O sabah erkenden kalkıp mutfağa girdim. Tabii ya ev bomboş. Canberk okulda. Annem ve babam işte. Babam, bir pidecide çalışıyor. Pide ve lahmacun yapıyor. Eve geç saatlerde geliyor. Annem desen terzi dükkanı var. Serbest yani istediği zaman açıyor, istediği zaman kapatıyor. Ama annem, baya bir para kazanıyor. Yani demek isteyeceğim, gül gibi geçinip gidiyoruz. Keşke ben de iş bulabilsem.
Mahmutun ayağıma sürünmesiyle irkildim.
Bana bakıp mırladı. Dolaptan kedi mamasını alıp balkona çıktım ve Mahmut'un tabağına koydum. Nasıl da acıkmış obur. Normalde bir tabak mama kesmez bizim paşayı, ama bugün böyle idare edecek. Suyunu da koyduktan sonra mutfağa girdim.
Tavayı çıkarıp yumurtaları kıracakken dedem geldi ve masaya oturdu.
"Hani kahvaltı?"
"Dedeciğim, hazırlıyorum şimdi."
"Senin elin pek yavaş. Sen hazırlayana kadar ohoo!"
"Çatlama dede, hazırlıyorum işte."
Dedem, içli bir sesle konuştu:
"Ah babaannen olsaydı şıp diye sofrayı hazırlardı. Yine babaanne bulurum ben sana. Şu Vesile hanımın ağzını arasana. Bende gönlü var mı?"
Şaşkınlıkla dedeme döndüm:
"Kerim'in babaannesi mi?"
"Evet. Canberk'in arkadaşı Kerim var ya, onun ninesi. Maşallah pek hanım kadın."
"Yuh dede. Bir ona göz koymadığın kaldı."
Dedem, kaşlarını çattı:
"Aman be ne göz koyması? Sanki kaçırıyoruz. Allah'ın izniyle kendime alacağım onu."
"O sana bakmaz dede."
"Niye bakmazmış? Zıpkın gibi delikanlıyım maşallah. Çoğu gence taş çıkarırım taş. Beni bulduğuna şükretsin o."
Cevap vermedim. Zira cevap versem de kendini savunacak. Dedem yetmiş yaşında. Babaannemin ölümünden sonra çok değişti. İlk zamanlar içine kapanıktı, kimseyle konuşmazdı ama, daha sonra saçmaladı. Mahallede bakmadığı kadın kalmadı. Yetmişinden sonra azanı teneşir paklar demişler. Bu söz ne kadar da doğru. Babaannem bunun böyle olacağını bilseydi inat eder, ölmezdi.
Kahvaltımızı bir güzel yaptık, karnımızı doyurduk. Ben odama geçtim. Saçlarımı topladım. Yüzüm top gibi meydana çıktı. Ben de salık bıraktım. Yüzüm yine top gibi, ama olsun. Üstüme xxl bir tişört ve siyah keten pantolonumu geçirdim. Aynaya bir baktım, bakmaz olaydım. Kalçam resmen level atlamış bu pantolonla. Kabak gibi dışarı çıkmış. Ben de yazlık, uzun bir hırka giydim kalçamı kapatsın diye. Şimdi daha iyiyim.
Evden sessizce çıktım ve kapıyı kapattım.
"Naber Alev?"
Arkamı dönmemle suratımı buruşturmam bir oldu. Harun, baş belam.
"Şey, bugün yine çok güzelsin."
"Teşekkürler," diyip merdivene yöneldim. O esnada kolumu tuttu.
"Ne yapıyorsun sen?" dedim.
Dişlerini göstererek sırıttı:
"Çay içmeye gidelim mi?"
Kaşlarımı çatarak, "hayır,"
dedim. Daha sonra da arkama bakmadan aşağıya indim. Harun'dan çektiğim neydi böyle? Adam, hayırdan da anlamıyor ki. Tabii annesi gaz veriyor oğluna. Kadın pek bir meraklı beni gelini yapmaya. Harun, upuzun boyuyla, kocaman göbeğiyle dallama gibi adam. Birazcık da saf kanımca. Saf olmasa anlardı onu sevmediğimi, bırakırdı peşimi.
Neyse çıktım dışarı, yürüyorum. Üst baş alacağım kendime. Yarın önemli bir iş görüşmem var da. Şartları aynı ben. İdari bilimler mezunu, bilgisayar sertifikası olan. Bir de prezentıl mı, öyle bir şey var. Nedir tam çözemedim. Ama diğer kriterlerim uyuyor ya, beni kesin işe aldılar. Önceki iş görüşmelerinde alınmazdım, çünkü bakımlı olmak diye bir kriter vardı yani Türkçesi, çekici ol. Bu kiloyla anca itici olunur. Ama bu ilanda öyle bir şart yok. İçim rahat yani, reddedilmem.
Avm'ye girdim ve kendimi bir mağazaya attım. Fakat bul da ara xxl bedeni. Tezgahtar kız yanıma geldi.
"Buyurun, ne bakmıştınız?"
"Beyaz gömlek," dedim ve ekledim. "Ama bedenime göre."
Kız, gülümsedi:
"Kaç beden giyiyorsunuz?"
"Xxl, diye cevap verdim."
Kız, oradan beyaz bir bluz çıkardı. Yakası fırfırlıydı.
"Bakın, bu xl. Ama size uyar."
Aldım bluzu ve kabine girdim. Düğmelerini zorla ilikledim ve aynaya baktım. Göbeğim bağımsızlığını ilan edecek gibiydi. Tezgahtar kapıya vurdu.
"Denediniz mi?"
Ben, dışarı çıktığımda kız demez mi "çok yakışmış," diye. Kahkahamı savuruverdim.
"Hahahahaha! Çok mu yakışmış? Lütfen dürüst olun. Yakışmadığını ikimiz de biliyoruz."
Kız, başını öne eğdi ve dedi ki:
"Maalesef, en büyük bedenimiz o kaldı."
Ben, tekrar kabine girip üstümü değiştirdim ve arkama bakmadan uzaklaştım. Tamam tezgahtarsın, ama bir malı satmak için bu kadar yalancılığa ne gerek var değil mi yani.
Her neyse, çokça gezip büyük beden satan bir yer buldum. Yeni açılmışlar galiba indirim vardı. Benim gibi insanlara böyle mağazalar nimet. Girdim mağazaya ve orada benim gibi kilolu insanlar görünce kendimi nasıl rahat hissettim bir bilseniz. Fakat bu moral, fazla uzun sürmedi. Yanımdaki kadın demez mi bana "maşallah, kaç aylık," diye.
Afalladım. "Ne aylığı?" diye sordum
Kadın, rahat bir ifadeyle, "hamile değil misiniz?" dedi.
"Evet, hamileyim. Gayri meşru bir ilişkim var," dedim şakasına. Yandaki teyze patlattı lafı.
"Tüh sana. Utanmaz. Bir de söylüyor."
Kendimi tutamadım ve kahkaha attım. Teyze yine duramadı tabii.
"Bir de gülüyor edepsiz."
Maşallah, teyze yaşını aşmış ama, kulaklar zil gibi duyuyor. Her neyse yanıma tezgahtar kız geldi.
"Ne aramıştınız?"
"Beyaz gömlek var mı?" diyerek gülümsedim.
Kız, beni baştan aşağı süzdü. Öyle bir süzdü ki, bir an kendimden utandım. Ne var bu kadar süzecek yani. Hayatında hiç şişman görmedin mi?
"Bluz var. Kaç bedensiniz?" diye sordu.
"Xxl," diye cevap verdim. Kadın, "gelin benimle," dedi ve bluzların olduğu yere vardık.
Ben, oradan uzun kollu, yakası bağcıklı bir bluz seçtim. Altına da kumaş pantolon. Kabine girdim. İşte bu, dedim kendi kendime. Giysiler tam olmuştu. Tabii ben daldım tekrar mağazaya. Pantolondu, bluzdu, almadığım kalmadı diyebilirim. Aslında kalem etek giyer çalışanlar, ama o etek, kalem gibi olanlar için. Ben giysem dolma kalem olurum. Komik görünürüm yani. Benim para bitti hâliyle. Beşyüz lirayı nasıl harcadım bilmiyorum ama bu şarttı. Bugün yarın çalışınca düzgün giysilerim olmalıydı. Neyse elimde alışveriş torbaları çıktım yola.
Mahalleye girdiğimde terlemiştim. Üstümdeki hırkayı çıkarıp çantaların birine attım. Allah'tan yolda kimse yok. Yoksa bu halde utanırım. Pantolonum zaten dar geliyor.
Her neyse yürürken iki adam arkamdan yürüyor.
"Abi ya, bu tayt kadınlara hiç yakışmıyor."
Bu sesi tanıdım, Kasım. Mahallenin serserisi. Arkamı döndüm ve ona bağırdım:
"Lan şerefsiz. Zayıf kızlar giyince tahrik ediyor dersin, şişman kızlar giyince yakışmıyor dersin. Sen ne şerefsizsin böyle. İnsanlar senin zevkine göre mi giyinecek piç kurusu? Bir daha lafını duyarsam seni şuracıkta boğarım."
Tabii sustu it. Yanındaki dedi ki, "Abi gidelim." Birlikte uzaklaştılar.
Eve vardığımda anahtarı çevirip içeri girdim ve çantaları odama koydum. Daha sonra da üzerime rahat eşofmanlarımı giydim. Mutfağa girip iki tabak mantı yedim. Daha sonra kendime kahve yapıp balkona çıktım. Pelinim işten dönüyordu. "Peliin," diye seslendim. Yukarı baktı. "Gelsene," diye çağırdım.
Pelin, bizim apartmana girdi. Ben de kapıyı açtım. Pelin içeri girdi.
"Kahve içer misin?" dedim.
"Neden olmasın?" diye cevap verdi.
Kahvelerimizi alıp balkona çıktık. Pelin bana döndü:
"Canberk bugün okula gitti mi?"
Ben, "Evet," dedim.
"Ben onu parkta gördüm. Yanında Kerim de vardı."
"Vay yaramaz. Okulu asıp kaçmak ha. Sorarım ben ona," diye mırıldandım.
Pelin, elmi tuttu. "Üstüne gitme çocuğun. Böyle yaparsan senden çok şey gizler."
Pelin haklı aslında. Çocuğun üstüne çok gitmemem lâzım. Babam, çok sinirlidir. Canberk'i hep azarlar. Bana kız olduğum için kızmaz pek. Babalar kızcı olur demişler. Annem de çok azarlar, hatta dedem de. Yaramaz diyip kızarlar. Ablası da azarlarsa bu çocuk kime güvenecek? Kendine kimi yakın görecek? Evde onu anlayan bir ablası olması gerek. O da ben. Böyle olduğu için Canberk, bütün dertlerini bana anlatır. Benim bilip de annemlerin bilmediği çok şey var. Yani diyorum ki, çocuğa o güveni verirsen sana yalan söylemez. Kimse isteyerek yalancı olmuyor.
Pelin'in elini tutarak, "Bugün alışverişteydim," dedim.
Pelin, "Aldıklarını göstersene kanka," dedi ve birlikte odamıza geçtik. Ben, çantadan kıyafetleri çıkardım ve Pelin'e gösterdim.
"Kanka, bunlar harika," diyerek bir bluz ve pantolon seçti.
"Bunları denesene, merak ettim."
"Denerim," diye yanıtladım.
"Ben odadan çıkıyorum. Çabuk dene ve beni çağır," diye gülümsedi Pelin.
Üstümü giydim ve aynaya baktım. Sonra da Pelin'e seslendim. " Kanka, girebilirsin."
Pelin, odaya girince ağzı bir karış açıldı. "Kanka, harika olmuşsun. Yarın işe bu takımla git, kesin alınırsın."
"Bok alınırım," diye içimden geçirdim, ama şansımı deneyecektim. Koca bir holdingin beni işe alması zordu ama, şansımı denemeliydim.
Zil çaldı ve kapıya baktım. Canberk. Beni görünce, " abla çok güzel olmuşsun," dedi.
"Gel benimle," dedim.
Canberk, korkarak, " ne oldu abla? Yine ne yaptım?" dedi.
"Bir şey yapmadın ablam. Ben sadece seninle konuşmak istiyorum," diye yanıtladım.
Pelin, yanımıza gelince ben, Pelin'e döndüm. "Canım, sen bir balkona çık. Biz Canberk'le mutfakta konuşacağız."
Pelin, "Tamam," diyerek odaya geçti. Ben de mutfağa kapıyı kapattım ve masaya oturdum.
Canberk, "ne konuşacağız abla?" diyerek bana döndü.
"Canberk, bugün okulda mıydın?"
"Evet."
"Gözlerime bak," diyerek çenesini tuttum. Canberk, benden gözlerini kaçırdı.
Titrek bir sesle "Abla," diyebildi. Gülümsedim.
"Yalan söylemeyi hiç beceremiyorsun. Ben sana kızmam ki. Hani biz arkadaştık."
Canberk, birden bana sarıldı. "Özür dilerim abla, yalan söyledim. Kerim'le okuldan kaçtık."
"Canberk, bak bana."
Canberk, yüzüme baktı. Gözleri şişmişti. Elimle gözlerini sildim.
"Ablam, ya seni biri görüp de
babama söyleseydi. Ben senin için endişeleniyorum. Babamın sana kızmasını istemiyorum."
Canberk, "nereden biliyorsun kaçtığımı?" diyerek yüzüme baktı.
"Kuşlar söyledi," diye cevapladım. Fakat bu cevap, Canberk'i tatmin etmedi.
"Sana kim söyledi abla?" diyince omzuna dokundum.
"Boş ver ablam. Ama şunu bil. Bana kim söylediyse susacak. Babamlara da söylemeyecek."
"Gerçekten mi abla?"
"Gerçekten. Ama bana yalan söyleme ablam. Ben çok üzülüyorum o zaman."
Canberk, elimi tutarak, "sen dünyanın en güzel ablasısın," dedi. O kadar içten dedi ki. Duygulandım bir an.
Bu kelime, beni çok mutlu etmişti. İnsanın kendisini seven bir kardeşinin olması çok güzel. Kaç kişi kardeşinden bu cümleleri duyuyor ki? Kardeş yönünden çok şanslıyım.
Ayağa kalktım ve Canberk'e mantı koydum. Birazdan yanımıza Pelin de geldi. Ona da koydum. Canberk, bir tabak mantıyla doydu ama Pelin, maşallah üç tabağı götürdü. İki dilim de acıkalı ekmek yemez mi? Hayret ettim. Allah'ım, bu kızın yedikleri nereye gidiyor? Ben su içsem yarıyor, buna hiç bir halt yaramıyor. Dedim ki:
"Kanka, çok şanslısın. Yiyip kilo almamak büyük bir nimet."
İşte o zaman Pelin dedi ki:
"Sen daha şanslısın kanka. Her insan kilo verebilir, bunun çaresi var. Ama benim gibi bir insan asla kilo alamaz. Zayıflamanın çaresi var. Diyet yapamıyorsa yağ aldırır, yine zayıflar. Ama kilo almanın çaresi yok. Teknoloji o kadar gelişmedi."
"Haklısın," diyiverdim. Kız haklı. Kilo almak imkansız onun için. Metabolizması hızlı. Ama ben boğazımı tutsam mis gibi zayıflarım. Her şey boğaza bakmıyor mu? Nefsine hakim olup yememek. Tüm mesele bu. Zayıflamak, irade meselesi. Ama bende o irade sıfır. İş bulamamamın, sevgili bulamamamın tek suçlusu benim.
O gece saat on bir gibi yattım. Erken kalkmalıydım. Sabah, alarmın berbat sesiyle uyandım ve üstümü giyindim. Saçlarımı saldım. Biraz da ruj sürdüm. Bluz ve pantolon çok yakışmıştı bana. Mutfağa geçip kendime tost yaptım ve çayımla yedim. Daha sonra da evden çıktım.
Aşağıya indiğimde onu gördüm. Atilla. Kendileri manken gibi maşallah. Simsiyah dalgalı saçlar, açık kahverengi gözler, uzun boy, filinta gibi vücut. Geçen sene taşındılar bu mahalleye. Bir senedir aklımda zalımın oğlu. Takım elbise de pek yakışmış. Yürüyen taş mübarek.
Ne yapıyorum yaa? Daldım gittim adama. Öküzün trene baktığı gibi ne bakıyon demezler mi adama? Hemen başımı çevirdim. İnşallah baktığımı anlamamıştır. Yürümeye devam ettim.
"Alev."
Atilla, bana seslendi. Ne diyecek acaba? Arkamı döndüm.
"Efendim."
En samimi gülümsemesiyle "nereye böyle!," dedi.
O gülümseyince içimin yağları eriyor sanki. Keşke gerçekten eriseydi. Bir adama benzerdim en azından. Allah'ım yine daldım. Kendine gel Alev.
"İş görüşmesine gidiyorum," dedim.
"Kıyafetin yakışmış. Güzel olmuşsun."
Allah'ım sana geliyorum. Bana güzel mi dedi o? Yoksa ben mi yanlış duydum? Yok canım, doğru duydum. Sağır değiliz evelallah duydum. Senin güzel diyen ağzını yesinler kuzuum.
"Teşekkürler. Sen de taş gibi olmuşsun," diyiverdim. Demez olaydım. Ben ne dedim öyle?
"Demek öyle olmuşum," diye gülümsedi Atilla.
Bir an yerin dibine girmek istedim. Resmen ona asıldığımı düşünecek şimdi. Durumu kurtarmalıyım.
"Yani taş gibi derken takım elbise yakışmış anlamında. Fiziğin güzel ya."
Allah'ım şimdi de fiziğin güzel dedim. İyice batırdım. Ben ölem en iyisi.
"Demek fiziğim güzel," diye gülümsedi Atilla. Tabii egosu şişti biraz. Ona malzeme verenler utansın.
"Yani yanlış anlama. Normal olarak fiziğin güzel" dedim.
Atilla, duraksadı:
"Demek normal olarak fiziğim güzel. Hem neden yanlış anlayacakmışım?"
Resmen sıvıyorum şuan. Konuştukça iyice batıyorum. En iyisi susmak.
"Sana iyi günler, diyip hızla oradan uzaklaştım.
Evet, Atilla'yla konuşurken saçmalıyorum. Yani mantıklı kelime konuşamıyorum. Aklımı alıyor zalımın oğlu. Aşk insanı terki salak yapıyor, cidden. Benimkisi karşılıksız aşk biraz. Atilla'nın bana bakması için kafasına saksı düşmesi lazım. Yok saksı da yetmez. Meteor düşse belki bana bakar.
Durağa geldim ve bekledim. Tam beklemeden otobüs geldi. Tam vaktinde yetişmişim. Bindim otobüse. Yer de yok kaldım ayakta. Ben kenara tutundum gidiyorum. Arkamda bir adam var. Bunca yer varken neden benim arkamda durursun sen? Adam bana değdi. İyice sinirlerim bozuldu. Arkama döndüm:
"Hayırdır birader."
Şerefsiz kıvırdı tabii. "Şey, yanlışlıkla çarptım," der demez tekmeyi karnına geçirdim. Adamdan "Uh!" diye bir ses geldi. Daha sonra kımını çıkarmadan arka koltuğun orada dikildi. Önümde oturan yaşlı amca bana döndü ve dedi ki:
"Aferin kızım. Erkek gibi davrandın. Takdir ettim seni."
"Sağol amca," diyerek gülümsedim. Otobüs ilk durağa geldiğinde bir teyze omzuma dokundu:
"Kızım, ben burada ineceğim. Sen de yerime otur. Ayakta bekleme."
"Teşekkürler teyze," diyerek oturdum koltuğa. Oh be! Ayakta dura dura ayaklarım ağlamıştı, iyi geldi valla. Ben de çantamdaki tuzlu çubuk krakeri atıştırmaya başladım. Beni araba ve türevleri çabuk tutar. Tuzlu çubuk yiyince dokunmuyor.
Nihayet Maslak'a vardım. Otobüs durunca aşağıya indim.
Yürürken çok heyecanlıydım. Cv dosyam elimdeydi. Yalnız şu ayağımdaki topuklu çok sıktı beni. Spor ayakkabıyla holdinge iş başvurusuna gidilmezdi ki. Ayaklarıma kara sular inmişti ama, nihayet holdingin önüne varmıştım. Büyük, görkemli bir bina. "İpeksoy Holding."