Evin senin en güvenilir yerindir
Asir Soran’ın Anlatımı..
Bir yıl önce.
"Kürtçe’de Evin, sevmek demektir. Evin ise senin, en güvenilir yerindir".
Onun kulağına söylediğim sözlerle gülümseyerek “Yaaa” dediğinde kalbim karşısında erimişti.
“Çok seviyorum seni, çok. Vallahi billahi çok seviyorum,” dedim.
Sanki bir şey olacak da avuçlarımdan kayıp gidecekmiş gibi hissediyordum.
Onu ne kadar sevdiğime inandırmak istiyordun.
İnanıyordu o da yaralı olmasına rağmen beni seviyordu.
Bana bakınca gözlerinin içi gülüyor sevdiğim kadın tarafından sevilemenin güzelliğini yaşamak yer yüzünde ki en güzel duyguydu.
Bu kadar mutluluğa ikimiz de alışık değildik.
Bizi birbirimize bağlayan acı geçmişimizden çok güçlü bir sevda doğmuştu.
Tıpkı gecenin ardından doğan güneş gibi .
Elleriyle sakallarımı okşadığında gözlerimi kapattım; hissettiğim o güzel dokunuşla dudaklarıma uzanıp öptü.
Evin, istemeden onun saçlarını bile okşamıyorum.
İncinir diye öpmeden, sadece kokusunu içime çekiyorum.
Beni öptüğünde kalbinin hızlanmasıyla benim de kalbim her an duracak gibiydi.
Aklımı başımdan alan dudaklarıyla…
Yüzümü Avuçladığında gözlerimin içine bakarken bir anda
“Evlenelim mi?” dedim.
Şaşkınca yüzüme bakıp, “Kim evlenecek?” dedi.
Ona bu kadar yakın olmak zaten aklımı bulandırıyorken, iki kelimeyi zar zor yan yana getiriyordum.
“Ben ve sen, güzelim. Kim olacak?” dedim.
Sessizce bana baktığında, “Nasıl olacak ki?” der gibiydi bakışları.
Güzel ellerini tuttum, ona döndüm.
“Sana söz veriyorum, Asir Soran sözü… Sen istedikçe sana sarılmam bile,” dedim.
Çünkü benim sevdiğim kadın tepeden tırnağa yaralıydı.
Gözleri dolduğunda, “Ama…” dediğinde…
Sanki nasıl der gibi baktı yaralı bir kuş gibiydi bakışı
Yaralı kanadını öpmek istedim ama incitirim diye sessizce bakmak ile yetindim.
“Ben artık seninle bir çatı altında yaşamak istiyorum. Seninle aynı evin içinde uyanmak, aynı masada kahvaltı yapmak istiyorum. Ve en önemlisi, seni istediğim zaman görmek istiyorum,” dedim.
Benimle konuşacağına bile inanmazdım.
Kadın beni sevdiğini söylüyordu.
Kim bana imkânsızlıktan bahsedebilirdi ki?
Mutlu olacaktık. Çok mutlu… Hayalerimiz vardı.
Ama hayal olarak kaldı.
Tam altı ay önce, üzerimdeki damatlıkla sebebini bile bilmeden terk edildiğimde…
Uğruna ölebileceğim kadınla hayatımın en mutlu günü zehir olmuştu.
Onu uçurum kenarında gördüğümde bütün kanım donmuş dünya başıma yıkmıştı o günden sonra.
O uçurumun başında dururken ben defalarca oradan düştüm,
defalarca can çekişip ölmeden tekrar karşısında dikilip durdum.
“Evin, ne yapıyorsun? Yapma güzelim, yapma…”
Herkes bizi düğün alayına beklerken ben sevdiğim kadını, uçurum kenarında intihar etmesin diye dil dökerek yalvarıyordum.
İçimdeki korku bedenimi canlı canlı ateşin içinde yakıyormuşçasına acı çektiriyordu.
Üzerinde bir aydan fazladır karar veremediği gelinliği neredeyse paramparça etmişti.
İki gözü iki çeşme ağlıyordu.
“Sen busun,” dedi bana.
“Sen busun…”
Üst üste söylediği kelimeler bütün vücudumdaki kanı sinirle çekse de sakin olmaya çalışarak,
“Bir iki adım uzaklaş oradan, öyle konuşalım,” dedim.
Sesim öyle titriyordu ki sanki Evin her an oradan düşecekmiş gibi…
Elindeki silahla masmavi gözleri kan çanağına dönmüştü. Silahı kalbine dayamıştı.
Korku beni kendine esir aldığında dayanamayıp “Niye lan, niye?” diye bağırdım.
“Ben senin gibi bir adamla evlenmem! Senin de kardeşinden bir farkın yok!” dedi.
Geçmişi yüzüme bir tokat gibi çarptı.
Ona yapılan iğrenç geçmiş ne onun ne de benim suçumdu ama dudağının arasından çıkan kelime kurşun gibiydi.
Bedenime saplanan o kelime ciğerlerimde soğudu.
“Evin, yapma. Hadi tamam, ne istiyorsan yapacağım. Söz veriyorum.”
Canımı verecek kadar sevdiğim kadının o uçurumdan kendini atmaması ya da elindeki silahla kalbine sıkmaması için gözyaşlarım benden habersizce yanaklarımdan süzülüp aktı.
“Gel… Tamam. Allah belamı versin, ne istiyorsun gel,” dedim.
“Ama bana bunu yapma. Ne olur, yapma…”
Ona o kadar çok yalvardım ki artık onun gözyaşları durmuş, ben ağlıyordum.
Bu kadın bir hayatıma girdiğinde beni ağlatmıştı, bir de çıkmak istediğinde.
Gözlerini , gözümün içinden ayırmadan söylediği sözlerle canımı okudu.
“Buradan gitmeme izin vereceksin,” dedi.
İnanmaz bir şekilde ona baktığımda, “Nasıl… Nasıl gideceksin?” dedim.
“Çekil önümden, gideceğim!” diye avazı çıktığı kadar bağırdı.
" Beni mi lan beni mi bırakacaksın.dedim sözleri aklımın duvarlarında ölüm çanları çalıyor gibi başka bir şey duymuyordum.
Baktım benden vazgeçmiş boğazıma oturan yumru ile zar zor çıkan sesim ile
“Tamam, çekiliyorum,” dedim. İki elimi havaya doğru kaldırıp, “Bak, istediğin gibi çekiliyorum.”
Tek düşüncem onu uçurumun kenarından düşmeden kurtarmaktı.
Gerisini nasıl olsa bir şekilde konuşup hallederdik.
Yani öyle düşünmüştüm.
Evin, belimdeki silahı istediğinde çıkarıp bir kaç metre öteye attım.
Bana yaklaşmadan silahı hâlâ kendi kalbine doğru tuttuğunda,
“Lan yapma lan onu Çek kalbinden, bir şey olacak,” dedim korkuyla.
Parmağında ki yüzüğü önüme atıp,
" Yoluma çıkma."dedi
Beni düğünde terk etmesi ya da aşiret… Hiçbir şey umurumda değildi.
Benim umurumda olan tek şey onun sağ kalmasıydı.
Arabama yaklaştığında ön tekerlerine birer el ateş etti.
Başımı yukarı doğru kaldırıp sinirle aldığım soluklar kalbimi daha da sıkıştırıyordu.
Evin arabaya bindiğinde…
Derin bir nefes verdim.
Evet, benimle evlenmekten vazgeçmişti ama kendini öldürmekten de vazgeçmişti.
“Ben evlenmek istemiyorum,” deseydi zaten onu zorlamazdım.
Zorlanmadım da .
Aklıma gelenler sadece güzel anılarımızdı.
Her şey o kadar güzel geçiyordu ki sanki bir rüya gibiydi.
Ta ki onun bana bıraktığı veda notunu okuyup kâbustan uyanır gibi olana kadar.
Arabasının konumundan bulmuştum onu.
Tam altı aydır Suriye, Irak, İran, Türkiye… Her yeri altüst ettim ama hiçbir yerde yoktu.
Sanki yer yarılmış, içine girmişti.
Bindiği arabayı dağ başında yakılmış bir şekilde gördüğümde korkuyu iliklerime kadar hissetmiştim.
Arabanın içinden çıkmadığına binlerce kez şükür etmiştim.
Aşiret büyükleri beni çağırdığında, üzerime siyah takım elbisemi giyip altı ay öncesinde olanları bir kenara bırakarak girdiğim büyük odada…
Herkese selam verip yerime geçip oturdum.
Beni ne için çağırdıklarını gayet iyi biliyordum ama yine adettendir diye sorarak,
“Beni ne için çağırdınız, ağalar?” dedim.
“Sen biliyorsun ne için çağırdığımızı. Hâlâ seni düğünde terk eden kadını bulup namusunu temizlemedin mi?” dediklerinde gözlerimi sinirle hepsinin üzerinde gezdirip
“Siz ne diyorsunuz! Ne namus temizlemesi? Kimin namusu kirlenmiş?” diye bağırdım. Sesim odayı inletti.
“Bu benim karımla benim meselem.”
Aşiret büyüğü konuştu:
“Hayır, maalesef seninle karının arasında olan bir şey yok. Eğer sen bu aşiretin ağasıysan ona göre davranacaksın. Üzerine düşen bütün görevleri yapacaksın.”
“Neymiş benim üzerime düşen görevler? Karımı bulup öldürmek mi? Eğer tek bir Allah’ın kulu karımın bastığı toprağı incitirse onu o toprağın içine gömerim.”
Her bir baştan ses çıktığında,
“Benim son sözüm budur. Bir daha da beni bu konu için çağırmayın,” dedim.
“Asir Ağa, biz bir karar verdik. ya namusunu temizlersin. Eğer temizleyemem diyorsan biz zaten onu her yerde arıyoruz. Bulduğumuz yerde de sana soracak değiliz.”
Elimi yere vurdum.
“Bu oturduğum odadaki bütün insanlar şahit olsun: Karımın kılına zarar verenin kafasını keser, meydanda sallandırırım.”
Ayağa kalkıp çıktığımda herkes bir şeyler söylüyordu.
Karım sebepsizce, sırf geçmişinden dolayı beni terk etmişti
Ama herkes bir adam ile kaçtığını söylüyordu.
"Yapmamıştır " diyor kalbim Evin bunu sana yapmaz.
Bütün aşiret onun peşindeydi. Onu herkesten önce bulmam gerekiyordu.
Bir yandan onu bulamadığıma seviniyordum çünkü ben bulamıyorsam onlar da bulamazdı.
Eve geldiğimde annem kapıda beni bekliyordu.
Ne için gittiğimi çok iyi bildiği hâlde sebebini sormuştu.
“Önemli bir şey yok,” dediğimde,
“Seni ve namusunu ayaklar altına alıp başkasına kaçan kadını daha nereye kadar koruyup kollayacaksın? Onu bulduklarında aşiret bile seni dinlemeyecek,” dedi.
“Kimse benim karıma zarar veremez.”
Annem bağrına sinirle vurup kendini parçalayacak gibi,
“Ben kendimi öldüreyim, kendimi parçalayayım… Sen ne yapıyorsun oğlum? Seni de mi öldürsünler istiyorsun?” dedi.
“Kim elinden ne geliyorsa yapsın. Meydan aslanların meydanıdır,” dedim.
“Eğer o kadın seni sevseydi düğün günü seni yüzlerce insanın önünde rezil edip aşığı ile kaçmazdı”
Elimi sinirle masaya vurarak,
“Anne yeter artık!” diye bağırdım.
Evde de durulmuyordu artık, tımarhane gibi olmuştu.
Bugün gelen haberle Türkiye il sınırları içerisine girdiğimizde daha önce Yusuf’la gelmiştik.
Hem de defalarca.
“Yusuf, izini bulduğuna emin misin?”
“Abi bilmiyorum. Yenge olabilir. Yani şimdiye kadar gittiğimiz bütün izler boş çıktı ama inşallah bu sefer doğrudur abi.”
Yusuf’la, istihbaratta çalışan bir dostumuzdan ricada bulunmuştuk.
Evin’i bulamamamızın tek sebebi yeni bir kimlikle yaşamış olma ihtimaliydi.
Onun için defalarca geldiğim Mardin üzerinden Urfa’ya doğru geldik.
Onu gördüğümde ne yapacaktım bilmiyorum ama altı aydır uyku bile uyumadan her yerde onu aramıştım.
Saatlerce beklediğimiz buluşmaya geldiğinde.
Urfa çarşısında başında Şapka ile
Onu gördüğümde an.
Dizlerimin bağı çözüldü.
" Evin" diye seslendim.