstendi. "Eeh.. Dilimizi anlayabiliyor musun?" cevap vermemiştim dümdüz ifadem tepkisiz bir şekilde onu izliyordu. Şoka girmek mi diyorlardı buna? Dünyaya gözlerini yeni açmış bir bebek gibi hissediyordum. Burada neler döndüğü hakkında hiç bir fikrim yoktu! Genç kız bana doğru yaklaşarak yatağın ucuna oturdu. "Eee, Beni anlıyor musun? Be-nim, a-dım, La-lin." tıpkı okumayı yeni söken bir çocuk gibi heceleyerek söylediği şeye kaşlarımı çattım. "Dilinizi anlamıyorsam, heceleyerek söylediğinde bunu anlayabileceğimi mi düşünüyorsun?" dayanamayıp içimden geçen şeyi dışımdan söylediğimde şaşırdı. "Dilimizi biliyorsun." dediğinde tepki vermemiştim. Eh, az önce yeterli bir cevap verdiğimi düşünüyordum zaten "Tanışmanız bittiyse artık marangoza gidebilirsin." kulağıma bir kurşun gibi çarpan ses, irkilmeme neden olmuştu. Gözümün önünde canlanan suretle karşılaşmak istemediğim için kafamı o tarafa çevirmemiştim. Ya da çevirememiştim. "Ha bir de, o ihtiyara söyle, taşın şeklini kesinlikle bozmasın! Onu olduğu gibi takmak istiyorum. Tek bir köşesine bile zımpara değmeyecek."  Genç kız elindeki taşa hüzünle baktı. "Benimkiyle değiştirmeyi bir düşüns-" kapı gürültüyle çarptığında kızın cümlesi de yarım kalmıştı. Aralık kalan dudaklarıyla iki üç saniye gözleri kapıda kaldı. Dudaklarını büzerek gözlerini kapıdan ayırdığında tekrar elindeki taşa baktı ve onu derin bir nefes vererek cebine sıkıştırdı. "Ben neredeyim?" dememle adının Lalin olduğunu öğrendiğim kız, başını kaldırarak karemel gözlerini gözlerimde buluşturdu. "Ah, abim seni fanilerin boyutundan getirmişti değil mi?" kaşlarımı çattım. Fanilerin boyutu da, nesi? "Söylediğine göre seni bulduğunda hafızanı kaybetmiş durumdaymışsın."  !!Kaşlarımı daha çok çattım.!! Her şeyi hatırlıyordum... Bir an en son yaşadığım şeyler canlandı kafamda. Kütüphanemde idim. Hayır! Kütüphanemin arkasındaki gizli bir odadaydım ve... o, oda, taş madeni gibiydi. O adam, evimin, daha önce bilmediğim gizli odasından için; 'Ametistin kalbi' demişti. Ve benim...  Ölümü en berbat haliyle hissetmemi sağlamıştı... "Ne düşündüğünü biliyorum. Hiç bir şeye anlam veremiyorsun, öyle değil mi?" sadece düz bir ifadeyle onu izliyordum, dinliyordum, ancak sorularına cevap veremiyordum. Bunun nedeni, verebilecek bir cevabımın olmaması mıydı yoksa söylemem gereken şeylerden emin olamam mıydı?... Neyin içinde olduğumu hiç bilmiyordum. Aslında dediği gibi; hiç bir şeye anlam veremiyordum.  Karşımda bir uzaylı konuşuyormuş gibi bakıyordum ona. Onunda böyle hissettiğinden emindim. Siyah saçları beline kadar uzanıyordu. Karamel rengi gözlerine koyu bir makyaj yapmıştı sesi çok genç çıkıyordu ama, yaptığı makyajdan olsa gerek yüzü sesinden 5 yaş büyük gibiydi. Yine de sevimli bir siması vardı ona bakan herkes makyajının altında tatlı bir kızın yattığını zaten anlayabilirdi. Kapı birden açıldığında ikimizinde gözleri aynı yere çevrildi. "Buraya bir melek düşmüş diye duydum!" Genç bir erkek yüzündeki geniş sırıtış ile içeri hızla girdiğinde, Heyecanla gözlerini odada gezdirdi. İşaret parmağı ikimiz arasında gidip gelirken birden bende durmuştu. Benimkinin aksine koyu mavi olan gözleri büyümüştü. "Tanrım! Bir melek!" beni göstererek söylediği şeyi duyduğumda gözlerimi kıstım. Neyden bahsediyordu? Benden bahsediyor olamazdı herhalde, bi an etrafıma bakınmak istedim ama odada zaten iki kişiydik... Ah onunla beraber üç. Ağzın kocaman açarken elini de yanaklarına yerleştirdiğinde w******p emojilerindeki o şaşkın ifade klavye listesinden kopup yüzüne yerleşmişti sanki. Hayal gücümün yansıması bi an beni güldürecek gibi olsa da ifadem bunu reddetmişti. Mavi gözlü genç çocuk biraz daha yaklaşarak önümde diz çöktü " Tanrım, şu saçlara, gözlere, ah şu fiziğe... Cennette ters giden bir şeyler mi var yoksa huriciğim?"Çatık kaşlarım anlamayarak daha da çatılmaya yeltendiğinde genç kız beni bu zahmetten kurtararak. "Defol git Aka." diye tısladı. Çocuk ağır bir hareketle gözlerini devirerek genç kıza anlamsız bir bakış attı. Sağ profilden baktığımda bebek yüzünü bu hareketiyle elimde olmadan sevimli bulmuştum. "Salak saçma hareketlerini de yanında götürmeyi unutma!" "Kıskanç!" diye tısladı çocuk. Yüzünü buruşturarak kızı süzmüştü. Ona mide bulandırıcıymış gibi bakıp, "Buraya cadı değil, melek görmeye geldim. Kibarca rica edeceğim, dışarı çıkar mısın. Çirkin yüzünü görmeye dayanamıyorum."  Ne kibarcaydı ama.  Genç kız bu sözlere gözlerini devirirken "Lüzumsuz," diye mırıldanmıştı "Çirkin!" "Sersem" "Süpürge saçlı" diye tısladı çocuk. Atışmalarını izlerken ifademin fazlaca genişlediğini fark ettim. "Hah! Şu orangutan beyinli, Goril kırmasına bakın! Sen o kafanı her sabah neye yalattığını söylesene bi!" diye karşılık verdi genç kız "Yerinde olsam tahmin etmeye çalışmazdım canım, Bilmek istemezsin " "Kesin artık!"  Genç kızın tam bir şey söylemeye yeltendiği sırada, kalın bir erkek sesi onu bölünce, ben dahil ikisininde kafası o yöne çevrilmişti.  Sarışın genç bir adam kapının pervazından ikisini izlerken çatık kaşları yüzüne sert bir ifade katmıştı. Kemikli yüzü adeta, kasları nedeniyle iri olan cüssesine yakışacak biçimde yaratılmış gibiydi. Bi an genç kızın gözlerinden kuyruklu bir yıldızın kayar gibi olduğunu görmüştüm. "Pa- Pamir." döküldü genç kızın dudaklarından. Sesindeki hayranlık gözlerindeki ışıltıyı doğruluyordu. Adamın sarıya yakın saçları saatlerce uğraşılıp büyük bir özenle yapılmış gibi duruyordu. Karizmasının esintisi genç kızın bedeninde oldukça sert bir fırtına etkisi yaratıyor gibiydi. Kızın, bu adama bakarken yaydığı enerjiyi hissedebiliyordum. "Aka! Cıvıklığın lüzumu yok" dedi Lalin'in büyük bir hayranlıkla, ' Pamir ' diye seslendiği adam. Ardından gözleri beni buldu. Bana doğru yaklaştığında elini yüzüme doğru uzatıp "Pamir ben." dedi. Öylece yüzüne baktım. Elinin çok yüksekte kaldığını fark etmiş olacak ki biraz daha aşağı çekmişti. Dümdüz bir ifadeyle gözlerimi eline kaydırdım. Onların kim olduğunu bilmiyordum, Neden burada olduğumu evimin altında o garip şeylerin ne aradığını, dadımın ne haltlar yediğini, bu insanların ne saçmaladığını ve ne söylemem gerektiğini... Hiç bir şey bilmiyordum. Ve bu hissiyat beni her şeye karşı tepkisiz bırakıyordu. Eline, daha önce görmediğim bir şeye bakıyormuş gibi bakmaya devam ettiğimde, hafifçe kaşları çatıldı. "Ee, o hafızasını kaybetmiş." kızın sesiyle, elini çekmeden hafifçe kafasını çevirerek ona baktığında. "Ah, öyle mi?" diye mırıldandı. Kafasını tekrar bana çevirdiği sıra, bakışlarının arkasında, farklı bir anlam taşıyan, karanlık ve soğuk bir katman varmış gibi hissetmiştim. Elini geri çekerken gülümsemişti ama, bu gerçekçi değildi. "Doğru ya, Aruz söylemişti. Benim hatam aklımdan çıkmış." adımlarını uzaklaştırırken az ilerideki ahşap bir sandalyeye oturdu. Bana bakışından hoşlanmamıştım. Aruz ismini sanki duymuş gibiydim. Kafamda, gözlerim kapalıyken işittiğim sesler canlanınca göz bebeklerim iradem dışında genişlemişti! Aruz, o adamdı. Genç kız o adamın sesi ile konuşurken ona bu isimle hitap etmişti.  Aruz Kafamdaki sorular ısrarla bir cevap ister gibi şakaklarımı zonklatırken kendi kendime cevap aramaya çalışıyordum. Ben ne halt yemeye buradaydım? Buraya neden getirilmiştim? Her şeyden önce, evimin altında neden bir maden vardı???? Dadım bunu biliyor muydu? Yıllardır o evde yaşayan bir kadındı, elbette bilecekti. Asıl surun benim neden bunun hakkında bir bilgim yoktu? O, gittiğinden beri, uzun zamandır benden sakladığı şeyler olduğunu düşünüyordum. Tüm bu olanlarla da bir bağlantısı olabilir miydi? "Siz" dedim sesim hırıltılı ve kısık çıkmıştı. Yutkunarak boğazımı temizleyip tekrar konuşmaya çalıştım. "Siz, kimsiniz?" "Ben, beyaz atlı prensinim!" Sarışın genç adam, geldiğinden beri bana yavşayan çocuğun kafasının arkasından bir tane geçirdiğinde çocuğun boynu hafif yere doğru düşmüştü. Elini ensesine götürüp ovalayarak geri kaldırırken genç kız alayla kıkırdadı. "Tamam, beyaz atlı değilim ama kapının önünde beyaz bir motorum var, beğenirsen" söylediği şeyi umursamadan diğer ikisine döndüm. "Bana cevap verebilecek biri yok mu burada?"dediğim sıra bi an herkesin bakışları kapıya yöneldiğine, bende onlara bakarak kafamı oraya çevirmiştim. "Aslında bakarsan,..."Beyaz, ahşap kapının önünde dikilen siluet elini çenesine götürürken "Benimde merak ettiğim baya bir şey var. Karşılıklı mı cevaplaşsak?" dediğinde yutkunarak gözlerimi gözlerine çıkardım. Bu adamı her gördüğümde nefesim tekrar kesiliyordu sanki. Cevap vermeden onu izledim. Adımları, adının Pamir olduğunu öğrendiğim adama doğru yaklaştı. Hemen yanındaki sandalyeyi ters çevirip, bacaklarını açarak oturdu. "Boşaltın odayı." dediğinde Ben dahil herkes bu cümleye kaşlarını çatmıştı ama benim aksime onlar yerlerinde kararsızca kıpırdanmıştı. "İkiletmeme gerek var mı?" Herkes tek tek oturdukları yerden seri şekilde kalkarken kehribar rengi gözlerini gözlerimden bir saniye olsun çekmedi. Odanın kapısı usulca kapatıldığında hıçkırma isteğimi bastırarak yutkundum. Nefesimin kesildiği o an, ona bakarken aklımdan bir türlü çıkmıyordu. Sarı gözlerinde, her saniye bilincimi nasıl kaybettiğimi izliyordum sanki. Gülümsedi. Samimiyetsizceydi. "Senden daha misafirperverim he?" dedi sırıtarak. "Yatağımı verecek kadar."  "Burada ne işim var" "Onu değil de, bir şeylerin evinin altında ne işi var, onu konuşalım. Ne dersin?" "Yemin ederim, orada gördüklerin hakkında hiç bir şey bilmiyorum ben." samimeyetten oldukça uzak bir kahkaha attığında düz bir şekilde ona baktım. Bir damla ter, şakalarından kayarak çenesinin altına doğru yol aldı ve adem elmasının üzerinden ağır çekimde geçti. "Hiç bir şey bilmiyorsun demek..." sandalyesinden kalkarken ifadesi de, kendini, sert kemik yapısının ellerine bırakmıştı. Ağır adımlarla koyu renk perdelerin örttüğü pencereye doğru ilerledi. Perdenin eteklerine uzanırken damarlı kolları dikkatimi çekmişti. Sıkı derisinin altındaki damarlar, kaslarına doğru yol alırken netliğini kaybediyordu. Perdenin eteklerinden tutup duvarın yönüne doğru sertçe çekerek, ışığın içeri girmesine izin verdiğinde yüzü dışarı doğru dönüktü. Bir şey söylemedi, öfkelenmemişti. Belki sinirliydi ama susuyordu.  "Onlara hafızamı kaybettiğimi söylemişsin." sesim titrek çıkmıştı "Onlara, evime nasıl bir bela getirdiğimi ben bile bilmezken, olanları anlatamazdım değil mi!" "Madem bir bela olduğumu düşünüyorsun, o halde elindeyken neden beni öldürmedin?" kafasını boynunun üzerinden biraz geriye çevirdi ancak bakışları omzunun üzerinde kalmıştı. "O zaman, kim olduğunu ve ne sakladığını nasıl öğrenebilirdim?" omzunun üstünden konuştuğunda yüzünün sırtına düşen gölgesine bakmıştım. "Öğrenmeden ve başına bir bela sarmadan kurtulmuş olmaz mıydın?" bedeniyle birlikte bana döndüğünde benimde bakışlarımı sırtından ayrılıp odağına göğsünü yerleştirmişti. Ellerini ceplerine yerleştirirken başını yana yatırarak kehribar rengi sert bakışlarını gözlerime dikti. Gözleri kısılmıştı. "Bir şey sakladığını kabul ediyorsun." "Öyle bir şey demedim." "Nasıl bir şey dedin?"  "Bir bela olduğumu düşünüyorsan, keşke demeden önce, keşke diyebileceğin bir şey yapmamalısın." imza: Dadım "Hâlâ seni öldürebilirim." dediğinde yutkunmuştum ama ifademi koruyordum. Kaşlarını çatarak yavaş adımlarla yatağa yaklaştı. Yüzümü yüzüme doğru yaklaştırırken sırtı bana doğru eğilmişti. "Seni hala öldürebilecekken, bu tavrın... Sence de fazla cesur değil mi." "Cesaretimi mi sorguluyorsun?" gözlerini ağır biçimde üzerimde gezdirdi. Bakışları tehlikeliydi. "Sorgulamamı ister misin?" "Biliyor musun?" yutkunurken gözlerimi gözlerinden katiyyen ayırmamıştım. "Kaybedecek hiçbir şeyim yok. Ait olduğum ve bana ait olan hiç bir şey, hiçbir yer yok. Yani! Beni burada ya da başka bir yerde, şimdi veya sonra, öldürüp öldüremeyeceğin, zerre kadar umurumda değil. Aruz" bi an afallar gibi olmuştu ancak çabuk topladığı ifadesiyle sırtını dikleştirdi. Söylediklerimi kendi ağzımdan duymayı bende beklemiyordum. İç sesimden defalarca kez benliğime çarpan bir tokat gibi bunu işitsem de. Kendi ağzımdan duymak bir an içimi burkmuştu. " Adımı öğrenmişsin. Güzel"  Sadece buna takılmış olmasına karşı gelişen gözlerimi devirme isteğine engel olamamıştım. "Ayaklan gidiyoruz" demesiyle yatağın karşısındaki gardırop'a doğru ilerleyip hızlı hareketlerle kapağı açıp, içinden siyah bir tişört çıkarması hangi ara gerçekleşmişti, hatta ne ara üstündekinden sıyrılıp yeni çıkardığı tişörtü vücuduna geçirmişti, idrak edememiştim. "Ne? Nereye?" diyebilmiştim, biraz geç kalsam da... "Söylesem bilecek misin?" Haklıydı... Neredeydim onu bile bilmiyordum. Güya boyut değiştirdiğimi söylüyorlardı... Yani daha doğrusu söylediklerinden benim anladığım buydu. "Hadi"  Yataktan usulca doğrulup kararsız adımlarla ona doğru ilerledim. Daha önce gözlerinin ürpertici baktığını düşünmüyordum fakat kısa bir süredir gördüğüm en ürpertici gözlere sahipti... Kolumu kavrayıp beni kendiyle beraber kapıya doğru çekiştirdiğinde buna engel olmadan adımlarımı ona uydurmuştum. Kapının kolunu sertçe kıvırıp dışarı çıkarken, bende kavradığı kolum ile birlikte peşinden ilerliyordum. Uzun sayılacak bir koridora çıkmıştık. Duvarlara monte edilmiş şamdan tasarımlı ışıklandırmalar koridora loş bir aydınlık veriyordu. Koridorun sonu aşağı inen, demirlikleri gümüş ve altın varak detaylarla süslü, gösterişli bir merdivene çıkmıştı. Aruz merdivenleri hızlı adımlarla inerken bende adımlarımı ona uydurmak zorunda kaldım. Merdivenlerden indiğimizde ayna gibi parlayan mermerlerle yapılmış zeminde kendimi ters biçimde görebildiğim, genişçe bir hole çıkmıştık. Ah, birde zengin miydi? Oldukça yüksek tavanıyla çok büyük bir eve benziyordu. Daha önce benzerine rastlamamıştım. Demir ve hoş işlemeleri olan kapı, evin tavan yüksekliğiyle uyumlu olarak olabildiğince yüksek yapılmış geniş bir kapıydı. Aruz'un adımları yavaşladığında o göz alıcı kapıya doğru ilerliyorduk. Gözlerimizin odağına giren cılız bir kadın, "Aruz bey, Hanım efendi hâlâ dönmedi. Döndüğünde ona haber vermemi ister misiniz?" diye miyavlamıştı. Ciddiyim, miyavladı. Resmen miyavlıyordu yani. Kadının aşırı ince tondaki sesiyle söylediği şeye, Aruz duraksamadan ve kadına bakmadan cevap verdi. "Geldiğimi söylemen yeterli" "Peki efendim." ya da 'miiğğaaoow' demişti. Büyük kapının dışarı doğru açılan kanadından geçtiğimizde, göz bebeklerimin irileşeceği boyutta bir bahçeyle ve nutkumu tutuklayan bir dizayn ile karşılaşmayı beklemiyordum. Ciğerlerime doluşan portakal kokusu, solunum yolumda portakal çiçekleri açmış gibi hissettiriyordu. Portakal ağaçları bu koca bahçenin her yerindeydi. Manzaranın büyüleyiciliği karşısında şaşırmayacak hiç kimseyi tanımıyordum. Şaşırmamak elde değildi. Bahçenin geniş yolunun ortasında bir süs havuzu ve havuzun hemen önünde duran siyah ve hiç ilgilenmediğim için markasından anlamadığım bir arabaya doğru ilerlediğimizde, arabanın Aruz denen bu adama ait olduğu tahmin edilmeyecek bir şey değildi. Otomatik olarak kapıların açılma sesini işittiğimde, başımı ona çevirdim. Aruz elindeki anahtarı cebine koyarken şoför koltuğunun yanındaki kapıyı açıp binmemi bekledi. Bu centilmenlikten daha çok emir verircesineydi. Bir şey demeden arabaya bindiğimde gözleri bir kaç saniyeliğine gözlerimde buluşmuştu ama çok sürmeden kapım kapanınca bakışlarımı ön cama çevirdim. Arabanın ön tarafından dolanıp kendi kapasını açarken cebine attığı anahtarı da binmeden hemen önce geri çıkardığını görmüştüm. Kapıyı kapatıp vakit kaybetmeden arabayı çalıştırdı. Bakışlarının bi an buraya döneceğini hissedince refleks olarak gözlerimi hemen ön cama çekmiştim. "Kemerini tak" dediğini işitmemle dudaklarım alayla kıvrıldı. "Ah, güvenliğimi istemen ne güzel." göz ucuyla kıvrılan dudaklarıma baktığında ifademi yavaşça düzleştirdim. Boşverir gibi bir nefes aldığında kafasını arkaya çevirip arabayı geri geri çıkarmaya başladı. Bir an kolunu benim oturduğum koltuğun başlığına yaslayınca irkilmiştim. Yüzüne bakmamak için çabalayarak gözlerimi ön camdan ayırmamaya çalıştım. Kolunu koltuğun başlığından çektiğinde, içimde tuttuğum nefesi bir anda vermek istemiştim ama buna engel olup, ciğerlerimdeki havayı ağır biçimde üfleyerek boşalttıktan sonra yavaşça yenisini aldım.  Araba evden ayrılırken daha önce hiç olmadığım bir yerde olduğumu doğanın her detayından anlayabiliyordum. Bura benim ayak basmadığım bir yerdi... Bura benim ait olmadığım topraklardı. İçime çektiğim oksijen bile ciğerlerime oldukça yabancıydı.  Ne ben bu yeri tanıyordum, ne de neresi olduğunu bilmediğim bu yer beni tanıyordu. Buraya ait olmadığımı bilmeme rağmen, burayı yadırgayamıyordum ve sanki, varlığından hep haberdarmışım gibi, içinde olduğum bu yeri inkar edemiyordum.  Ciğerlerime doldurduğum her nefeste, hep olmam gereken bir yerdeymişim gibi hissettiren şey de neydi? "İn" dedi düz bir sesle kapıyı açıp çıkarken. "Tabi, hemen" diye mırıldandım gözlerimi devirerek. Duymamıştı. Arabayı ormanın girişindeki yola bırakıp ormana doğru yürümeye başlamıştık. Yürüyorduk derken; -O yürüyordu, ben de düşe kalka yürümeye çalışıyordum işte...- Ormanın yapısı kesinlikle benim yaşadığım ormandan çok daha farklıydı. Kayalıklar, toprak, her şey engebeliydi ve bir dağın eteklerinde olduğumuz kesindi. Şuan o dağa tırmanmaya çalıştığımıza dair yemin edebilirdim. Bir kaç metre engebeli ve ağaçlık yokuşu yukarı doğru çıktıktan sonra, Aruzun duraksamasıyla bende hemen arkasında bitmiştim. Kaşlarının çatılmasından ters giden bir şeyler olduğu belliydi. Yüzüne oturan şaşkınlık büyümeye başladığında etrafına bakındı. Ne gördüyse artık kaşları daha çok çatılmıştı.  "Nasıl lan!" diye fısıldadığında yüzüne baktım. İfadesi oldukça çatıktı. "Mağara... Mağara kaybolmuş." dedi. şaşkınlıkla söylediği şeye alayla güldüm. "Öz güvene bak yaa..." kafasını bana doğru çevirirken bakışları tıpkı bir şahin gibi beni bulmuştu. Tehlikeli bakışları çok yanlış bir şey demişim gibi bakıyordu "Baksana, kaybolan sen olmayasın?" dediğimde, gözleri devrildi. "Doğru yerdeyim!" diye tısladı dişlerinin arasından. "Bunu nereden biliyorsun? Kuşlar falan mı fısıldadı" diye dalga geçtiğimde ince boynumu şuracıkta kırabilirmiş gibi bakmıştı. Yutkundum. "Doğru yerdeyim! Mağaranın önünde iki yaşlı meşe ağacı olur." arkamızda duran iki ağacı göstererek söylediği şeye güldüm. "Ah iki yaşlı meşe ağacı ha... Manzaraya hiç dikkat etmedin galiba, bu ormanda meşeden daha bol bir şey görebiliyor musun?" "Gayet ciddiyim. Sesini kesmezsen bir daha kesmek zorunda kalmayacaksın!" tehdit dolu sesinin üzerine çenemi kapamıştım. "Alfrod dağının eteğinde, tam da bu noktadadır. Amort mağarasının yerini benden daha iyi bilen biri varsa oda Tanrı." dediğinde sanki bu söylediğinden şuan kendide şüphe ediyordu. Tam ağzımı açıp bir şey söylemeye yeltendiğimde, "Yanımdayken çok konuşma, senin sesine tahammül edemiyorum." demesiyle gözlerimi devirerek susmuştum. Yaşlı meşelerin kuzey tarafına doğru ilerlerken gözlerimin odağına giren koca bir yarık şaşırmama neden olmuştu. Bahsettiği mağara bu olabilir miydi? "Aruz," dedim kesik ama bütün çıkan sesimle. "Sesini duymak istemediğim konusunda şaka yaptığımı falan mı sanıyor-" "Burada bir mağara var" söylediğim şeyle konuşmasını da birden kesmişti. İki adımda yanımda bittiğinde kehribar rengi gözleri gösterdiğim yere boş bir bakış attı. Bakışları kızgın bir demir halini alırken, "Dalga mı geçiyorsun" dedi. Çenesi gerilmişti.  "Benimle oyun mu oynuyorsun sen?" diye tısladı. Nefesi yüzüme çarparken neye sinirlendiğini anlayamamıştım. "Sana benimle alay edecek cesareti kendinde bulabilecek kadar kibar davranıyorum sanırım ha?" Tehlikeli bakışları gözlerime ok gibi batarken ağaçla onun arasında hareket etmeden gözlerimi yırtıcı bakışlarına çıkardım.  Dudaklarımdan bir hıçkırık kendini, bu adamın yüzüme karışan nefesinin arasına bırakmıştı. Mağarayı görmüyor muydu? Göz bebeklerim korkuyla büyürken nefesim de daralmaya başladığında ciğerlerim ile soluk borum arasında sıkışan küçük bir hava, güçlü bir öksürükle kendini dışarı bıraktığında bedeni de aniden geri çekildi. "Kendine gel, şimdi sırası değil!"derken sesinde tedirginlik vardı.  Bir kaç kez istemsizce öksürdükten sonra biraz da olsa düzelen nefesime teşekkür etmiştim. Ağır şeklide belimi düzleştirirken gözlerimi kehribarın ağır tonlarına diktim. Bir kaç saniye yaptığı şeye anlam veremeyerek çatık bir şekilde ona baktıktan sonra, bunun bir şeyi değiştirmeyeceğini anlayıp elimle mağaranın olduğu kayalığı gösterdim, "Görmüyor musun?" dediğimde, nefes alışımın düzensizliği yüzünden cümlem kesik çıkmıştı. "Ben hiç birşey görmüyorum" diye tısladı. "Orada" dedim. Elimi indirmeden, usul adımlarla kesik kesik öksürerek mağaraya doğru ilerlemeye başladığım sıra arkamdan seslenmişti. "Napıyorsun?" cevap vermedim. Elimi mağaranın karanlığına doğru daldırdığımda etrafındaki havanın dalga dalga süzülmesiyle birden kendimi geri çektim. Aruz bunu görebilmişti. "Mağara..." dedi devamını getirmemişti ağır adımlarla yanıma geldiğinde transa girmiş gibi elimi daldırdığım noktaya bakıyordu. "Sorun ne" dediğimde adem elmasının hareketinden yutkunduğunu anlamıştım. "Büyülenmiş."  Söylediği şeye kaşlarımı çattım. Büyüde nesi? Büyü gerçek miydi?  İçinde bulunduğum durumu kabullenip büyüyü yadırgamanın saçma olduğunu fark ederek dikleşen omuzlarımı eski haline çevirdim. Etrafına bakındı. Mağaranın burada olduğundan emin olmuş gibiydi ama onu göremediği kesindi.  "Hayır, zaten büyülüydü... Tuhaf olan şey, bunu ben neden göremiyorum?"  Bu soruyu bana yöneltmesinin ne kadar saçma olduğunu ifade eden bir bakış attığımda bana bakmıyordu ve zaten cevap vermemi de beklemiyormuş gibiydi. Elini göğsüne götürdüğünde olmayan bir şeyi fark etmiş gibi gözlerini devirdi. "Ah! Tılsım..." kaşları kısa bi süreliğine düzleşse de birden geri çatılarak, bana baktığında irkilmiştim. "Sen, benim göremediğim mağarayı nasıl görebiliyorsun." derken ifadesi çok daha şaşkındı. Hatta gözleri hiç görmediğim bir boyuta bürünüp Kehribar rengi bakışları olduğundan çok daha sarararak kahve tonlarından arınmış şekilde bakıyordu. Bu beni ürkütmüştü. "Ba-bana mı soruyorsun?" ...  BÖLÜM SONU İNST- 'irisliler'
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE