4.BÖLÜM "Ab-ı Hayat"

2216 Kelimeler
Ağır bir yosun kokusu burnuma dolarak soluk borumdan süzülüp ciğerlerime nüfus ettiğinde, soluduğum hava değip geçtiği her bir hücremi ferahlatmıştı. Bu naneli bir şekeri dilinde bir tur döndürmek gibi bir şeydi ama daha iyi rahatlatıyordu. Daha hoş bir dokusu, daha taze bir hissi vardı. Aruz'un adımları hızlıydı, bense her bir adımı hissederek yürümek istiyordum sanki. "Oyalanma, işimiz uzun." dediğinde gözlerimi mağaranın yosun tutmuş kayalarından alıp ona çevirdim. Geniş omuzları, kaslı kolları ve sert gövdesi. Arka açıdan ne kadar dikkat çekiciydi. O, onu ilk gördüğüm zamankinden farklı görünüyordu. Ya da Aruzu o zaman bu kadar dikkatli incelememiştim. Bedeni de davranışları gibi gözümü açtığımdan bu yana... Sanki değişikti. "Aurası... Çok farklı." dediğimde bir süre sessiz kaldı. "Buraya seni etrafı incele diye getirmedim." aksini düşünmemiştim zaten. "Ne için getirdin peki?" cevap vermedi. Bir kaç adım daha ilerlediğinde, yüzünü bana dönerken eliyle zeminde açılan bir tüneli işaret etti. Tünel, kara bir deliği anımsatan dar bir geçite benziyordu. En fazla bir kişinin geçebileceği boyuttaydı. Beni izleyen bakışları gözlerime çarptığı an konuşmaya başladı. "Önden ben gireceğim. İçerisi karanlıktır ama uzun bir tünel değil. Korkmanı gerektirecek bir şey yok. Şu nefes zımbırtın..." dediğinde duraksadı. Söylediği şeye kaşlarımı çatsam da bir şey demedim. Bu benim içinde bir zımbırtıydı, ama bu şekilde de dillendirmek... "Tünel nefes almanı etkiler mi? İçeride düşüp bayılma seninle uğraşamam." az önce söylediği şeyi biraz daha kibarlaştırmıştı. 'Uğraşamazmış' Çoğu zaman gayet uğraşabilirmiş gibi rahatsızlığımın sonuna kadar üstüne gidiyordu oysa... "Endişelenme. Nefes zımbırtımı sen boğazıma saldırıp, soluğumu zorlamadığın sürece bu tünel etkilemez." dedim dudaklarıma yapmacık bir gülümseme yerleştirmiştim. "Ah, tabi birde toz olmaması lazım." kemikli hatlara sahip yüzünde mimik oynamamıştı "Tünel temiz, Amort mağarasında toz olmaz." deyip dar aralıktan tünele girdiğinde bende bir şey demeden onu takip etmek zorunda kalmıştım. *Toz Olmayan* bir mağara! Bu mümkün müydü? Neticesinde ormanın içinde, kayalıkların arasındaki bir mağaradan bahsediyorduk... İçeri çok karanlıktı ancak gerçekten uçuşan tek bir tane bile toz hissetmiyordum. Bu oldukça İlginçti. Karanlık bir tünelde attığım adımı değil burnumun ucunu bile göremezken toz olmasa da, panik bile astımımı tetikleyebilirdi şuan.Yosun kokusunun her yeri kapladığı tünelde, elimi gezdirdiğim taşlara dokunurken içimde garip bir enerji büyüyormuş gibi hissediyordum. Taşlar tenimi, tenim bu mağaranın her bir detayını benimsiyormuş gibiydi. İçime dolan huzur göz kapaklarımın istem dışı kapanmasına neden olmuştu. İstem dışı gülümsemiştim "İyi misin?" "Hı hım" diyebildim. Tekrar bir şey söylememişti ama kalbinin atış sesini, sanki göğüs kafesi yırtılmışta, kan pompalayan kalbi açık bir şekilde atıyormuş gibi hissedebiliyordum. Nefes alırken soluduğu havanın soluk borusuna çarpışını duyuyordum. Bu, tünelin çok sessiz ve sesin dağılamayacağı kadar dar bir boyutta olduğundan kaynaklanıyor olmalıydı. Neyse ki çok geçmeden, az da olsa tüneli aydınlatan ışık hüzmeleriyle kucaklaşmıştık. Aruz'un gövdesi nihayet tünelden çıktığında mağaranın geri kalan kısmını dar aralıktan görebiliyordum. Sıkışıyormuş gibi hissettiğim karanlıktan dışarıya adımı attıktan sonra "Ne için burada olduğumuzu söyleyecek misin?" diye sordum. Cevap bekleyen gözlerim kehribarlarına sabitlenmişti ancak, bal' a çalan gözleri benim bakışlarımdan zorlanmadan kurtulup, bir cevap verme zahmetinde bulunmayarak mağaranın içinde ilerlemeye devam etti. Dışarısı oldukça nemli ve sıcakken, burası bir buzdolabının içi kadar soğuktu. İnce tüylerim dikenleşirken ellerimi mağaranın serinliği nedeniyle ürperen kollarıma sürttüm. Aruzu usul adımlarla takip ediyordum. Mağaraya girdiğimizden beri kulağıma çalan su seslerini daha yakından ve olabildiğince net duymamla birlikte, duvarda dalgalanan su yansımasının altında, havuza benzer bir şeyin olduğunu düşünmüştüm ama, biraz daha yaklaşınca masmavi suyun kayalıkların arasından dışarı doğru ilerleyip gürültüyle kendini boşluğa bıraktığını görmüştüm. Ağzım şaşkınlıkla açılırken, gözlerim görüntünün güzelliğine büyülenmişcesine bakıyordu. Aruz, yosuna karışmış su kokusunu içine çekerken gözlerini kapatmıştı. "Ab-ı hayat." dediğinde anlamayarak kaşlarımı çattım. Gözleri hâlâ kapalıydı, çatılan kaşlarımı görmemişti. "Ab-ı hayat suyunu duymuş muydun?" hafifçe açılan gözleri yavaşça beni buldu. Başımı onaylarcasına sallarken "Duydum." dedim. Gözlerimi ondan çekip, akıp giden suya doğru baktım. O, yeri bir sır olan A-bı hayat, bu muydu? Ellerimi arkamda birleştirip suya doğru ilerledim. Yok artık "Bunun, Abı Hayat olduğunu mu söylüyorsun? Hani şu ölümsüzlük suyu olan. " kaşları hafif kırışırken dudakları anlam veremediğim bi sebeple kıvrılmıştı. Elimi suya yaklaştırıp yüzeyinde oluşan yansımasını izledim. Dalgalanarak süzülen yansımama bakarken Aruzun bana doğru yaklaştığını fark ettiğimde olduğum yerden bir iki adım yana kayma gereği duymuştum. Benim gibi oda yere çöküp akıp giden suya baktı. "Asırlar önce dünyaya altı İris gönderildi." kaşları düşünceli bir şekilde çatılmış suya bakan gözleri kısılmıştı. "Hem akıl çağıydı, hem de inkar dönemi, merhametlilerdi, aynı zamanda günahkâr. Bir taraftan aydınlık, bir taraftan karanlık bir mevsim yaşanıyordu. Hepimiz cennette yaşıyorduk, aynı zamanda cehennemde gibiydik..." dediğinde devam etmesine izin vermeden sözünü kesmiştim "İris nedir?" kafasını çevirip yüzüme baktığında Kehribarları kısıktı. "İrisler evrenin en güçlü varlıklarıydı. Yönetici olarak doğmuşlardı." dedikten sonra başını tekrar havuza çevirdi, gerçi bir ucu uçuruma akan suyun yatağıydı, havuz demek ne kadar doğruydu bilmiyorum. " İrisler bu suda var oldu." söylediklerine yutkunmak için ara verdiğinde " ilgi çekici bir hikaye" demiştim. İradem dışında dile getirmiştim ama Aruz söylememem gereken bir şey söylemişim gibi bakınca yutkundum. "Güzele benziyor. Sevdim" dediğimde çatık ifadesi imkanı varmış gibi daha da çatıldı "Bu gerçek bir efsane." derken ki ciddiyeti ara sıra insanı ürkütüyordu. " Uydurmasyon bir şey anlatmıyorum." dediğinde bu sözünü sorgulama isteği duymuştum. "Tamam... Peki nerede bu altı İrisler" bir şey söylememişti, öylece yüzüme baktı. Omuz silkti Ne diyeceğini değilde, nereden başlayacağını bilmiyormuş gibi bakıyordu. Sanki 'Bilmiyorum' değilde 'Boşver' der gibi silkmişti. Bakışları yavaşça suya döndü. İşaret parmağıyla tıpkı birbirini takip ediyormuş gibi aynı yörünge üzerinde daire çizen iki balığı gösterdi. "Onlara Koruyucu deriz., aynı zamanda bilgelikle yeteneklendirilmiş muhafızlardır" "Balıklar mı?" diye sordum inanamayarak. Bilge balıklar mı demişti o? Ayrıca birde muhafızdı ha? Bir balık suyu nasıl koruyabilirdi ki? Ya da iki balık... "Balık deme çarpılırsın!" "Olta atsam akşama fırında yeriz" diye karşılık verdiğimde, üç saniyeliğine saniyeliğine gülmüştü, samimi miydi? Bunu anlayamayacağım kadar kısa sürmüştü bakışlarını tekrar iki balığa çevirdi. "Beyaz olan Rasha, siyah ise Rarita saflığı ve gücü temsil ediyorlar. Kitaplar onların insan formuna bürünebildiklerini söylüyor ancak şimdiye kadar bunu gören biri yok." Anlattıkları kulağıma deli saçması geliyordu. İrisler, yöneticiler, Abı Hayat, suyun koruyucuları ve insan formuna girebilen bilge balıklar... Hangi masaldaydım böyle.... "Şu ifadeyi suratından bir daha takınmamak üzere siler misin yoksa ben mi sileyim?" "Hangi ifade?" "Uydurma bir hikaye dinliyormuşsun gibi baktığın ifade. Bana bu şekilde bakmamanı söylemiştim. O garip evinde, hatırladın mı? Sana masal anlatmıyorum! Şuan burada olduğun ne kadar gerçekse, duyduğun her şey de o kadar gerçek!..... Aslında bunları konuşmak yerine senden kurtuluyor olmam gerekirdi. " "Ben...-" son söylediği şey...Kurtulmak istediği bir gerçekti. peki burada oluşum acaba ne kadar gerçekti orası uzun uzun tartışılır.... Cümleme devam edemediğimde derin bir nefes üfledi "Her neyse zaten buraya bunun için getirmedim seni." Gözlerimi ondan alıp suya çevirdim. Cam gibi berrak olan suyun yüzeyindeki nilüfer, sanki havada duruyormuş gibiydi. "Kim olduğunu bana söylemen için sana son bir şans veriyorum. Hâlâ bilmediğini söylersen bunu onlara bırakacağım" gözüyle iki balığı göstererek dediği şeyden sonra biraz duraksadı. " "İnan bana benim kadar nazik değillerdir ." "Ben sana yalan söylemiyorum ki" dedim tedirgince. "Evimin altındakiler hakkında hiçbir şey bilmiyorum. Ben ailemin kim olduğunu bile bilmiyorum. Kendimi bildiğimden beri Dadı diye seslendiğim bir kadından başka kimsem yoktu ve artık onun da nerede olduğunu bilmiyorum." titrek çıkan sesimle söylediklerime bir şey demedi düz olan ifadesi rahattı ellerimi bileklerimden kavrayıp suya daldırdı. "Belki onunla bir alakası olabilir ama yemin ederim benim hiçbir fikrim yok!" "Sana son bir şans vermiştim gümüş saçlı kız." "Yemin ederim bir şey bilmiyorum. Tek bildiğim ismim. Bana başka bir şey sorma!" Bana inanmayacaktı. Sadece şansımı deniyordum. Olacakların sonucundan habersizdim. Sonucunu bilmediğim her şey beni ürkütürdü. Evet cesur bir kızdım. Zorla kendimi cesaretli olduğuma inandırırdım. Ama bu hiç bir zaman cesaretimin arkasından korkmadığım anlamına gelmezdi. Korkardım. Kendi gölgemden korkardım. Ancak bunu benden başkası bilirse, korkumu, hastalığım gibi zaafım olarak gören herkes, beni korkumla çıldırtana kadar kullanabilirdi. Şuan olduğu gibi. Korktuğumu hissediyordu ve bunun üzerine gidecekti. Korku insanı güçsüzleştirir ve hedefinden vazgeçirebilirdi. Gerçekten bir şeyler sakladığımı düşünüyordu, korkum sakladığımı önemsizleştirene kadar korkutacaktı beni. Kim olduğumu söylemem için bayılana kadar nefessiz bırakmıştı. Daha ileride gidebilirdi. Ama istediği şeyi ona veremezdim. Bunu bende bilmiyordum... "Son şansını kaybettin İlda" su fokurdamaya başladığında gözlerim büyümüştü sıcak değildi. Sadece fokurduyordu. Aruz ağzından anlamadığım dilde kelimeler çıkardığında dehşetle ona baktım. Ne yaptığını ve ne yapacağını bilemiyordum. Korkuyordum. Gizleyemiyordum. "Ne yapıyorsun?" cevap vermedi. Karmaşık kelimeleri söylemeye devam ederken balıklar yönünü değiştirerek elime doğru yüzmeye başladılar. Su fokurdamasına rağmen buz gibi soğurken beyaz balık sağ elimin, siyah balık ise sol elimin hizasına geldiğinde Aruz susmuştu. Dikkatli bir şekilde balıkları inceledi. Ne yapacağından habersiz bir balıklara, bir de Aruza bakıyordum "Gerçekten bilmiyorum" dedim sesim titrerken. Umursamadı. "Rasha de mari" diye fısıldadı. Beyaz balık suyun altından iki elimin içinden geçerek sıçradıktan sonra aynı şeyi diğer balığa da fısıldadı. Siyah olan balık elimi çevreleyerek yüzdükten sonra beyaz balığın aksine sudan sıçrayıp avuçlarımın içinden suyun altına geçti. Titriyordum ama korktuğumun aksine canım acımıyordu. Aruz'un ifadesi düzdü. Belki de henüz acımıyordu.. " Ab-ı hayat, ölümsüzlük suyu değildir. Hayat suyudur." dediğinde demek istediğini anlamamıştım. "Aynı şey değil mi?" dedim tedirgince "Değil." dedi. Elimi suyun altında avuç içim yere bakacak şeklide havuzun zeminine bastırdı su derin değildi, dirseğimi biraz geçiyordu ama ani hareketiyle yüzüm suyun bir kaç milim üzerinde kalırken saçlarım suyu karışmıştı. "Ölümsüzlük demek, asla ölmemektir." Bir eliyle havuzun zeminine bastırdığı ellerimi tutarken diğer eliyle yavaşça suya düşen saçlarımı toplayıp sırtıma attı. Ona bakmıyordum. Su şuan burnumun sadece bir kaç milim uzağındaydı. Her an başımı suya sokabilirmiş gibi hissediyordum. Beni buraya öldürmek için getirmediği ne malumdu? "Hayat suyu demek, son nefesini vermek üzere olan bir insana şifa vermek demektir. Ona yaşaması için bir şans daha sunmak." dediğinde kesik bir nefes aldım. "O halde bu suda beni öldürmeyi düşünmüyorsun" onu görmüyordum ama bakışlarını hissetmiştim. "Seni öldürmek için bu suya getirmek şu hayattaki en aptalca şey olur." dediğinde daha çok rahatlamıştım. Tamam ölmek sorun değildi de boğulmak... Onun da dediği gibi en korkunç ölümlerden biriyle can vermek istemiyordum. Daha kolay bi şekilde ölsem iyi olurdu.... " Ama sen yine de çok umutlanma, suyun şifası az önce balık diyerek aşağıladığın şu iki varlığın insafına kalmış bir şey" dehşetle kafamı çevirip ona baktığımda kıvrılmış dudaklarıyla karşılaştım. Bir süre nasıl olduğunu bilmediğim ifademle ona baktım. Dudakları hâlâ kıvrıktı. "A-bı hayat herkese ikinci şansı vermez. Ama endişelenme, seni burada öldürmeyeceğim" dediğinde ifadesi düzleşmişti. Bu söylediğinden sonra rahatlamam mı gerekiyordu? Bir şey söylememe kalmadan suyun yüzeyi kristalleşmeye başlamıştı ve biraz önce fokurdarken soğuyan su şimdi buzlaşmasına rağmen ısınıyor gibiydi. Ellerimin suyun altında yandığını hissettiğim an çekmeye çalışmıştım ama Aruz buna izin vermedi. O bu durumdan etkilenmiyor gibiydi. Suyun sıcaklığını sadece ben hissediyordum. Çırpınmaya çalışmıştım. "YETEER!!" aniden bağırdığımda boğazımdan gelen acıyla yüzümü buruşturdum. Aruz suya transa girmiş gibi bakıyordu. "Hepimiz cennette yaşıyorduk, aynı zamanda cehennemde gibiydik."Dediğinde yanan gözlerimin içi dışında hiçbir şey hissedemiyordum. Ona kıvılcıma dönüştüğünü hissettiğim gözlerimle bakmıştım dehşetle soluyordum bakışları yüzüme çıktığında irkildi. Bal rengine çalan gözleri sarının en açık tonunu almıştı. Buz mavisi gözlerime hipnotize olmuş gibi bakıyordu. Belkide artık yangın mavisiydi. Şakaklarımdan bir damla ter süzülerek kendini buz tutmuş ama ateş gibi yanan suya bıraktı. Bir damla terim, suyun yüzeyindeki buzumsu tabakada cızırdayarak buharlaşıtığında terimin damladığı noktadan başlayıp büyüyerek çözülen buzu açık kalan ağzıyla izliyordu. Bedenim bir cennet suyunda cehennemdeymiş gibi yanıyordu. Onu şu suda boğmak istemiştim. Bu imkansızdı belki ama acı çektirip öldürememek, acıyı tattırmak ama yaşatmak istiyordum zaten. Tıpkı bana yaptığı gibi, tıpkı havasızlıktan çiğerlerim çekilene kadar, bilincim kapanana kadar bana acı çektirdiği gibi, vücudumda dolaşan yanma hissi tüm hücrelerime öfke kusturuyordu. Her zerrem tek tek bir volkandı. Aktif bir volkan! Lavlarının vücudumda iğne ucu kadar yer bırakmayacak şekilde sarıp sarmaladığı bir volkandı. Ellerimi tüm gücümle suyun zemininden çekmeye çalıştım. Suya büyük bir kaya fırlatılmış gibi ses çıkararak ellerim havuzun zemininden ayrılırken, Aruzun bakışlarındaki şaşkınlık büyüyebildiği kadar büyüyordu. "Kim o?" diye fısıldadı. Bana sormamıştı. Suyun içinde benden olabildiğince uzaklaşıp bir köşeye çekilmiş balıklarla konuşuyordu. "Sana bir cevap vermiştim!" çöktüğüm yerden hızla doğrulup ayağa kalktım. Aruz'un üzerine doğru güçlü ve sakin bir adım atarken "Bilmediğimi söyledim! Bana inanmalıydın" dedim dişlerimi birbirine bastırarak. Vücudumda dışarı fırlamak isteyen bir öfke bulutu vardı. "Kim o!" diye bağırdı Aruz bu sefer. Bir kaç saniye değişmeyen tepkisi, hâlâ istediği cevabı alamadığını anlamama yetmişti. Güçlü bir kahkaha patlattım "Ne o? Balıkların konuşmuyor mu?" dediğimde çenesi seğirmişti. Elini suya doğru uzattı avuç içi balıklara bakıyordu. " Quis est!" ('Kim o' sorusunu Latince olarak 'Kim bu' şeklinde sordu) Söylediği şeyi anlamasam da o iki balığın dilinde konuştuğu belliydi. Vücudum yanıyordu, Ciddi anlamda alev almış gibi hissediyordum, bu acı vericiydi. Gözlerimden yanağıma doğru; süzülürken geçtiği yerleri ıslatarak bi nebze yangınını söndüren bir damla aktı. "Bana inanmalıydın!... Sana yalan söylemedim." derken sesim yavşca güçsüzleşiyordu. Bir adım daha attım, ilk attığım adımdan sarsaktı. İfadesi düzleşmişti fakat, gözleri koca bir boşluk gibi bakıyordu. "İnanmalıydın." gövdem ağırlığını bırakmak istiyordu. Bacaklarım sızlıyordu, ayak bastığım yerler yangındı sanki kemiklerim ateşe atılmış odun gibi çatırdıyordu. Hissediyordum. Bedenim daha fazla dayanamayıp kendini boşluğa bırakırken ağırlığım yumuşak bir bedene çarptı. Belimdeki sert kollardan biri yavaşça sırtıma doğru çıkarken diğeri de bacaklarımı kavramıştı. Burnuma dolan portakal kokusuyla gözlerimi açtığımda ayaklarımın çoktan yerden kesilmesiyle güçlü kolların hakimiyeti altına girmiştim. Gözlerim yarım bakarken siyah bir tişörtün altından atan kalbinin dışarıya doğru güçlü çarpışının yarattığı görüntüden başka bir şey göremiyordum. Kafamı kaldırıp yüzüne bakmaya mecalim yoktu. Portakal kokusu her yeri çevrelemişti. "Sana inanıyordum" Söylediği şeyi doğru duyduğuma emin olamamıştım. Ama yine de dudaklarımdan fısıltıyla dökülen yüzüme çarpan nefesinin bir kaç saniye durmasına neden olmuştu. " keyfine mi acı çektiriyorsun". Sonra bir şey söylemiş miydi? Söylediyse de duyamamıştım. Her şey çoktan karanlığa karışmıştı. BÖLÜM SONU İNST- 'irisliler' Hepimizin hikayenin gidişatı konusunda kafasında canlanan tahminleri vardır, sizin tahminlerinizi öğrenmek istiyorum, bu paragrafa yorumlarınızı bırakırsanız ÇOK sevinirim :):):):)
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE