Soğuğun iliklerime kadar işlediğini hissetsem de yürümeye devam ettim o karanlık ormanın içinde. Ayaklarımın altındaki toprağın nemi, kuru dalların çıtırtısıyla birleşiyor, her adımda karanlık biraz daha üzerime çöküyordu. Artık dişlerim birbirine çarpmaya başladığında, geri dönmeye karar verdim. Hızlı ve kararlı adımlarla ilerlerken, bordoların orada olduğunu fark etmemiştim. Zaten istemeseler, gözünün önünden geçip kendilerini göstermezlerdi.
Tam selam vermek üzere hazırlanıyordum ki, içlerinden biri eliyle sessizce “gel” işareti yaptı. “Emir komutada değiliz,” dedi gülümseyerek. Hafifçe tebessüm ettim. Altı tane izbandut gibi adam… Her biri en az 1.95 boyunda. Aralarında en heybetlisi gözlerini dikerek, “Burada seni ilk kez görüyoruz,” dedi. “Evet komutanım, iki haftalığına akademideki kızlara timimle birlikte eğitim vermek için geldik,” diye cevap verdim. Kaşlarını kaldırarak “Ooo, timin var demek,” dedi.
“Evet komutanım.”
“Adın ne?”
“Umay Bilge Ateş.”
“Hee... Sen şu Ateş’in Aslanları’ndaki Ateş’sin!” dedi, yüzünde gururlu bir ifadeyle.
“Evet komutanım.”
“Aferin asker,” diyerek biraz daha dik durdu, gözleri üzerimdeydi.
Ben kısa sayılmam ama onların yanında biraz küçük kalmıştım. O sırada içlerinden biri, “Ben parkurda gördüm bugün komutanım,” dedi. Başımı hemen ona çevirdim.
“Saniyen çok iyiydi. Zaten bitiş çizgisine ulaştığında ayrıldım oradan,” diye devam etti.
İçimden, iyi ki Yusuf’la ve Kılıç’la olanları görmemiş, diye geçirdim.
Sonra devam etti, “Askeri eğitim alan kızlardan biri benim kardeşim ama sana adını söylemeyeceğim, haksızlık olmasın,” dedi.
“Tamam komutanım,” dedim tekrar.
Gülümsedi, “Emir komutada değiliz, Bilge. Konuşabilirsin,” dediğinde, uzun zamandır kimsenin ağzından duymadığım ismimi işitmek bir garip hissettirdi. Hafif bir gülümsemeyle karşılık verdim.
Titremeye başladığımı, içimin iyice üşüdüğünü fark ettiğimde, onların yanından ayrıldım. Soğuk kemiklerimi çatlatırken, altı bordo bereli adam hiç üşüme belirtisi göstermeden sohbet ediyordu. O an bir kez daha gururlandım onlarla çalıştığım için. Belki bordo eğitimine katılmalıyım, diye geçirdim içimden.
Odaya girdiğimde tüm tim karşıma geçmiş, sessizce bana bakıyordu. Kılıç, duvara sol omzunu yaslamış, ellerini göğsünde birleştirmiş, ayaklarını üst üste atmış şekilde duruyordu. Gözlerini üzerimden ayırmadan bana bakıyordu. Öfkem içimde yeniden kıvılcımlandı.
“Ne işiniz var burada?” dedim sert bir sesle.
Gölge, yatağımdan kalkarak yanıma yaklaştı.
“Bir şey mi oldu komutanım?” diye sordu.
“Yok bir şey, Gölge. Yarın ders var, yatacağım,” dedim buz gibi sesimle.
Hafız her şeye şahit olduğundan, köşede sessizce izliyordu beni. Soylu araya girdi:
“Başlarım dersine! Ne olduğunu adam gibi anlatsana!”
“Yok bir şey dedim ya, Soylu! Şu iki hafta bitsin de karargâha dönmeyi bekliyorum!” diye bağırdım.
Kılıç duruşunu hiç bozmadı, gözlerini gözlerimden ayırmadan sordu:
“Niye? Bekleyenin mi var?”
Omuzlarımı iyice dikleştirip ellerimi arkamda bağladım. Yanına gittim, karşısında durup gözlerinin içine kilitlendim.
“Benim değil, senin var,” dedim tok bir sesle.
Gözlerinde bir anlık dikkat dağınıklığı oldu ama hemen toparlandı. Devam ettim:
“Seni karargâha döndüğümüzde bu ekipte istemiyorum. KILIÇ LAZEN!” dedim, adını vurgulayarak.
Gülümsedi hafifçe.
“Gitmiyorum.”
“Gideceksin.”
“Gitmeyeceğim.”
“Gideceksin!” dedim daha da kararlı.
“Burada Ateş’in Aslanları’nda kalacağım,” dedi.
“Hangi sıfatla kalacaksın?” diye bağırdım.
Bir anda yaslandığı duvardan doğrulup karşıma dikildi. Avuçlarının arasına yüzümü aldı, gözlerimi içine alıp dudaklarıma minicik bir öpücük kondurdu. Gözlerim şaşkınlıktan kocaman açılmıştı, onun gözleri ise kapalıydı. Sonra aniden kendini geri çekti. Başını sağa sola sallayarak, “Bu... Bu çok yanlıştı... Kusura bakmayın komutanım,” deyip hızla odadan çıktı.
Gözlerim dolmuştu. O anda kendimi küçücük, görünmez bir nokta gibi hissettim odanın içinde. Ardından tim arkadaşlarımın şaşkın gözlerle bana baktığını fark ettim.
“Çıkın dışarı...” dedim.
İrkilseler de yerlerinden kımıldamadılar. Hâlâ beni izliyorlardı.
“BU BİR EMİRDİR! ÇIK ASKER!” diye bağırdım.
Hepsi bir anda ortadan kayboldu. Biraz önce Kılıç’ın yaslandığı duvara sırtımı verip yere çöktüm.
Ağladım...
İki saatlik uykuyla sabahı zor etmiştim.
Ders için hazırlanmıştım. Odadan çıkıp hızlı ve kendinden emin adımlarla sınıfa girdim. Gözüm hemen bizim ekibe kaydı. Tüm tim yine en arkaya oturmuş, bana bakıyorlardı. Kılıç’ın orada olmasını umursamadan tahtaya geçtim ve kendimi tanıttım.
“Teknik analiz” diyerek derse başladım.
> “Bugünkü dersimizde, size verilen sınırlı verilerden konum tespiti yapmayı, kod çözümlemeyi ve olasılık hesaplarına dayalı çıkarım yapmayı öğreneceğiz. Gerçek görevlerde, elinizde sadece birkaç kırık sinyal, bazı zaman damgaları ve kısıtlı harita verisi olabilir. İşte bu gibi durumlarda, doğru analiz hayat kurtarır.”
Tabletlerine yüklediğim özel simülasyonla birlikte konuşmaya devam ettim:
> “Ekranlarınızda beş farklı bölgeye ait sinyal izleri var. Bunların yalnızca biri doğru hedefi gösteriyor. Ancak bu bilgi size doğrudan verilmedi. Kodun içinde saklı. Şimdi bu verileri doğru şekilde yorumlayarak hangi bölgeye yönelmeniz gerektiğini bulacaksınız.”
Herkes pür dikkat beni izliyor, önlerindeki tabletlerden verdiğim konumları bulmaya çalışıyordu. En sonunda ekranlarına kodu bıraktığımda, hepsi bir anda başlarını kaldırıp bana baktı. Dün, Kılıç’ı soran kıza gülümsedim ve tüm sınıfa seslendim:
> “Bu kodu aşıp doğru konumu ilk bulan asker, ben ve Gölge hariç timin diğer üyeleriyle bir akşam yemeği yiyecek.”
Kızların gözleri sevinçle parladı. Gölge’ye göz kırptım, Begüm’den azar işitmesin diye. O da bana gülümseyerek karşılık verdi.
Kılıç’ı soran teğmene baktığımda, onun heyecanla Kılıç’ı izlediğini fark ettim. Hafız ise gözlerini kocaman açmış, "hayır" der gibi bana bakıyordu ama söz çoktan ağzımdan çıkmıştı.
İçlerinden biri ayağa kalktı.
“Gökçen Demir. Ankara.”
“Sadece evet,” dedim kısa bir yanıtla.
“Komutanım, peki sizinle çıkmak istesek?” diye sordu.
Aklımdan geçenleri bastıramadım:
“Bu kadar yakışıklı adam varken benimle çıkmak istiyorsa ya sevgilisi vardır, ya da gerçekten bilgilerimden yararlanmak isteyip beni rol model seçmiştir.”
“Tamam asker,” dedim ve oturdu yerine.
> “Hazır mısınız? Süreyi başlatıyorum.”
“Hazırız, komutanım!” sesi hep bir ağızdan yükseldi.
Süre başladı. Kılıç’a hiç bakmıyordum ama dikkatle beni izlediğini hissediyordum. Yanlış yaptığını düşünüyorsa, hiç yapmamalıydı.
Öfkem hâlâ içimde, diri bir yaraydı.
Masama gidip oturdum. Kodu çözmeye çalışan kızları inceledim. Özellikle Kılıç’la ilgilenen kızı daha dikkatle izliyordum. Doğru ilerliyordu, sadece son bir adımı kalmıştı ki biraz önce ayağa kalkan Gökçen bitirdi.
Gururla ayağa kalktı:
> “Sizinle yemek yemek istiyorum ama yanımda birini de getirebilir miyim, komutanım?”
Gülümsedim.
> “Tamam. Akşam saat 18.00’de otoparktan alırım sizi.”
“Tamam komutanım,” dedi ve yerine oturdu.
Sınıftan hızla çıktım.
Kantine gidip bir şeyler yemek istiyordum. Açlık, uykusuzluk ve bastıramadığım duygular midemde bir düğüm gibi oturuyordu.