Kantine gittiğimde, Bordolar en uç köşede oturmuş, yine kendi aralarında sohbet ediyorlardı. Onlara hiç bakmadan bir çay alıp, kapı girişindeki boş masaya geçtim. Şapkamı kafamdan çıkarıp masaya koyduğum anda saçlarımın tokası kırıldı, saçlarım bir anda açıldı. “Şimdi tam sırasıyıdı...” deyip başımı masaya koydum.
Kafamı kaldırdığımda Bordoların hepsi bana dönmüş, gülümseyerek bakıyordu. İçlerinden, üç yıldızlı olan Yüzbaşı bana "gel" işareti yaptı. Tam ayağa kalkıp giderken bizim tim de kantine girdi. Timsah, “Komutanım,” diyerek önümde durduğunda, “Timsah,” dedim sadece. Benim kalktığım masaya oturup arkamdan izlediler.
Bordoların yanına gittiğimde asker selamı verip, “Üsteğmen Umay Bilge Ateş, Bursa. Emredin Komutanım,” dedim. Saçlarım çoktan bağımsızlığını ilan etmişti. Açık sarı saçlarımı kulağımın arkasına sıkıştırıp geriye doğru atmıştım. Yüzbaşı bana bakıp, “Saçların bağımsızlığını ilan ettiğine göre sınıfta işler zor gidiyor,” dedi. Sonra gülümsedi. “Artık emir komutada değiliz, otur,” diyerek boş bir sandalyeyi gösterdi.
“Alışmışım operasyonlara, Komutanım...” dedim başım önde, kimseyle göz göze gelmeden.
“Timin bizi yiyecek gibi bakıyor,” dedi içlerinden biri. Kafamı çevirip baktığımda ilk Kılıç'la göz göze geldim ve gerçekten gözlerinden okunuyordu.
“Kıskanmışlardır, Komutanım. İlk defa onları bırakıp başka masada oturuyorum,” dedim. Bu söylediğimle hepsi birden daha çok neşelendi.
Yüzbaşı, göz kırpar gibi bakıp sesini bizimkilere duyurarak, “Bu kadar güzellik Bordolara bile fazla ,” dedi. Diğeri hemen atıldı: “Tim arkadaşlarından bir günlüğüne ödünç alsak seni?” Hepsi gülüştü.
“Yok artık, komutanım. Tim beni topa tutar sonra,” dedim gülerek.
“Zaten şu an gözleriyle delik deşik ediyorlar seni. Özellikle şu en arkadaki... adı neydi?”
“Kılıç,” dedim hafifçe arkamı dönerek.
Yüzbaşı alaycı bir tebessümle başını salladı. “Evet evet... Kılıç. Bayağı bilenmiş gibi. O bakışlar rastgele değil.”
Tam o sırada Kılıç yerinden kalktı. Sert ama ölçülü adımlarla masamıza doğru yaklaştı. Timinden birkaç kişi de bakışlarını ona çevirdi.
“Komutanım,” dedi kısa ve net bir şekilde.
Yüzbaşı gülerek gözlerini kıstı. “Demek ki kıyamadı. Ya da kıskandı.”
Kılıç bir an durdu, bana baktı. “Sizi masaya bekliyoruz.” dedi.
Bordolar kahkahalarını tutamadı. “Tamam tamam! Sahip çıkan tim komutanı moduna girdi. Aşk bu değil de ne, Umay?” dedi biri gülerek.
Ben utancımı gizlemek için çayımdan bir yudum aldım, ama göz ucuyla Kılıç'a baktım. Yüzünde o ciddi ifadesi vardı ama gözleri... Gözleri başka bir şey söylüyordu.
Yüzbaşı hafifçe eğildi, fısıldar gibi konuştu: “Duygular gözden kaçmaz, hele bizden hiç...”
Kılıç, ifadesini bozmadan bana baktı. “Kalk,” der gibiydi gözleri. İçimdeki inat kıpırdansa da, dayanamadım. Masadakilere selam verip ayağa kalktım. Gözler üzerimizdeydi. Kılıç’la yan yana yürürken dişlerimin arasından fısıldar gibi konuştum:
“Ne yapmaya çalışıyorsun sen?”
Durdu. Bana döndü, gözlerinde alışık olduğum o buğulu öfke vardı.
“Asıl sen ne yapmaya çalışıyorsun?” dedi.
Sözleriyle değil, bakışlarıyla sarsıldım. Sonra gözleri istemsizce saçlarıma kaydı.
“Saçlarını da açmışsın...” dedi.
Söylerken ses tonunda bir serzeniş vardı. Öfkeden çok hayal kırıklığına benzeyen bir şey. Belli ki kıskanıyordu. Anlamamak mümkün değildi. Önce Ali, şimdi Bordolar... Kılıç kendini yavaş yavaş kaybediyordu.
Ama tüm bunları bana bir şey hissettiği için yaptığını düşünmüyordum. Hayır... Bu, başka bir şeydi. Kılıç yapı olarak kıskanç bir adamdı. Sahiplenici, kontrolcü ve tehlikeli bir tutkuya sahip. Onu hâlâ eski karısına duyduğu sevgiden tanıyordum. Ve o kadar seven bir adamdan bana bir şey kalmasını beklemiyordum zaten. Beklemiyordum... ama yine de bir öpücükle bu kadar yaklaştırıp sonra bu denli sert uzaklaştırmasına anlam veremiyordum.
Ali'yle sadece konuşmuştum. O ise bu konuşmayı kafamın karışmasına ve kaza yapmama bahane edip bana çıkışabiliyordu. Oysa o öpücük... O an... Duygularına hâkim olması gereken kişi oydu belki ama o da sınırını bilmeliydi. Madem duygularına hükmedemeyecekti, neden o an beni öptü?
Göz göze geldik. O bana bakıyordu, ben de kendime.
Kılıç bir adım geri çekildi. Gözleri yere indi, sonra tekrar bana döndü. O keskin bakışların ardında bu kez bir çatlak vardı. İlk kez böyle bir şey gördüm onda. Cesaretini toplamış gibiydi ama kelimeleri öfke değil, sanki suçluluk taşıyordu.
> “Sana bir adım daha atarsam... onun yüzünü unuturum diye korkuyorum, Umay.”
Söylediği cümle içime bir hançer gibi saplandı. Boğazım düğümlendi. Ne diyeceğimi bilemeden bakakaldım ona. Kılıç ise bakışlarını kaçırmadı, devam etti:
> “Ölmüş bir kadına sadakat borcum var gibi hissediyorum hâlâ. Ama ne zaman sana yaklaşsam... içimde bir şeyler çözülüyor. Ve bu, bana onu unuturmuşum gibi hissettiriyor. Affet ama... seni istedikçe kendimden utanıyorum.”
Kelimeleri sanki dudaklarından değil, kalbinin en ağır köşesinden dökülüyordu. O an Kılıç’ın ne öfke ne gurur taşıdığını fark ettim. O, yasını hâlâ göğsünde taşıyan bir adamdı. Ve ben... o yasın arasında bir boşluk bulup sızan duyguydum belki de.
“Git o zaman,” dedim. Tereddüt etmeden.
Sözlerim sertti ama ruhum paramparçaydı.
“Kendini daha fazla kaptırmadan git... Ben de yoluma devam edeyim.”
Kılıç bir şey söyledi ama açlığım beynime vurmuştu artık. Duymazdan geldim. Sinirle arkamı döndüm, kantinciye yöneldim.
“Tost istiyorum!” dedim biraz da hırsla.
Arkamdan gelen sessizlikte, Kılıç’ın bana bakıp iç çektiğini hissettim. Sonra ağır adımlarla masaya geçti. Ben de tekrar masama dönüp sandalyeye oturdum. Gözlerim timsaha kaydı.
“Timsah, dolabımdan tokamı alıp gel,” dedim.
Koşarak uzaklaştı, çocuk gibi sevinçle.
Soylu merakla bakıp sordu:
“Ne oldu şimdi?”
Gülümseyerek Kılıç’a baktım.
“Arkadaş, en kısa sürede kendi timini kurmak için çalışmalara başlayacak,” dedim, gözlerimi kısmadan.
Hafız başını iki yana salladı.
“Bu işin sonu hiç iyi görünmüyor,” dedi kısık bir sesle.
Haklıydı. Çok haklıydı.
Karısını unutamamış bir adamı hayatıma alamazdım.
Bu hem bana, hem ona saygısızlık olurdu.
Zaten ben... yeterince gelgitli bir hayatın tam ortasında debelenip duruyordum.
Tostum geldi. Timsah hâlâ ortalarda yoktu.
Tam o sırada Soylu eğildi, gözlerini saçlarıma dikti:
“Saçlarına dokunayım mı Umay?”
Sözleriyle ortam anında gerildi.
Kılıç bir anda başını çevirip Soylu’ya baktı. Gözleri alev gibiydi.
Soylu, Kılıç’ın bu ani tepkisine hafifçe gerildi ama lafını da sakınmadı:
“Ne var ya? Sanki bi’ şey dedik.”
Kılıç bir şey demedi, sadece dişlerini sıkar gibi kafasını çevirip uzaklara baktı.
Soylu da aldırmadı, telefonunu çıkardı, yanıma oturdu ve bizden bir fotoğraf çekti.
“Annem görsün, durup dururken sevinsin,” dedi alaycı bir gülümsemeyle.
Ben de hafifçe gülümsedim, ama gözüm Kılıç’taydı. Gerginliği yüzünden okunuyordu.
Gölge hafifçe masaya eğildi, sesi alçak ama etkiliydi:
“Bu bordolardan biri Umay’ı gözüne kestirmediyse... Begüm’ü görmek nasip olmasın bana.”
Kılıç bu kez Gölge’ye döndü. Bakışı buğulu değil, bıçak gibiydi.
Gölge anında geri çekildi, omuzlarını silkti.
“Aman, buna da bir şey söylenmiyor,” dedi suratını buruşturarak.
Timsah nihayet gelmişti. Elinde tokamla, nefes nefeseydi.
Saçlarımı at kuyruğu yaparken gözüm etrafımdakilere kaydı.
“Saçmalamayın çocuklar,” dedim yavaşça.
“Büyük ihtimalle sadece dinlenmeye gelmişlerdir. Bir iki güne giderler zaten.”
Sessizlik...
Kimse itiraz etmedi.
Ama herkesin gözleri hâlâ masanın diğer ucundaydı.
Ders saatim geldiğinde ağır ağır kalktım. Sandalyemin hafif gıcırtısıyla birlikte herkes bir anda sustu.
Omuzlarımı dikleştirip masadan ayrıldım.
Sınıfa doğru yürürken, arkada kalan bakışların ağırlığını sırtımda hissettim.