15. BÖLÜM

1422 Kelimeler
Gece 03.15 – Karargâhın avlusu Soğuk bir yaz gecesiydi ama karargâhın avlusunda heyecan sıcacıktı. Araçlar hazır, çantalar sıralı, herkes tam vaktinde oradaydı. Sadece yüzlerde belli belirsiz bir yorgunluk ve bir parça merak vardı: Yeni görev, yeni insanlar, yeni sorumluluklar. Aracın önüne geçip herkesi süzdüm. Her biri gözümde birer kitap gibiydi artık, kapağını ezbere bildiğim ama içini her açtığımda yeni bir sayfa çıkan cinsten. — Hazırsak çıkıyoruz, dedim net bir tonla. Timsah hemen araya girdi: — Umay komutanım, yol uzunmuş... Araca çerez aldım. Ama bir şartla; kimse benim fıstıklarımı ellemesin. Gölge hemen atladı: — O zaman sen de benim enerjimi çalma kardeşim, herkesin meziyeti kendine. Soylu araya karıştı, elindeki tabletini sallayarak: — Siz kavga edin, ben görev notlarını hazırladım bile. Akademidekiler bizi takdir edecek. Kılıç bagaj kapağını indirip araca yaslandı. Bana göz ucuyla bakıp, — Akademi havası bize iyi gelir belki... Senin kafan da dağılır biraz, dedi alçak bir sesle. Sözleri sert değildi ama bakışında o alıştığım bakışı vardı; bir yanıyla hâlâ beni çözüyor, bir yanıyla beni koruyordu. Ben cevap vermedim, sadece başımı salladım. Sonra Hafız yanıma geldi. — Dualar okundu komutanım. Güzel geçecek inşallah. Hem belki birilerine ilham oluruz. Gülümsedim. İçimde bir gurur, bir minnet, bir de hafif bir burukluk vardı. Herkes aracına bindi. Motor çalıştı. Rota belli: Ankara. Timsah bir ara tüm ciddiyetiyle sordu: — Hocam ders anlatırken karizmayı mı koruyacağız, yoksa şakacı mı olalım? Gölge: — Senin ne karizman var ki koruyasın? Sen karikatür gibisin. Kahkahalar yükseldi. Ben camdan dışarıya bakarken, kulağımda konuşmalar yankılanıyordu ama zihnim bir an için sustu. Sadece motorun sesi, gecenin koyuluğu ve Ankara’ya yaklaşan yol... Ankara – Merkezî Komutanlık / Sabah 07.45 Gri taş binanın önünde konvoy durduğunda sabah güneşi yeni yükseliyordu. Hava serin ama içimizi yakan bir heyecan vardı. Askerî nizamda sıralanmış binayı ilk görüşte içimde eski bir tanışlık hissettim. Disiplinin, anıların, başarıların ve kırık dökük duyguların aynı avluda barındığı o koca yapı. Araçtan ilk inen ben oldum. Ardımızdan sırayla diğerleri indi. Görevli bir subay bizi karşıladı: — Hoş geldiniz, Üsteğmen Umay. Hazırlanan odalarınıza geçebilirsiniz, dinlenme sonrası ilk dersiniz saat 11.00’da başlayacak. Binanın C bloğundayız. Koridorlar sessizdi ama duvarlara işlemiş zaman sesi vardı. Oda sadeydi ama huzur vericiydi; nötr renkler, düzenli bir yatak, masanın kenarında kıvrılmış bir not defteri. Camın pervazında duran sardunyaya gözüm takıldı. Kim koymuştu ki bunu buraya? Belki de Ankara’nın gri havasına inat küçük bir umuttu. Pencere Ankara'nın puslu sabahına bakıyordu. Çantamı yatağın ucuna bıraktım, üniformamın yakasını düzelttim. Aynadan kendime baktım. Birkaç saatlik uykusuzluk gözlerimde ama içinde gizlenmiş bir kararlılıkla... Kapıyı açınca koridorda ilk karşıma çıkan Hafız oldu. Sırtında çantası, elinde termos kupası. Gülümsemesi her zamanki gibi sakindi. — Güne hazır mısın, komutanım? diye sordu. — Güne değil de… dersin bana ne hazırladığından emin değilim, dedim hafifçe gülerek. Beraber koridor boyunca yürüdük. C bloğuna geçerken diğer tim üyeleriyle de karşılaştık. Gölge bir köşede bir görev çizelgesine göz gezdiriyordu, Timsah ise koridordaki vending makinesine sıkışmış bir çikolata paketini kurtarmaya çalışıyordu. — Yine mi sen? dedim ona yaklaşıp. — Komutanım bu alet beni kıskanıyor, vallahi! Şekerden bile mahrum bırakıyor adamı, dedi suratını asarak. Hafif bir kahkaha koyuverdim. O kahkahayla birlikte üzerimdeki gerginlik de hafifçe gevşedi. Sonunda Akademi salonunun olduğu katın kapısına vardık. Hafız kapıyı hafif araladı, içeriye ilk bakan o oldu. — Hocamız gelmiş bile, dedi. Kapıdan içeri adım attığımda klasik bir akademi salonu karşılamıştı bizi: Tahta zemin, beyaz yazı tahtası, askeri eğitim kitaplarıyla dolu bir masa, sırayla dizilmiş yedi sıra masa. Pencereden içeri sızan ışık, tahta sıraların üzerinde yumuşak gölgeler oluşturuyordu. Kılıç tahtanın önündeydi. Elinde bir kalem, sessizce tahtaya birkaç başlık not ediyordu. Sırtı bize dönüktü ama o dik duruşunu tanımamak mümkün değildi. Hafız beni dürttü. — Şuraya geçelim mi? Duyabileceğimiz bir yer olsun. Üçüncü sıranın en kenarına oturduk. Kılıç sonunda tahtaya yazdığı başlıkları bitirdi ve yüzünü sınıfa döndü. Gözleri salonda şöyle bir dolaştı, sonra bir an bana takıldı. Sadece bir an. Ne bir tebessüm, ne de başka bir ifade... Sadece tanıdık bir boşluk. Çoğu yüz tanıdıktı. Ama dikkatimi çeken biri vardı: Saçları topuz, yüzünde belirgin bir ilgiyle Kılıç’a bakan genç bir teğmen. Adını bilmesem de bakışlarındaki aşikârlığı anlamak için zeki olmaya gerek yoktu. Kılıç tahtaya adım attığında kızın yüzü aydınlandı. Hatta bir ara hafifçe saçını düzeltti. Ne kadar da... özenli. Ben, arka sırada Hafız’la yanyana oturuyordum. Hafız not defterini açarken, ben istemsizce o kıza göz ucuyla tekrar baktım. Bir şeyler içimde kıpırdadı. Adını koyamadığım, hatta koymak istemediğim bir şeyler... Sinir gibi değildi. Ama tam da rahat da değildim. “Neden?” dedim içimden. “Neden bu kadar dikkatimi çekti?” Kılıç’ın sesi yankılandı sınıfta: — Operasyonel karar alma süreçlerinde liderliğin psikolojik etkisi… Biz bunu dağda öğrenmedik sadece, birlikte yaşadık. Konuya hakimdi. Sakin, kararlı, net. Elleriyle tahtayı kullanışı bile özgüvendi. Kızın defterine hızla notlar aldığını fark ettim. Bir an göz göze geldik Kılıç’la. Bakışları benim üstümde birkaç saniye fazla kalınca, hafifçe kaşımı çattım. O ise hiçbir şey olmamış gibi yüzünü tekrar sınıfa çevirdi. “Farkında.” dedim içimden. “Her şeyin farkında. Ama yine de bir şey söylemiyor.” Dersten sonra herkes dağılırken kız heyecanla yanına yaklaştı: — Komutanım, anlatımınızdan çok etkilendim. Bir gün birlikte çalışabilir miyiz? Kılıç hafifçe başını salladı. Gülümsedi ama mesafesini korudu: — Bu bir ekip çalışması. Elbet birlikte olacağız. Kız uzaklaştığında Kılıç'ın yanından geçerken hafifçe durdum. O saniyelik duruşta, o bana bir şey söylemedi ama gözlerinde sessizlik vardı. Beni okuyan, çözmeye çalışan, ama çözmek istemeyen bir adamın gözleri. Ben ise hâlâ kendi içime dönmüş bir haldeydim. Ne hissettiğimi bilmiyordum ama kesin olan tek bir şey vardı: O kızı sevmedim. Sınıftan çıktığımızda kafam biraz doluydu. Kılıç’ın dersi hâlâ zihnimde yankılanıyordu ama o kızın tavırları, ardından gelen his… Ne olduğu belli olmayan, içimi hafifçe tırmalayan bir şey vardı. Hafızla birlikte kantine doğru ilerlerken telefonum titredi. Ekrana baktım. Ali – “Küçüğüm, nerdesin?” Kaşlarımı çattım, mesajı gösterip Hafız’a uzattım. — Şuna bak. Şimdi ben bu adama ne yazayım? Hafız bir anda kahkahayı bastı. — Oo komutanım… Kısmetiniz bu ara pek açık ha! Tam o sırada arkamızdan Kılıç’ın sesi geldi, biraz alaycı, biraz da meraklı: — Başka kim var ki? Hafız hemen toparlandı. — Yok komutanım, ben şaka olsun diye… Ali mesaj atmış da, ondan dedik. Kılıç başını hafifçe sallayıp tek kelime etmeden önümüzden kantine yürümeye başladı. Ne bana baktı, ne de başka bir şey söyledi. Yüzü ifadesizdi ama yürüyüşündeki o gerginlik… fark ediliyordu. Hafız bana dönüp kısık sesle, — Bakalım bu Ali’nin altından ne çıkacak? diye fısıldadı. Ben o sırada mesajı yanıtladım: “Ankara’dayım. Merkezi komutanlıkta, iki haftalığına.” Arkamızda sınıfta kalan diğer tim üyeleri hâlâ kızlarla konuşuyordu. Hafif kahkahalar, birkaç alçak sesli flörtleşme… Ama Hafız’la biz kantine geçtik. Kapıdan içeri adım attığımızda gözüm hemen köşedeki masaya takıldı. Kılıç tek başına oturuyordu. Elinde çay bardağı, kaşlarını çatmış, etrafa öfkeyle bakıyordu. Görünürde hiçbir şey olmamış gibiydi ama o masada resmen gerginlik oturmuştu. Ben usulca çay sırasına girdim. İki ince belli bardak alıp geri döndüm. Hafız’la birlikte Kılıç’ın yanındaki sandalyelere oturduk. Bardaklardan birini sessizce önüne koydum. Başını bile kaldırmadı. Dayanamadım. — Hayırdır komutanım, yüzünden düşen bin parça. Kılıç kaşını hafif kaldırıp gözlerini bana dikti. Yüzünde alaycı bir sertlik vardı. — Ali’yle neden mesajlaşıyorsun? Nişanlı değil miydi o? Hafız’la göz göze geldik. Onun gözleri kocaman açılmıştı, “Hadi bakalım…” der gibiydi. Ben sakinliğimi korumaya çalışarak yanıtladım. — Ayrılmışlar. Kılıç başını çevirip başka tarafa baktı. Gözlerinde ne öfke vardı ne de başka bir şey. Bomboştu. Bir yudum çay aldıktan sonra çok net, çok sakin ama canımı yakacak şekilde söyledi: — Sana gün doğdu o zaman. Bir an anlamadım. Sonra o ince alay… Sözlerinin altını kazıdıkça ne demek istediği daha da belli oluyordu. — Ne demeye çalışıyorsun sen? dedim, ellerimi masaya koyarak. — Aklını kullan diyorum. Ali’yi en son gördüğünde neler olduğunu unutmadık. Operasyona çıkamamanın nedenini şuan burda kalarak ödüyoruz..Kaburgalarının durumu ortada. Gözlerimi yere indirdim. O cümle beni kesmişti. Hafız bile bu kadarını beklemiyordu. — Kılıç… biraz ağır olmadı mı? dedi yavaşça. Ama Kılıç cevap vermedi. Gözlerini yine pencereden dışarı dikti. Sanki söylediklerini düşünmüyordu bile. Sanki sadece… bir şeylerden kaçıyordu. Bense masadan sessizce kalktım. Sandalyemin bacağı yerle sürtünürken çıkan ince ses, sanki içimde bir şeyin çatladığını duyuruyordu herkese. Ne bir şey dedim, ne bir bakış attım… Yalnızca çayımın yarısı kalmıştı ve boğazımdan geçmeyecek kadar acıydı artık. Kılıç’a bir çift sözüm vardı elbette ama hiçbirini söyleyemedim. Sözleri hâlâ kulaklarımda yankılanıyordu: "Aklını kullan diyorum. Ali’yi en son gördüğünde neler olduğunu unutmadık. Operasyona çıkamamanın nedenini şuan burda kalarak ödüyoruz..Kaburgalarının durumu ortada." Yürürken kalbim sanki ritmini şaşırmış gibiydi. Nefes alışım boğazıma düğümlenmişti. Belki de haklıydı. Ama… Ama çok ağırdı söyledikleri.Gerçek olsa bile, vurduğu yerin bu kadar acıyacağını bilemezdi.Belki de bilirdi. Ve yine de söyledi. Ama içimde bir şey çözülüyordu.Bir bağ mı kopuyordu, yoksa bir şey mi kuruluyordu, ayırt edemiyordum.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE