Bazen bir kelime ağır gelir. Bazen bir bakış. Ama en çok da sessizlik çöker insanın üzerine, adı konulmamış bir yük gibi... Bugün o yükü en derinden hissettiğim günlerden biriydi.
Sabah alarm çaldığında içimde hiçbir istek yoktu. Göz kapaklarımı açmak bile yorucuydu sanki. Ama kalktım. Çünkü hayat seni beklemez. Yatakta kalırsan, kimse gelip seni tutup kaldırmaz. Kalktım, aynı kahveyi yaptım, aynı kıyafetleri giydim, aynı aynaya baktım. Yüzüm aynı ama gözlerim biraz daha yorgundu.
Kafeye gittiğimde gün yeni başlıyordu. İçeride o tanıdık kahve kokusu vardı. Ama kokular bile bir noktadan sonra alışkanlığa dönüşüyor. Güzel olan her şey, fazlasıyla tekrarlandığında sıradanlaşıyor. Belki de bu yüzden hiçbir şeye sıkı sıkıya bağlanmıyorum artık.
Bugün müdürümüz biraz gergindi. Yeni bir çalışan alınacakmış. İş görüşmeleri yapılacakmış. Bir yandan sipariş alırken bir yandan da içerideki telaşı gözlemliyordum. İçimden "yeni biri mi?" diye geçirdim. Alıştığım düzenin değişme ihtimali bile midemi sıkıştırdı. Çünkü ben alışkanlıklara tutunarak hayatta kalıyorum.
Öğle saatleri daha yoğundu. Masalar doldu, siparişler karıştı, çocuk ağlamaları, kahkaha sesleri... Dışarıdan canlı görünüyordu ama ben içimde yavaş yavaş tükeniyordum. O sırada kolum çarptı, bir fincan yere düştü. Sesin şiddetiyle herkes bana baktı.
Ben... sadece özür diledim. Gülümsedim. Eğilip kırıkları topladım. Camın keskinliği parmaklarımı değil, içimi çizdi o an. Herkes gözlerini çevirdiğinde bile hâlâ eğilmiş durumdaydım. Kırıkları değil, kendimi topluyordum sanki.
Akşam olduğunda eve yürüyerek dönmek istedim. Otobüse binmek fazla kalabalıktı, fazla nefes... Yürümek iyidir. İnsan kendiyle konuşur yürürken. Ve ben bu konuda uzmandım. Kendimi yıllardır ikna ediyorum; "iyi olacaksın", "geçecek", "alışacaksın"...
Eve girdiğimde ayaklarım sızlıyordu. Ama canımı en çok acıtan ayaklarım değil, düşüncelerimdi. Herkes bir yerlere yetişmeye çalışırken, ben sadece dağılmamaya çalışıyorum.
Telefonum yine sessizdi. Kimse aramıyor, kimse sormuyordu. Ama buna da alıştım. Çünkü soran olmadığında, cevapsız kalmazsın.
Kendime bir çorba yaptım. Fazlasını yapmadım. Zaten paylaşacak kimsem yoktu. Televizyonu açmadım. Gürültü istemiyordum. Yalnızlığımın bile bir düzeni vardı ve ben onu da bozmamaya çalışıyordum.
Bazen düşünüyorum; acaba insanlar neden bu kadar çok konuşuyor? Belki de sessizlikle yüzleşmekten korkuyorlar. Oysa ben... sessizlikle barıştım. Onunla yaşıyorum. Onunla susuyorum.
Yatmadan önce pencereden dışarı baktım. Karşı apartmanın camında bir kadın, çocuğuna masal okuyordu. Gülümsedim. Gıpta etmedim. Sadece... kısa bir anlığına sıcak bir şey hissettim içimde. Sonra geri çekildim. Camı kapattım. Perdeyi çektim.
Bugün de bitti. Belki yarın biraz daha kolay olur. Belki olmaz. Ama ben yine uyanacağım. Çünkü başka seçeneğim yok.
“Bazen hayatta kalmak, sadece devam edebilmekten ibarettir.”
Hayatta bazı şeyler vardır ki kimse görmez. Kırık bir sandalye mesela… Köşede durur, kimse oturmaz üstüne. Herkes geçip gider yanından. O sandalyeye ne olduğunu kimse sormaz. Ama bir gün biri oturur üzerine. Kırıldığını fark eder ve suçlu hisseder. Oysa sandalye zaten kırıktır. Sadece gizlemiştir çatlağını.
Kendimi bazen tam da böyle hissediyorum. Görünürde sağlam ama içinde parçaları eksik bir sandalye gibi. Üzerime binen her yükle biraz daha çatlıyorum. Ama yine de ayakta duruyorum. Belki birileri beni kullanmaz diye, belki de artık düşsem bile kimsenin umurunda olmaz diye...
Bugün kafede boş bir masa vardı. Üzerine yeni getirilen sandalyelerden biri dengesizdi. Hafif sallanıyordu. Onu kenara çekip yerine başka bir sandalye getirdim. Sadece bu küçük hareketi yaparken aklıma şu geldi: "İnsanlar da böyle mi? Birileri eksik ya da dengesiz hissettiğinde, hemen yedek biri mi konur yerine?" Yerine yenisi gelen insanlar...
Ben öyle biri olmadım hiç. Yedek değilim. Ama asıl da olamadım. Arada bir yerde sıkışıp kaldım.
Akşam eve dönerken bir çocuk gördüm. Yağmurda annesinin elini tutmuş, yere basmamak için zıplayarak yürüyordu. Üzerine su sıçrıyordu ama umrunda değildi. Gülüyordu. Bense aynı kaldırımda yürüyordum ama suya basmamak için değil, hayatın üstüme damlamaması için dikkatliydim.
Çocukların korkusu yok. Hayat henüz kirletmemiş onları. O yüzden özgürler. Benimse içim geçmişle dolu. Yüzümü güneşe dönsem de içim hâlâ karanlıkta kalıyor.
Sonra eve geldim. Her şey aynıydı. Koltuğun kenarındaki yırtık, kapı girişindeki ayakkabılar, sessizliğe karışan saat sesi… Ama ben aynı değildim. Bir şeyler değişiyor, biliyorum. Yavaş ama sabit bir şekilde. Belki büyüyorum. Belki kırılıyorum. Belki ikisi birden.
Sonra aynanın karşısında uzun uzun kendime baktım. Gözlerim doluydu ama ağlamadım. Çünkü bazen ağlamak da lüks oluyor. Herkes ağlamayı kendine hak görmüyor. Ben de o “herkes”ten biriyim. Sessiz kalmayı seçtim. Yutkunarak geçtim o anı.
Ve düşündüm…
Bir gün biri gelecek mi? Beni fark edecek mi? Kırık sandalyemi onarmaya çalışacak mı? Yoksa onu da kenara çekip yerine başkasını mı koyacak?
Bilmiyorum.
Ama hâlâ ayaktayım.
---
Ek Bölüm Sonu Notu:
“Görünmeyen çatlaklar, en çok acıtanlardır. Ve en sessiz haykırışlar, en derin yaralardır.”
Bazen yazmak istiyorum.
Ama mektup gibi değil.
Bir adresi olsun istemiyorum kelimelerimin.
Gitsinler ama dönmesinler.
Kimse açmasın zarfı.
Kimse cevap vermesin.
Sadece yazılsınlar.
Bir iç döküş gibi, bir ağırlık gibi...
Kalbimden akıp gitsinler, yeter.
Bugünlerde hayat sanki bir sokak lambası gibi yanıyor – ama titrek ve yorgun. Aydınlatıyor, evet... ama ısıtmıyor. Kendi kendine yanıyor ve kendi kendine sönüyor.
Ben de o lambaya çok benziyorum. İçimde bir ışık var ama çok uzaklardan yanıyor. Kimseye yetmiyor. Bazen kendime bile.
Kafede bir müşteri oturdu bugün. Yaşlı bir amcaydı. Yanında kimse yoktu. Sadece bir çay söyledi. Sonra camdan dışarıyı izlemeye başladı. Ellerini önünde birleştirmiş, başı hafif öne eğik, gözleri uzak bir yerdeydi. Yanına giderken istemsizce dikkat ettim: Bileğinde bir saat vardı ama durmuştu. Zaman onda duruyordu sanki. İçim sızladı.
Ben bazen durmak istiyorum.
Ama herkes gibi değil.
Gidip bir yere oturmak değil bahsettiğim.
İçimdeki koşuyu durdurmak istiyorum.
O sürekli konuşan sesi.
“Sana kimse bakmaz.”
“Yeterince iyi değilsin.”
“Sen sadece garsonsun.”
diyen o sesi...
Dursun istiyorum.
Susmasını değil…
Yok olmasını.
Ama yok olmuyor. Sadece susuyor bazen. Sonra bir köşeden yeniden başlıyor.
Bazen diyorum ki, “Belki biri gelir.”
Sonra kendime kızıyorum.
Niye hep ‘gelir’ diye düşünüyorum?
Niye ben gitmiyorum?
Belki de hiç gitmemeyi seçmişim.
Böyle alışmışım.
Kendime oturduğum bir kafeste çay taşıyorum sanki.
Masalar hep aynı, insanlar hep yabancı, ben hep yalnız.
Ama bu yalnızlık ağlatmıyor artık.
Sadece sessizleştiriyor.
Ve bu gece...
Bu gece yine yazmak istedim.
Ama bu bir mektup değil.
Bu sadece bir iç çekiş.
Alıcısı yok.
Adresi yok.
Dönüşü de yok.
Ama bir umutla söylüyorum:
Belki bir gün biri, bu satırları kendine yazılmış gibi okur.
Ve bir anlığına da olsa, yalnızlığımız aynı dili konuşur.
---
“Cevapsız kalan her duygunun içinde sessiz bir çığlık vardır. Ve en çok sustuklarımız, içimizi en çok yakanlardır.”
Bazen aynaya bakıyorum.
Ama gördüğüm şey kendim değil.
Gözlerim bana ait, evet.
Ama içleri boş.
Sanki biri içimi silmiş.
Tüm hislerimi almış da bir kabuk bırakmış gibi...
Ne zaman bu kadar eksildim?
Ne zaman bir eksiğe dönüştüm?
Kimi zaman aynaya baktığımda içimden şu geçiyor:
“Eğer şimdi kaybolsam, kim ne kadar arar?”
Belki ilk gün birkaç kişi…
İkinci gün, sessizlik…
Üçüncü gün, herkes kendi hayatına döner.
Benim yokluğum, kimsenin varlığını sarsmaz.
Garson olmak kolay.
Güler yüz, hızlı adımlar, “Afiyet olsun”lar…
Ama kimse senin ne kadar yorgun olduğunu fark etmiyor.
Kendine bile itiraf edemediğin kırgınlıkları, boğazında düğümlenen kelimeleri,
gece ışıklar kapandığında yastığa düşen sessiz gözyaşlarını…
Bilmiyorlar.
Bugün bir kadın geldi kafeye.
Uzun saçlarını toplamış, gözleri buğulu.
Yan masada oturuyordu.
Telefonu çaldı, sonra sustu.
Ama ben onun dudağının kenarındaki titremeyi gördüm.
Yutkunurken zorlandığını…
Benim gibi birine benziyordu.
Konuşmadık ama anlaştık.
Acı, bazen sadece gözden okunur.
Bazı insanlar aynı dili konuşmasa bile aynı acıyı hissedebilir.
Sonra düşündüm…
Belki de biz hepimiz aynı yalnızlıktan geçiyoruz.
Aynı boşlukta yüzüyoruz ama farklı renkte gözlüklerle bakıyoruz.
O yüzden birbirimizi anlayamıyoruz.
Çünkü kimse gözlüğünü çıkarmıyor.
Bugün biraz daha sessizdim.
Konuşmadım, sadece dinledim.
İnsanların anlattıklarını değil, sessizliklerini…
Çünkü bazen sessizlik, kelimelerden çok daha fazla şey anlatır.
Ve ben artık seslere değil, sessizliklere kulak veriyorum.
---
“Bazı insanlar görünür ama yoktur. Çünkü kalbi görünmeyen bir yalnızlıkla doludur.”
Hayatta bazı anlar vardır,
konuşmak istersin ama boğazın düğümlenir.
Bir kelime bile söyleyemezsin çünkü o an, sessizlik bile çok ağır gelir.
Bu sabah yine aynı uyanış…
Alarm sesi, gri duvarlar, dar bir oda.
Her şey aynı.
Ama içimde bir şey eksik.
Her gün biraz daha eksilen bir yanım var sanki.
Kırık aynaya bakar gibi hissediyorum kendimi.
Ne kadar toparlamaya çalışsam da,
eksik parçalarım kanatıyor ellerimi.
Bugün işe giderken aynı yoldan yürüdüm.
Aynı kaldırımlar, aynı yorgun yüzler.
Ama bir çocuk geçti yanımdan.
Elinde balon vardı.
Koşuyordu.
Kahkahası havada kaldı, bense içimde çığlık attım.
Ne zaman büyüdüm de, çocuk olmayı unuttum?
Kafeye girdim.
Yüzümde o sahte gülümsemeyi takındım yine.
Müşteriler bana “Kolay gelsin” diyor ama…
Kimse gerçekten kolay olup olmadığını sormuyor.
İnsanlar birbirine o kadar yüzeysel dokunuyor ki,
bir selam, bir bakış, bir teşekkür...
Hepsi ezberlenmiş cümleler gibi.
Ruhsuz.
Masaları silerken gözüme bir not ilişti:
"Bugün buradaydım. Ama yarın kim bilir?"
Titredim.
Bir yabancının bıraktığı cümle içime oturdu.
Çünkü ben de her sabah kendime aynısını söylüyorum.
"Bugün buradayım ama yarın… bilmiyorum."
Sanki hayat beni hep bekletiyor.
Hiçbir zaman tam gelmiyor hiçbir şey.
Mutluluk?
Kıyısından dönüyor.
Güven?
Yolun ortasında durup geriye bakıyor.
Aşk?
Henüz uğramadı.
Belki de ben çok bekledim.
Belki de artık hiçbir şeyi beklememeliyim.
Çünkü hayal ettikçe kırılıyorum.
Bir şeyleri umut ettikçe yok oluyorum.
Uçurumun kenarında, yere değil, kendi içime düşüyorum.
Her defasında.
Yine de...
İçimde hafif bir ışık var hâlâ.
Kapanmamış bir kapı gibi.
Üzerine kilit vurulmamış bir ihtimal gibi.
Çünkü her yalnız insan gibi ben de,
bir gün birinin gözlerime bakıp,
“Ben seni anlıyorum” demesini bekliyorum.
Ama bu bekleyiş sonsuz gibi…
---
“En sessiz çığlık, en çok duyanı bekler.”