Savaş Karabey
Polislerin gitmesinin ardından Emre'ye baktım " Temizle burayı, daha sonra asit dök yak bu şerefsizi!"
Bu maşaları burnumun ucuna kadar sokan şerefsiz her kimse eminimki şuan bir yerlerde bu olanlarıda izliyordu.
O piç kurusunun kim olduğunu öğrendiğimde, elime geçtiğinde diri diri asit döküp yakacaktım onu.
Asla kurtulamayacaktı pençelerimden, öyle bir sıkacaktimki yaşamak için yalvaracaktı.
Emre ve bir kaç adam yerdeki leşi temizlerken, Narin'in kolundan tuttuğum gibi geldiğim aracın içine soktum. Kardeşi Yekta için çırpınmaya başladı. Aracın camlarını yumruklamaya tekmelemeye başladı.
Bu saatten sonra Yekta'yı öldürmek gibi bir planım yoktu ama hem Narin için hemde paramı çalan şerefsiz için bundan sonra benim maşam olacaktı.
Yekta'nın diğer araca bindirildiğini gören Narin iyice çıldırmaya başladığında aracın kapısını açıp içeriye doğru onu susturmak için uzandım.
Göğsüme yediğim ani sert tekme ile geriye savruldum.
Siktir !
Çok iyiydi! Eski mıymıy Narin böyle değildi!
Canım acımamıştı ama şaşırdığımı belli etmemek için hemen kendimi toparlayıp Narin'in kolundan tutup aracın kapısına yapıştırdım onu.
"Rahat dur! Kardeşine bir şey yapmayacağım" dedim yüzüne eğildim " Ama şimdilik! Rahat durmazsan eğer Yekta'yı da öldürürüm"
"Bırak beni pislik! Manyak katil herif bırak beni!"
"Rahat dur dedim sana!"
Narin'in gözleri kardeşi Yekta'nın içinde olduğu aracın üzerinden ayrılmazken sert tepkime karşılık en sonunda sakin olmayı seçmişti.
"Bin arabaya!"
Narin'i tekrar araca binmesi için emir verdiğimde, dolu dolu gözleri ile gözlerimin içine bakarak araca bindi itiraz etmeden.
Yekta'yı şehir merkezindeki boş daireye kapıda korumaların beklemesi emrini vererek gönderirken, Narin'i arada kaçamak yaptığım eve götürecektim.
"Öldürecek misin bizi?"
Yolda ilerleyen aracın içindeki ağır kasvetli havayı Narin'in titrek sesi böldü.
"Hayır" dedim.
"Ne istiyorsun o zaman bizden? Paran kardeşimde değil bunu sende biliyorsun. Ne olur bırak bizi gidelim"
Kaşlarımı kaldırarak "Cık" dedim.
Burnundan sertçe soluk verip titreyen ellerini birbirine kenetledi. Bakışları diğer tarafta olsada öfkesi hala yerli yerindeydi.
Ormanlık alanın içinde bulunan arazideki eve geldimizde saat gecenin bilmem kaçıydı. Kapıdaki korumalar tarafından açılan otomatik kapıdan bahçeye içinde bulunduğumuz araç girdiğinde Narin yerinde tedirgince kıpırdanıp arka camdan dışarı baktı. Yekta'nın içinde olduğu aracı görmek istiyordu sanırım ama biraz oyun oynamadan onu kardeşine kavuşturmak gibi bir niyetim yoktu.
Araç stop ettikten hemen sonra açılan kapıdan çıkarken "Gel benimle" dedim Narin'e.
Evin dış kapısına kadar gelmiştim ama peşimden ayak sesleri duymayınca dönüp baktım.
Kollarını göğsünde bağlamış inatçı kız çocukları gibi öylece oturuyordu aracın içinde.
Bir kaç adımda aracın yanına varıp kapıyı açıp içeriye doğru uzandım.
"Sana in benimle gel dediğimi hatırlıyorum Narin!"
"Gelmiyorum seninle hiç bir yere!"
"Neden?" diye sorarken dudaklarımda yansıyan alaycı gülümsemeye hakim olamadım. Yıllar sonra onu görmenin ve korkusuna rağmen bu kadar inatçı olması hoşuma gitti açıkçası.
"Seninle o eve girmeyeceğim! Kardeşimin yanına götür beni Savaş Karabey!"
"Dudaklarından ismimi duymayalı çok zaman olmuştu, özlemişim doğrusu" dedim hala yüzüne bakarken.
Yüzünü buruşturup açtığım kapıyı hızla kapatmaya çalıştı, anında engel oldum. Bacaklarının altından elimi geçirip çekerken araçtan çıkardığım gibi omzuma attım inatçı keçiyi.
Yıllar önce de asi ve egoluydu, şimdi sadece asiliği kalmıştı minik serçenin.
Zaman ve yokluk demekki bazı insani duyguları köreltiyordu insanın içinde.
"Ne yaptığını sanıyorsun sen! Bırak beni seni polise şikayet edeceğim adi herif bırakk!"
Polis kelimesini duyduğum anda sesli bir kahkaha atarken, korumanın açtığı kapıdan içeriye girdim.
"Polisler zaten benim emrimde yavrum bence fazla zorlama şanşını"
"Bu yaptıklarının bedelini ödeyeceksin! Seni sürüm sürüm süründüreceğim!"
"Hı hı süründürürsün"
Omuzumda tepinmeye devam ederken sırtımı yumruklamaya başlamıştı.
"Kilitle kapıyı, ben aç demeden sakın açma" kapıda bekleyen korumam aldığı emir ile dışarıdan kilitlerken Narin'i yere bıraktım.
Öfkesinden hala ağzına geleni sayıyor arada küfürde ediyordu.
Üzerimdeki ceketi ve kravatı çıkarıp koltuğun üzerine attım, Narin'in öfkeden tepinmelerini izleyecek şekilde diğer koltuğa uzandım.
Dakikalarca evin içini tur attı dışarıya çıkabilmek için.
En sonunda dış kapıyı yumruklamaya başladı. Narin, kapıyı yumrukluyordu pes etmeden. Ardından ellerini kapının iki yanına koyup derin derin nefes aldı. Tükenmiş gibi ama hâlâ pes etmeye niyeti yoktu.
Ona arkadan bakarken bile öfkesini hissediyordum, ama onun öfkesi bana sökmezdi. Uzandığım koltuktan usulca kalktım, arkasından yaklaşırken kıpırdamadan duruyordu kapının önünde. Beni fark ettiğinde döndü ve gözleri hiddetle kısıldı.
“Beni buraya getirmeye nasıl cüret edersin?!” diye bağırdı.
Ağır adımlarla ona doğru ilerledim. O ise bir adım geri giderken daha sonra durup çenesini dikleştirdi inatçı tavrıyla.
“Kaçmayacak mısın?” diye sordum alaycı bir sesle.
Öfkesini dizginlemeye çalışırken dudaklarını ısırdı.
Siktir! Şuan gözüme öyle seksi görünmeye başlamıştı ki.
“Seninle oyun oynayacak değilim, Savaş. Kapıyı aç ve gitmeme izin ver.”
Kollarımı göğsümde bağlayarak başımı yana eğdim.
“Gitmene izin vermeyeceğimi biliyorsun, neden boşuna konuşuyorsun?”
"Seni adi psikopat!"
Elleri sımsıkı yumruk oldu. Tam ağzını açacakken hızla hareket edip ona doğru ilerledim. Geri çekilmeye fırsatı kalmadan bir vazo kaptı ve doğruca bana fırlattı.
Lan!
Son anda eğilip kurtuldum. Vazo arkamdaki duvara çarpıp paramparça oldu.
Başımı kaldırıp ona baktığımda gözlerindeki o vahşi ışığı gördüm. Küçük bir kedi gibi tıslıyordu resmen.
"Manyak mısın kızım sen?!"
“Beni burada tutamazsın!” diye tısladı.
Bu defa salonun diğer tarafına koştu, raftan bir kitap aldı ve bana savurdu. Kolumu kaldırıp engelliyorum, ama tam o sırada başka bir şey kapıp bana doğru geliyor.
Elindeki yastık.
Yastığı kafama doğru atması bir şey ifade etmiyor ama yüzüne yayılan inatçı ifade daha çok hoşuma gidiyordu.
“Demek öyle…” diye mırıldandım.
Ona doğru bir adım daha atıyorum, ama bu defa viski şişesinin yanındaki bir bardağı aldı. O bardağı fırlatırsa...
Gözleri kısıldığında bunu fark ettiğini anlıyorum. Bardağı daha sıkı kavrıyor, ama tereddüt ediyordu sanki atıp atmamakta.
Bunu fırsat bilip hızla ona doğru atıldım. Bir anda kolunu kavrayıp sırtını duvara yasladım. Elindeki bardak yere düşüp yuvarlandı..
“Narin,” diye fısıldadım, yüzümü ona yaklaştırarak, nefes nefese kalmıştı. “Bu kadar çırpınmasan, işimiz daha kolay olurdu.”
Gözleri alev gibiydi. “Seninle işim bittiğinde buradan kurtulacağım.”
“Bu saatten sonra benden gerçekten kurtulabileceğini mi sanıyorsun?”
Göğsü hızla inip kalkıyordu, her aldığı nefeste göğüsleri göğüs kafesime dokundukça bedenim istekle kavrulmaya başladı. Elini göğsüme koyup beni itmeye çalıştı ama kıpırdamıyordum. Narin’in gözlerinde öfke vardı, ama o öfkenin arkasında…
Korku.
Ve hoşuma gidiyordu, kendisinde yarattığı bu öfkenin ben de hissettirdiği isteği bilse hala öfkelenir miydi çok merak ediyorum.
Parmaklarım, çenesinin altına dokundu ve usulca yukarıya çektim “Titriyorsun,” dedim alayla.
"Seni öldürürüm Savaş!"
"Sen bana hiç bir şey yapamazsın, minik serçe"
Alaycı tavrım onu daha çok sinirlendirirken, diğer elini kaldırıp bana vuracak gibi yaptı ama bileğini son anda yakaladım. Beni uzaklaştırmaya çabaladı ama nafile. Gözlerini gözlerimden kaçırdı en sonunda.
“Narin!.” diyerek adını seslenirken kendimi tenine yaslamadan geri duramadım. Ellerimin altında titreyen tenini hissettikçe asla engel olamadım ve bedenimi bedenine daha çok yasladım.
Sert sesimi duyduğunda, gözleri anında benimkilere kilitlendi.
Korkusunu, nefretini, inatçılığını görmek… Ona daha çok yaklaşmam için bir sebep oluyordu şuan.
Ama bir şey oluyor.
Narin’in gözlerinde sadece öfke değil, bir şey daha beliriyor.
Ve bir anda tüm dünyası duruyor gibi gözleri kocaman oldu.
Benim de.
Çünkü fark ediyoruz.
Bu sadece korku değil.
Bu sadece öfke değil.
Bu, çok daha fazlası.
İstekle kavrulan bedenimi bedenine yasladığımda bir anlığına bile olsa, o da bunu hissediyor. Ereksiyon olmuş aletimi hissetmemesi zaten imkansızdı.
Ama tam o anda kendini geri çekti, yüzünü kaçırdı ve nefesi titremeye başladı.
Gülümsedim. Yavaşça geri çekilirken, bileğini bıraktım.
“Neyse,” dedim alayla. “Kaçmak istiyorsan, kaç. Ama nereye gidersen git, yine bana geleceksin.”
"Biliyorsun" dedim Yekta'nın elimde olduğunu vurgularken.
Sonra arkamı dönüp merdivenlere doğru ilerledim. Tam çıkarken bir kez daha dönüp ona baktım.
Narin hâlâ duvara yaslı, nefes nefeseydi.
Ve ben, onun böyle olmasını sevmiştim.
Çünkü ilk defa bu kadar yakınlaşmıştık ve ilk defa beni bu kadar fazla hissetti.
Narin’in gözleri büyüdüğünde, içinde beliren o hafif ürpertiyi yakalamıştım. Benden kaçamayacağını biliyordu artık. Karşımda karmakarışık bir kadın bırakmıştım duvar dibinde.
Ve bu korkuyu hissetmek, beklenmedik bir şekilde hoşuma gitti.
Adımlarımı ağırlaştırarak yaklaştım. Narin’in sırtı hala duvara dayanmış halde, kaçacak yeri yok. Gözleri titrek, nefesi düzensiz. Ellerini yumruk yapmış ama savunmaya geçmeye cesareti yok gibiydi.
“Benden mi korkuyorsun, Narin?” Sesim alçak, ama içinde bir şeyler saklı. Bir sır gibi, karanlık bir vaat gibi.
Gözleri anlık bir inatla parlıyor. “Hayır.”
"Senden korkmuyorum!"
Gülümsedim. Küçük bir kedinin aslana meydan okuması gibiydi. Ama ikimiz de biliyoruz, yalan söylüyor.
Yanına yaklaştım ve dibine sokuldum, ellerimi iki yanına, duvara dayadım. Kollarımın arasına hapsolduğunda kasıldığını hissediyorum. Çekingen nefesi boynuma kadar ulaşıyor.
“Yalan söyleme,” dedim usulca. “Korkuyorsun.”
Yutkunuyor. Kaçamak bir şekilde gözlerini kaçırıyor ama sonra yeniden bana bakıyor. Kendini ele vermek istemiyor, ama ben onu çoktan çözmüştüm.
Başımı eğip ona biraz daha yaklaşıyorum. Burnum neredeyse yanağına değecek kadar yakındı. Bunu bilerek yapıyorum. Onun, benim yakınlığımı hissetmesini istiyorum.
Narin’in nefesi kesiliyor.
Önce sessizlik.
Sonra dudakları kımıldıyor. “Benden ne istiyorsun, Savaş? Bizden ne istiyorsun?”
Parmak uçlarım farkında olmadan çenesine kayıyor. Onu kendime çevirmek, gözlerinin içine daha derin bakabilmek için.
“Ne mi istiyorum?”
Başımı yana eğdim, dudaklarım neredeyse kulak hizasında. Fısıltımın tenine dokunmasını izledim. “Sadece… bu korkuyu seviyorum Narin.”
Dudaklarımı yanağına sürerken devam ettim "Yıllar sonra karşıma çıktın, öylece çekip gitmene izin vermeyeceğimi biliyorsun. Ne ben eski Savaş'ım ne de sen eski Narin'sin... Bunu tereddüt etmeden geberttiğim piç kurusunu öldürürken anlaman gerekirdi"
Sessiz kalırken derin bir nefes verdi, ama hâlâ kaçmıyor. Kaçmak istemiyor mu, yoksa kaçamayacağını mı biliyor, emin değilim.
Beni çözemediği her an, ona daha fazla yaklaşma hakkı kazanıyordum sanki.
Bir anlığına, parmaklarım çenesinden kayıp boynunun kenarına yumuşak tenine dokunuyor. İnce bir dokunuş, ama etkili. Narin’in göz kapakları düşüyor, tüyleri diken diken oluyordu parmaklarım altında.
Ve işte o an, tam anlamıyla teslim olmuyor ama… ilk kez kaçmıyor du.
Gülümsedim yine. Eğilip, kulağına son bir fısıltı bıraktım.
“Korksan da, kaçamayacağını biliyorsun. Bu seni daha da ürkütüyor, değil mi?”
"Savaş!"
"Hşşş... Bu eve iyi bak minik serçe, burada beraber yanacağız" dedim "Yanarken yanmanın ne demek olduğunu beraber anlayacağız.
Alevin tenime dokunmadı belki, ama nefesin bile beni yakmaya yetti minik serçe"
Sonra geriye çekildim. O hâlâ duvara yaslı, derin nefesler almaya devam ediyodu. Benimse içimde tuhaf bir tatmin duygusu var.
Çünkü Narin’in korkusu, sadece korku değil.
Onun gözlerinde korkunun arkasında saklanan başka bir şey daha gördüm.
Şuan belki kendisi de farkında değildi ama onu, eninde sonunda ortaya çıkaracağım.
Bu ev ikimizin küçük beden oyunları ile yanıp kavrulacaktı.