Bugün de aynı sokaktan yürüdüm.
Aynı çatlak kaldırım taşları, aynı gri gökyüzü, aynı aceleci insanlar…
Ama her şeyin içinden geçerken ben hep aynı düşünceyle yürüdüm:
“Ben nereye gidiyorum?”
Sabahları uyanmak artık sıradanlaştı.
Telefonun ekranı gözümün önüne düşüyor, alarmlar susuyor…
Ama içimdeki o sessizlik?
İşte o hiç susmuyor.
Küçük, salaş kafeye doğru yürürken çantam omzumdan kayıyor, saçlarım rüzgâra direniyor ama ben hiçbirine aldırmıyorum.
İçim öyle ağır ki, dışardaki hiçbir şey sarsamıyor beni.
Bazen aynaya bakarken kendimi tanıyamıyorum.
Kahverengi gözlerimin içi eskisi kadar parlamıyor sanki.
Sanki ben, yavaş yavaş bir gölgeye dönüşüyorum.
Kafeye vardığımda içerisi her zamanki gibi kokuyor.
Taze çekilmiş kahve, eski koltukların tozlu kumaşı,
ve insanların birbirini duymadığı konuşmalar…
Sadece ben duyuyorum.
Her şeyi fazlasıyla hissediyorum çünkü.
"Kolay gelsin Duru!" diyor patron.
Gülümsüyorum. Sahte ama kibar bir gülümseme.
Çünkü insanlar gerçek yüzünü kaldıramıyor.
Ne zaman gerçekten içimden geleni söylesem,
ya çok duygusal oluyorum ya da "abartıyorsun" tepkisini alıyorum.
Ben de sustum.
Yine sustum.
Bugün masaları silerken karşımdaki camda kendi yansımamla göz göze geldim.
"Ne zaman bu kadar kayboldun Duru?" dedim içimden.
Cevap yoktu, sadece gözlerim doldu.
Saatler geçtikçe kalabalık artıyor.
Gülümseyerek sipariş alıyorum.
O esnada küçük bir çocuk dondurmasını düşürüyor.
Yerdeki keke bulaşmış dondurmaya ağlarken göz göze geliyoruz.
Ve fark ediyorum…
Bazı insanlar küçükken bile yalnız.
Bazılarıysa hiç büyümüyor.
O çocuk gibiyim ben.
İçimden hâlâ küçük Duru konuşuyor:
“Beni biri duysun. Bir kez olsun duysun…”
Akşam saatlerinde kafeden çıkarken hava kararmış oluyor.
Eve yürürken sokağın köşesindeki yaşlı kadına rastlıyorum.
Elinde poşetler var. Yardım ediyorum.
Yol boyunca tek kelime etmiyoruz ama
o kısa yürüyüşte kendimi biraz daha az yalnız hissediyorum.
Evime döndüğümde sessizlik tekrar sarıyor dört bir yanımı.
Odama girip yatağın kenarına oturuyorum.
Telefonum sessiz, bildirim yok.
Hiç kimse yok.
Ama ben artık alıştım.
Bir insan her şeye alışabiliyor çünkü.
Yalnızlığa bile.
Hatta bazen onu seviyor bile olabilir.
Çünkü yalnızlık en çok kendini duymanı sağlıyor.
Ve belki de bazı insanlar… sadece kendi sesinde huzur buluyorum.
Bugün kendime aynada uzun uzun baktım.
Ne garip, insan bir noktadan sonra yüzünü bile tanıyamıyor.
Göz altlarım daha mor, dudaklarım daha çatlamış.
Ama en çok gözlerimdeki parlaklık eksilmiş.
O canlılık... Eskiden bir hayaldi, şimdi ise sadece bir yokluk hissi.
Sabah kalktım.
Yatak başım dağınık, yorgan yarıya kadar yere sarkmış.
İçim gibi.
Tamamlanmamış.
Bir tarafım hâlâ yerde sürünüyor.
Kahvemi yaparken camdan dışarı baktım.
Bir çocuk bisiklet sürüyordu.
Yanında babası vardı.
Kahkahaları evimin camına kadar geldi.
Ne garip…
Kahkaha bazen insanın içine saplanan bir bıçak gibi.
Ben en son ne zaman güldüm, hatırlamıyorum.
Gerçekten, içten ve umarsızca?
Yok.
Belki çocukken… belki de hiç.
Annemin sesi çınlıyor bazen kulaklarımda:
“Her şey geçer Duru, sen yeter ki dimdik dur.”
Ama anne…
Bazen insan dimdik durduğunda daha çok kırılıyor.
Çünkü herkes senin güçlü olduğunu düşünüyor.
Yaralarını görmüyorlar.
Sadece dik duruşuna alkış tutuyorlar.
Ev sessiz.
Duvarlar bile konuşmuyor.
Yastığıma başımı koyduğumda kalp atışlarımı duyuyorum.
Ve o an fark ediyorum;
ben yaşıyorum… ama neden?
Bazı sabahlar kalkmak için bir nedenim olmuyor.
Ama kalkıyorum.
Çünkü hayat, devam etmen gerektiğini hiç usanmadan fısıldıyor.
Sana soran olmadan, senden izin almadan...
Kimi zaman sokakta yürürken herkesin kendi hayatına ne kadar kaptırdığını izliyorum.
Herkes bir yerlere yetişiyor ama nereye?
Mutluluğa mı?
Kaçışa mı?
Yoksa sadece bir “alışkanlık”a mı?
Ben bazen duruyorum.
Bir bankta oturup insanların yüzlerine bakıyorum.
Yüzlerinde hep bir yorgunluk var.
Kimi bunu saklıyor, kimi açık açık taşıyor.
Ben de taşıyorum ama içten içe…
Yüzüme değil, kalbime yazılmış sanki bu yorgunluk.
Bir gün birinin gelip bana “Gerçekten nasılsın?” diye sormasını isterim.
Ama cevabımı duymaya tahammül edebilecek biri olur mu, bilmiyorum.
Çünkü insanlar genellikle cevabı duymak için değil, kendi görevlerini yapmış olmak için soruyor.
O yüzden sustum.
O yüzden her geçen gün biraz daha az konuştum.
Ve bir gün fark ettim:
Ben, kendi içimde çığlık atarken dışarıdan sadece sessiz görünüyordum.
Bazı geceler yazıyorum.
Defterime, kenarına çekilmiş bir köşeye…
Kimseye göstermediğim yazılar bunlar.
Sadece kendime.
Çünkü bazen insan yalnızca kendi cümlelerinde huzur bulur.
Başkasının sözleri değil, kendi iç sesi iyileştirir bazı yaraları.
İşte bu da öyle bir geceydi.
Sessiz, karanlık, ama içimde fırtınalarla dolu…
Yine aynaya baktım.
Ve ilk kez kendime fısıldadım:
“Bu senin hikâyen Duru…
Ve sen, hâlâ buradasın.”
Bazı anlar vardır…
Zaman durmaz ama sen durmuş gibi hissedersin.
Etraf akarken sen sabit kalırsın.
Bir film gibi geçer herkes, ama sen sadece izlersin.
Bugün yine öyle bir gündü.
Sabah işe geç kaldım.
Ama ilginçtir, kimse fark etmedi.
Sanki ben yokmuşum gibi…
Birinin eksikliği hissedilmediğinde, varlığı da hiç olmamış gibi olur ya…
İşte ben de tam olarak öyle hissediyorum.
Kafede servis yaparken herkes bana bir “garson” gibi davranıyor.
Kimse ismimi bilmiyor.
Bilen de kullanmıyor.
Sanki ismim bile fazla bu dünyaya.
O kadar görünmezim.
Bugün biri kahvesine şeker istemeyi unuttu.
Geri geldiğinde sinirle “Dalgın mısın sen?” dedi.
Ben de gülümsedim.
Çünkü evet, dalgınım.
Aklım bir yere takılı değil ama kalbim hep başka yerlerde.
Yine de söylemedim.
Çünkü insanlar sadece sonuçla ilgilenir.
Sebep?
Kimsenin umurunda bile değil.
Yalnızlık, bazen bir kişinin odasında tek başına oturması değildir.
Kalabalıklar içinde de yalnız kalabiliyorsun.
Ben de çoğu zaman öyleyim.
Çevrem insan dolu ama içim boş.
Bir ara lavaboya geçtim. Aynaya baktım.
Bu kaçıncı aynaya bakışım bilmiyorum.
Ama her bakışımda başka biriyle karşılaşıyorum.
Bugün karşıma çıkan kız, yorgundu.
Kirpikleri hafif ıslanmıştı.
Ama ağlamamıştı.
Ağlamayı bile unutan bir gözyaşı vardı o gözlerde.
Telefonumu elime aldım.
Arayacak kimsem yoktu ama elim yine de o cihaza gitti.
Neden mi?
Belki biri mesaj atmıştır diye.
Belki bir "Nasılsın Duru?" mesajı...
Ama hayır.
Yine yok.
Ve ben yine sustum.
Bazen, geceleri gökyüzüne bakıyorum.
Yıldızlar… Ne kadar parlak görünüyorlar uzaktan.
Ama biliyorum;
onlar da çoktan sönmüş olabilir.
Sadece ışığı hâlâ bize ulaşmaya devam ediyor.
İşte ben de öyleyim belki.
Çoktan sönmüş ama ışığım hâlâ buraya kadar geliyor.
Kimse sönmüş olduğumu fark etmiyor, çünkü hâlâ parlıyormuşum gibi duruyorum.
Yine defterime birkaç satır yazdım:
> “İçimden bir şeyler kopuyor ama yüzüm hâlâ yerinde.
Bu yüzden kimse parçalarımı görmüyor.”
Kim bilir…
Belki bir gün biri gelir ve bana gerçekten bakar.
Gözümün içine…
Kalbimin derinliklerine…
Ve bana sadece “Buradayım” der.
O güne kadar…
Ben, kendi gölgemle konuşmaya devam edeceğim.