Artık Kılıç’la konuşmayı düşünmüyordum. Söyleyecek sözüm kalmamıştı. Elimden geldiğince destek olmaya çalıştım, sabır gösterdim, görmezden geldim. Ama bıçak kemiğe dayanmıştı. Şu anki tek düşüncem, onun “Ateşin Aslanları”ndan ayrılıp kendi timime dönmesi için Albay’la bir görüşme yapmaktı. Sonuçta bu tim benimdi — ben, Ateş’tim. Ve bu tim, bizzat benim eğitimini verdiğim, tek tek seçtiğim askerlerden oluşuyordu. Kılıç'ın artık bu yapının içinde bir yeri kalmamıştı. Her şeyin bir sınırı vardı. Bu saatten sonra ona, gerçek komutanın kim olduğunu hatırlatmanın vakti gelmişti.
“Kendine gel Umay,” dedim içimden. “İki hafta dayan… sonrası eski düzen.”
Koridor boyunca yürürken içimdeki öfke ve hırs dalga dalga yükseliyor, ayaklarım yere sertçe basıyordu. Sessiz ama güçlüydüm. Derken sınıfın önünden geçerken, içerideki teğmen kızla göz göze geldik. Gözlerinde bir parça çekingenlik, bir parça hayranlık vardı. Ayağa kalkıp bana selam verdi.
“Teğmen Ayça Bilek, Denizli!” dedi gergin bir tonda.
Kaşlarımı çatmadan edemedim. “Söyle Bilek,” dedim kısa ve net.
“Komutanım… Kılıç Komutan hep bu kadar ciddi midir? Yani, eğitim dışında da böyle mi?” diye sordu çekinerek ama aynı zamanda içten bir merakla.
Nabzım bir an yükseldi. “Bu ne cüret?” diye içimden geçirsem de üzerine gitmedim. Kendimi frenledim. Öfkemin kontrolünü kaybedersem bu, sadece bana zarar verirdi. Kıza doğru bakarak soğukkanlı bir ses tonuyla konuştum:
“Neden kendisine sormuyorsun? Kantinde çay içiyor,” dedim ve yanından uzaklaştım.
Muhtemelen heyecandan kantine koşarak gidecekti. O an ilgilenmek istemediğim bir meraktı bu. Benim kafamı toparlamam gerekiyordu. Sert ve kararlı adımlarla parkur alanına doğru yürümeye başladım.
Soğuk havaya rağmen üzerimdeki forma üstünü çıkardım. Altımda siyah bir sporcu atleti vardı. Parkurda çalışan birkaç asker vardı ama beni tanımıyorlardı ya da üniformamı çıkardığım için rütbemi fark etmemişlerdi. Umursamadan çalışmaya devam ettiler ki bu aslında tam da istediğim şeydi — gözlerden uzak, kendi iç savaşımda yalnız kalmak.
Üç yüz metrelik parkurun başına geçtim. Derin bir nefes aldım. İçimdeki bütün karmaşayı, öfkeyi, kırgınlığı ciğerlerimden dışarı üfleyerek bıraktım. Ve bir ok gibi fırladım ileriye. Ayaklarım yere sağlam basıyor, bedenim nereye ait olduğunu biliyordu. Dubaların arasındaki engelli koşuyu hızla geçtim. Ardından denge tahtasına çıktım; ani reflekslerle ve alışkın kas hafızamla tahta sanki ayağımın altında bir bütün gibiydi. Normalde parkuru beş kiloluk ağırlıklarla geçerdik ama bugün, bu mücadeleye yalnızca bedenimi ve zihnimi sokmak istedim.
Askerler yavaş yavaş parkurdan çekiliyor, kenara geçip beni izlemeye başlıyorlardı. Fısıltılar kulaklarımın ucundan geçiyordu. Dışarının soğuğu içime işlemiyor, aksine damarlarımdaki öfkeyi körüklüyordu. Bedenimden çıkan her buhar, içimdeki ateşin dışa yansımasıydı.
Lastiklerin içine daldım. Hızla, duraksamadan geçtim. Ardından yirmi metrelik halatlara tırmanmaya başladım. Parmaklarımda hissettiğim yanma duygusu bana güç veriyordu. İnişe geçtiğimde biraz yavaşladım, nefeslerimi düzene sokmak için birkaç saniyelik bir sakinlik…
Sonrasında parkurun sonunda yer alan kütüğe bağlanmış kalın ipi tuttum. Dişlerimi sıktım. Ellerimle ipi kavradım ve tüm gücümle çekmeye başladım. Omuzlarım titriyor, alnımdan ter damlıyordu. Ama ben, bugün bu savaşı bitirmeye kararlıydım. İçimde biriken her şeyin hesabını bu parkurda ödeyecektim.
Ve en sonunda… O ağır kütüğü bitiş çizgisine çektiğimde dizlerimin bağı çözülmedi belki ama içimdeki düğüm bir nebze gevşedi.
Kütüğü bitiş çizgisine çektikten sonra, derin bir nefes aldım. Terim alnımdan süzülüp boynumdan aşağı iniyordu. Ellerimi dizlerime koyup bir anlığına eğildim. Ciğerlerim havayı doya doya çekerken, arkamdan gelen bir çift ayak sesi dikkatimi çekti. Hafif, temkinli ama kararlı adımlar…
“Etkileyiciydi,” dedi bir erkek sesi.
Kalktım. Sesin geldiği yöne döndüğümde genç bir asker bana bakıyordu. Üzerinde düzgünce giyilmiş forması, omuzlarında kıdem belirtisi olmayan bir er… Yüzünde merakla karışık bir hayranlık vardı ama bir şeyler söylemek için fazlasıyla rahattı. Muhtemelen kiminle konuştuğunun farkında bile değildi.
“İzin verirseniz bir şey sormak istiyorum,” dedi.
Kaşlarımı çatmadan sadece baktım. O ise hiçbir şeyin farkında olmadan konuşmaya devam etti.
“Sizi ilk defa parkurda gördüm. Bu kadar hızlı koşan bir kadın askere rastlamadım. Yeni mi geldiniz? Hangi birlikte görev yapıyorsunuz?”
Derin bir nefes alıp dik durdum. Üzerimde hâlâ sadece siyah atletim vardı ama bakışlarım, ses tonum ve duruşumla zaten rütbem ortadaydı. İçimdeki komutan refleksi harekete geçmişti artık.
“Sana mı sorduruyorlar, yoksa meraktan mı soruyorsun, asker?” dedim, ses tonumu bir gölge kadar soğuk tutarak.
Genç erin yüzü bir anda değişti. Gözleri yuvalarından fırlayacak gibi büyüdü. Kıpırdanmaya, duruşunu toparlamaya başladı ama artık çok geçti.
“Adın ne, asker?” diye sordum. Bu kez net, sert ve keskin bir tonda.
“Y… Yusuf, komutanım! Er Yusuf Demir!” dedi. Gözlerinde hem mahcubiyet hem şaşkınlık vardı. Dudakları titredi, bir an gözlerini kaçırdı. “Ben... Ben sizi tanımamıştım, komutanım. Üzerinizde üniforma olmayınca...”
“Elbette,” dedim. “Ama bir daha parkurda gördüğün, bu kadar dikkatli ve disiplinli çalışan herhangi bir askeri küçümseyerek değil, saygıyla izle. Üniforma yalnızca bir kumaş parçası değildir. Kim olduğunu taşırsın onunla.”
“Emredersiniz, komutanım!” diyerek hızla selam durdu. Kalbi neredeyse sesi kadar yüksek atıyordu.
O sırada arkamdan sert adımlar duyuldu. Bu adımları tanımamak mümkün değildi. Kılıç’tı. Omzunun üstünden sert sert bakarak yaklaşıyordu. Gözleri önce bana, sonra hâlâ selamda duran Er Yusuf’a kaydı.
“Neler oluyor burada?” dedi, sesi diken gibi kısa ve keskin.
“Bir eğitim konuşması,” dedim başımı dik tutarak. “Ama genç erin eğitimden çok, yorum yapmaya meyilli bir hali varmış. Hallettik.”
Kılıç kaşlarını çatıp Yusuf’a döndü. “Dağıl, asker!”
Yusuf selam durduktan sonra hızlı adımlarla oradan uzaklaştı. Ortalık bir an sessizliğe gömüldü. Göz göze geldiğimizde ikimiz de başka bir savaşa hazırlanıyormuşuz gibi bakıyorduk birbirimize. Ama bu savaş, kelimelerle değil, kararlılıkla kazanılacaktı.
Kılıç, derin bir nefes alarak yanımdaki sessizliği bozdu. Sesi normalden daha alçak ama içinde sorgulayıcı bir ton vardı.
“Derse neden katılmadın?” diye sordu.
Bakışlarımı ona çevirdim. Gözlerim kararlı ve netti. Cevabım, az önce Yusuf’la konuşurkenki o sert ve disiplinli komutan tonumla geldi.
“Kılıç,” dedim sadece.
O an, tek kelime yetmişti. Ne demek istediğimi anlamıştı. O isimle hitap edişim, aramızdaki rütbe farkını ve benimle konuşurken nasıl davranması gerektiğini hatırlatmak içindi. Kıdem olarak ondan üstündüm. Evet, geçmişte görevden uzaklaştırılmasaydı şimdi yüzbaşı olacaktı ama şu an öyle bir dünyada yaşamıyorduk. Şu an benim timime atanmış, benim emrim altındaki bir askerdi. Bu gerçeklik değişemezdi. Ve ben de bundan sonra ona yalnızca bir komutan olarak davranacaktım.
Omuzlarımı dikleştirdim. Ellerimi arkamda birleştirerek resmî bir duruş sergiledim. Gözlerimi onun gözlerinden ayırmadan, net ve keskin bir tonda konuştum:
“Ne zamandan beri bir komutana hesap sorulur oldu?”
Kılıç’ın gözleri bir an genişledi. Ciddiyetimi ve çizdiğim sınırı anlamıştı. Hiç itiraz etmeden, milim şaşmadan hazırol pozisyonu aldı. Sesi artık daha yumuşaktı ama içinde saygı dolu bir kararlılık vardı.
“Emredersiniz, komutanım.”
Eğer ağzını açıp başka bir şey söyleseydi… yemin ederim, yakardım askerliğini. Gözlerimi parkura çevirdim. Kararımı çoktan vermiştim.
“Koş,” dedim kısa ve net bir komutla.
Hiç tereddüt etmedi. Anında harekete geçti. Bitiş çizgisinden başlayarak parkuru tersten koşmaya başladı. Adımları sertti, temposu yüksekti. Soğuk havaya rağmen teri alnında parlamaya başlamıştı. Vücudu ağırlaştıkça nefesi kesiliyor ama hızından ödün vermiyordu. Son engeli de geçip parkurun başına vardığında neredeyse nefessiz kalmıştı. Göğsü inip kalkıyor, boğazından çıkan her nefes buhar olup havaya karışıyordu.
Sonunda gözlerimin içine baktı. Bu kez sesi çatallanmış, yorgunluktan titrek ama kararlıydı.
“Komutanım…” dedi, sanki dili yeni çözülmüş gibi.
Yüzümde tek bir kıpırtı bile olmadan baktım ona. Sadece bir kelimeyle cevap verdim:
“Söyle, asker.”
Bakışları yere kaydı. Nefesini düzenlemeye çalışırken dudakları titredi. Sonunda o beklediğim cümle döküldü ağzından.
“Özür dilerim.”
O an... bir anlığına durdum. Gözlerindeki pişmanlık gerçekti. Biraz önceki söylediklerinin izleriyle doluydu bakışları. Ama içimde bu pişmanlığa yer bırakacak bir duygu kalmamıştı. Umay Bilge ATEŞ artık duygularıyla değil, disipliniyle yaşayan bir komutandı. Ve bu özür bir anlam ifade etmedi..
“Önemli değil, asker. Şimdi dersine dön,” dedim. Sesimdeki sertlik kırılmadı. Otokontrolüm yerindeydi.
Yanından sessizce ayrıldım. Gözleri hâlâ üzerimdeydi ama artık ona bakmıyordum. Soğuk havaya rağmen, üzerimdeki ısıyı sanki ormanda esen rüzgâr çekip almıştı. Adımlarımı kararlı bir şekilde ormana doğru çevirdim. Her nefesimde içimde kalan son kırıntıları da bırakıyordum geride. Yalnız kalmaya, biraz susmaya ve düşünmeden yürümeye ihtiyacım vardı.