"Kıvanç, aracın yanından uzaklaş. Kadın salondan çıktı. Bundan sonrası bana ait."
"Tamamdır tatlış. Umarım beni o çırpı bacaklıyla yalnız bırakmayı düşünmüyorsundur." Güney kıkırdarken telefondaki cızırtılı sese en sinirli halimle cevap verdim. "Sarı pişmaniye. Umarım benim yanıma gelirsin çünkü seni zevkle söylediklerine pişman edeceğim. Bana yalvaracaksın. Hem de çok!" Diye karşılık verdim. Bu adam canına susamıştı.
Güney "Uslu dur! Aklım sende kalmasın!"diyerek çıktığında hâlâ kıskançlıktan dudaklarımı yemekle meşguldüm. O uzaklaşır uzaklaşmaz hemen minibüsün şoför koltuğuna geçtim. Arkada uslu uslu duracağımı düşünüyor olamazdı değil mi? Güney'in yakasındaki kamera adım seslerini ve hatta nefes alışverişlerini duymamı sağlıyor olsa da benden uzaklaşması yine o bilindik yalnızlık duygusuna düşmeme sebep olmuştu. Yok arkadaş benden adam olmazdı. Çekilmeyeceksin sevmeyeceksin diye kendi kendimi yemediğim tek bir gün bile yokken adamın ensesine tüneyen baykuşlar gibi guruldayıp duruyordum. Kıvanç beni koltukta görünce hayretle cins cins baktı. "Umarım araba kullanmayı düşünmüyorsundur."
Yüzümde beliren sinsi tebessüm korkaklıktan kızaran yüzünde bomba gibi patladı. Sanırım nasıl intikam alacağımı biliyordum. Yüzümü yapaylaştırıp sesimi çocuklaştırarak "Aaaaa! Aşk olsun hiç yapar mıyım ben öyle şey! Unuttun mu ben uslu bir kızım. Hiç öyle yaramazlıklar yapmam. Senden intikam almak için hele hiç yapmam." Gözlerini kocaman açarak titreyen dudaklarını yalayıp heyecanla birbirine kavuşturmaya çalıştı. Bu sarı pişmaniye Allah'tan belasını bulur muydu bilmiyordum ama benden iyi bir ders alacaktı o kesin.
Dikiz aynasından Güney'in bindiği aracın hareket ettiğini gördüm. Emniyet kemerimi bağlayıp anahtara asıldığımda Kıvanç salyalar akıtarak "Dur dur!" Diye bağırdı. Bu kadar ödlek olması hoşuma gitmişti. Gün intikam günüydü. Allah'ını seven beni tutmasın. Hi hi!
"Onları tabiki baş başa bırakmayacağım sevgili şebek dostum. Güney nereye biz oraya!" Gaza yapıştığımda Kıvanç çoktan sümüklerini genzine çekerek ağlamaya başlamıştı. "Ehliyetin olduğuna eminsin değil mi?"
"Hayır yok!"dedim pişmiş kelle gibi sırıtarak. Ehliyeti almıştım ama onun bunu bilmesine hiç gerek yoktu. "Bırak şu direksiyonu!" dediğinde kaşımı kaldırıp dudaklarımı büzdüm. "Hiç sanmıyorum." Araç kullanmayı öğrenmiştim. Melis sağolsun birkaç günde bana harika bir öğretmen olmuştu. Aracın hızını arttırıp Güney'in peşine takıldım. Yaptığım doğru değildi ama şu an bunu düşünecek durumda da değildim. Umarım İstanbul beni başına bela olarak aldığı için pişman değildir.
Sanırım saatten olsa gerek yollar neredeyse boştu. "Ne olur dur!"diye ağlayan Kıvanç'a acıyarak bakıp kıkırdadım. Fakat hızım arttıkça ağlamasının şiddeti de artmıştı. "Ölmek istemiyoruuuuuum!"diye bağırdığında benim heyecanım da zapt edilemez bir boyuta erişmişti. Farları açıp önümü iyi görmeye çalıştım. Güney önde biz arkada yollarda tozu dumana katıyorduk. Sokak lambaları ve işaretler hızımdan olsa gerek gözlerimin önünde uçulan ateş böcekleri gibiydiler.
"Midem bulanıyor. Tansiyonum düşüyor, çarpıntım başladı. Allah'ını peygamberini seversen dur artık. Hiç iyi değilim." Başımı anlık Kıvanç'a çevirdim ve yemyeşil olan suratına eğlenerek baktım. Bu adam nasıl bu kadar yüreksiz olurdu akıl erdirememiştim. Kış değip kovaladığım tavuklar bile bundan cesurdu. Hatta aralarında yumurtalarını korumak için üzerime atılacak kadar delikanlı olanları bile çıkmıştı. "Kusmak üzeriyim!"dedi Kıvanç ağzını tutarak. Her an üzerime attırması an meselesiydi. Kaşlarım telaşla yer değiştirdi. Bu manzaraya tahammül edebileceğimi hiç sanmıyordum.
"Sakın kusma! Eğer kusarsan kendimi tutamam ben de kusarım. Ortalık kusmuk gölüne döner." Elime geçirdiğim poşeti önüne bıraktım. "Al şunu. Biraz idare et. Ortalığı berbat edeceksin." Sanırım şakanın dozunu kaçırmıştım. Harika! Güney'e gereğinden fazla ayak bağı olarak ölüm fermanımın üzerine hatrı sayılır çeltikler atmıştım.
"Umarım arkamdaki trafik canavarı sen değilsindir Efsun!"dedi kulaklığımdan gelen ürkütücü ses. Ne yazık ki benim Güney. Yutkundum. "Benim sanırım!"
"Sanır mısın?"dediğinde Kıvanç avuçladığı başımı kendisine çekip kulak zarımı yırtar gibi bağırarak konuştu. Ağlamaktan sesi çatallanmıştı. "Kurtar beni Güney! Bu deli ikimizi de öldürecek. Yaşamak istiyorum. Daha dünya turuna bile çıkmadım. Bankada param var yiyemedim. Altılıyı tutturamadım. Kedim portakal doğurmadı. Ölmek için çok yakışıklı ve gencim! Flört edeceğim çok fazla kız var. Kurtar beni aşkilotam!" Güney "Ya sabır!" çekerken nasıl bir gece yaşıyorum diye söylenmeye çoktan başlamıştım. Bu adam delinin tekiydi. Güney buna nasıl tahammül ediyordu? "Sana dur demiştim ya Efsun. Lafımı geri alıyorum. Durma! İnsanlığın selameti için Kıvanç'ın kanatlanıp terk-i diyar etmesi lazım!"
Sinirden deliren Kıvanç'a dönüp "Aklın yolu bir." Dedim, fakat Güney'in ağız değiştirmesi uzun sürmemişti. "Efsun, aracı kenara çek ve benden haber bekle! İstanbul'un selameti için o direksiyonun senden kurtulması şart."
"Ya!"demeye kalmadan Güney'in keskin fren sesiyle afalladım. Sanırım kadının üzerine direksiyon kırıp arabasına planımızda olduğu gibi küçük bir hasar vermişti. Kenara çekilip olacakları dinlemeye koyuldum. Güney'in bir anda değişen aksanı hoşuma gitmişti ama kadına nasıl baktığını göremediğim için kafamda türlü komplo teorileri üretmeye çoktan başlamıştım. Ne yapacaksa yapmalıydı artık. Ben o ikisinin karşı karşıya durmasına bile tahammül edemiyordum. Muhteşem adamımız Pier, kendini kadına takdim ettiğinde Zişan denilen yılanın değişen heveskar ses tonu delirmeme sebep olmuştu. Resmen Güney'den hoşlanmıştı. Hatta hoşlanmak şöyle dursun resmen onunla görüşmek ve yaptığı teklifi kabul edip çay içmek için delirecek bir moda düşmüştü.
Allah şu sinir bozucu karizmanın belasını versin Güney. Ah şuna bak! Kadın da dünden razıymış. Vay arkadaş! Resmen kaşla göz arasında kibir çuvalını avucunun içine aldı. Şaka gibi!
Kadın birkaç iltifattan sonra gevşemiş ve kendini Pier zannettiği Güney'in aracının içine atmıştı. İnsan yeni tanıdığı birine bu kadar çabuk nasıl güvenebilirdi? Ya kötü biri çıksaydı! Ya kendisine zarar verseydi! Pes ya pes!
İtiraf etmeliyim Güney bu gün daha bir hoş görünüyordu. Büyük cepli pardesüsü, kafasındaki yuvarlak şapka ve deri kemeriyle tam bir Fransız erkeği gibiydi. Zengin duruşunu fark eden Zişan'ın ondan etkilenmesine hiç şaşırmamıştım. Araçlarına binip yol aldıklarında ben de yeniden gaza asıldım. Peşlerini bırakmaya hiç niyetim yoktu. Bu şeytan kadın onun aklını çelebilir miydi? Of buna inanmak istemiyordum. Bu kadar dirayetsiz duruşu olan biri için üzülmem akıl kârı olmazdı ama gel de şunu deli divane olan kalbime anlat! Hiç durmuyordu kerata! Nerde bir imkansız var onu istiyordu. Kalbimle ikimiz birbirine vahşi batıda silah çeken kovboyla gibiydik. Kimin kime diş geçireceği hiç belli olmuyordu.
Bu tenha yolda önüme çıkabilecek tüm geyiklere selam çakıp hızımı onlara yetişecek kadar arttırdım. Bunu fark eden Güney de beni ardında bırakabilmek için kolları sıvamıştı. İkimiz de aynıydık işte! Yaramazlıklarımız hiç bitmiyordu. "Ne olur dur artık! Biraz söz dinle tatlış!" Yüzümde sahici bir gülümsemeyle yeşeren Kıvanç'a baktım. Elindeki çantayı bana uzattığında neredeyse kusacaktım. Poşeti beğenmeyip benim çantama kusmuş olamazdı değil mi?
"Her şeyim bir bedeli var tatlış!" Biz yenişemeyeceğiz galiba. Skor 1-1 devam ediyor. Güney'i gözden kaçırmamak için dikkatimi yeniden yola çevirdim. Araç bir otele gelmişti. Kıvanç'ın arkamdan seslenişine aldırmadan girişe yöneldim. Neden buraya gelmişlerdi şimdi? Kıvanç arkamdan koştururken beni durdurmaya çalışan resepsiyon görevlilerini geri bırakıp katlar arasında dolaşmaya başladım. Onu arıyordum.
"Güney!" Başta sayıklama gibi çıkan sesim yüzüme çarpılan her kapıyla biraz daha artıyordu. "Güney nerdesin?"
"Çırpı bacaklı dur artık!"dedi Kıvanç arkamdan sitem yüklü sesiyle bağırırken. Bir düş yakamdan be! Çattık iyi mi? Kapılara sertçe yumruklar atıp onu bulmaya çalıştım. Yoktu. Yoksa o sarı yılanla mı birlikteydi. Kaşla göz arasında ne işlere girişmişti? Plandan vazgeçip o kadına gitmiş olamazdı değil mi? Buna inanmak istemiyordum. Soluk soluğa onlarca kapıyı çaldıktan sonra alnımı duvara yaslayıp dizlerimin üzerine çöktüm. Güney onunla gitmişti. Beni yardım etmek için düştüğü bu yolda bir yabancıya tutulmuştu. Belki bir hevesti. Belki değersiz, hissiz bir şeydi ama şimdiden yüreğime saplanan jiletlerin acısını iliklerime kadar yaşıyordum. O böyle karaktersiz olamazdı. Sadece basit bir kahve içeceğini söylemişti. Aşık olduğum adam ne zaman bu kadar muhteris olmuştu?
Omzumda hissettiğim el boşalmak için çıldıran sinirlerimi daha da altüst etmişti. "Defol Kıvanç!" Diye deli gibi bağırdım. Çığlığım düz koridorda korkunç bir yankı bırakmıştı. Sesim kırmızı halının üzerinde dolaşmış ve benden uzaklaşıp duvarlara çarpmıştı. Israrcı eller omuzlarımdan kavrayıp sarıldığım duvardan zavallı güçsüz bedenimi uzaklaştırdı. Ne olduğunu bile anlayamadan kendimi o tanıdık kokuyla bütünleşmiş bir halde bulmuştum. Başım göğsündeydi. Kollarının beni sarıp sarmaladığını hissettiğimde içimdeki fırtınanın dindiğini hissettim. Gitmemişti. Yanılmıştım. O beni sırtımdan vuracak kadar düşük karakterli biri değildi.
"Ne hissettiğini biliyorum." İçimde sönen volkan yeniden alev aldı. Bedenimi saran kolları hırsla çözüp onu duvara doğru ittim. "Demek ne hissettiğimi biliyorsun!" Tavrım onu afallatmıştı. Neredeyse şaşkınlıktan küçük dilini yutacaktı. "Efsun!"
"Sus!" Haykırışım otel odalarının bazılarının kilit sesiyle ıssızlaştı. Birileri bize defolup gitmemizi söyleyecekti ve haklıydılar. "Planın dışında hiçbir şey yapmadım." Güney'i duymuyordum. Çay içmek için burayı tercih etmesi ne kadar normaldi. "Seni dinlemek istemiyorum."diye bağırdım. Çok öfkeliydim. Hisleri ve düşünceleri umrumda bile değildi. "Senin amacın ne?" Dedim gözlerine kızgınlıktan ateş püsküren bakışlarımı yerleştirerek. İyi bir açıklaması olması gerekiyordu. Aksi takdirde elimden bir kaza çıkabilir.
"Senin amacın ne?"diye bir kez daha bağırdım. "Bunu neden yaptın söylesene!"
"Yaptım!"dedi keskin kararlı bir ses tonuyla. "Çünkü bazı şeyleri anlamanı, fark etmeni bekliyorum." Bocalamıştım. Bunu bilerek yaptığını kabul mü ediyordu yani? Ama neden? Burada olmasının beni üzeceğini hiç düşünmemiş miydi? Aklıma kim bilir neler gelecekti? Belki de Güney'den nefret edecektim! Bu durum onu korkutmuyor muydu? Oyun mu oynuyorduk biz? Tek amacı beni kıskandırmak, üzmek miydi? Bunları hissetttiğimde narsist bir pislik gibi mutlu mu olacaktı?
Histerik, acıklı bir gülümseme benden açıklama bekleyen stara verebildiğim tek cevap oldu. "Ne anlamasından bahsediyorsun sen?" Elleri hassas bir şekilde kollarımı kavrayıp beni kendine yaklaştırdı. "Kaçıp saklandıklarımız acı veriyor artık. O pislikler sana zarar verebilir. Ölünce mi bizim..."
"Yeter!" Sözünü tamamlamasına asla izin vermeyecektim. Bana yeniden yaklaşmak istediğinde onu itip delice bir hızla merdivenlere koştum. Peşimden geliyordu. Arkamdan Kıvanç'ın "Tatlış nerdeydin!" Diyen sesini duymuştum. Ve buradaki tatlışın ben olmadığımı çok iyi biliyordum. Asansörle uğraşmayıp direk tabanları merdivenden tarafa yağladım. "Durur musun artık!" Arkamdaki adam artık benim için ciddi bir sorundu. Şu an Zişan'ı izlemek için minibüse dönmemiz gerekiyordu ama bunları düşünebilecek kafada kesinlikle değildim. Aklımdaki tek şey bana oyun oynamasıydı.
Beni durdurmaya çalışan görevlileri aşıp çıkışa yöneldim. Kıvanç arkadan "Bir durun artık!"diye bağırıyordu ama onu ne Güney ne de ben duymayacaktık. Sözleri umurumuzda bile değildi. Kapıdan geçip kendimi hızla minibüsün şoför koltuğuna attım. Kapıları kilitlediğimde cama vurup beni durdurmaya çalışan adamın hiçbir hükmü kalmayacaktı.
"Efsun dur diyorum. Konuşmamız lazım." Yüzüne bile bakmadan aracı park ettiğim yerden kurtarıp yola revan oldum. Ona bana yaptığı şeyin bedelini ödetmeden asla durmayacaktım. Beni durdurmak için önüme geçmişti. Tekerleklerin altından kalma pahasına gidişimi engellemeye çalışmıştı. Ve yine kazanan ben olmuştum. Hızımı artırdım. Peşimden geleceğini iyi biliyordum. Beni bu kadar öfkeliyken asla yalnız bırakmazdı. Başıma kötü bir şey geleceğini düşünürdü. Belki bir kazaya kurban gitmemden endişelenirdi ki benim de istediğim tam olarak buydu. Beni korkuttuğu kadar onu korkutmak... Beni üzdüğü kadar onu üzmek... Oyunun kralını ben oynayacaktım haberi bile yoktu.
Bakışlarım dikiz aynasına kaydığında tereddütsüz peşime düştüğünü anladım. Kulağımdaki kulaklıktan "Durdur arabayı!" Diye deli gibi bağırıyordu. Elbette onu deli etme fikrinden caymak gibi bir derdim yoktu. Yaptığının bedelini ödemekten kurtulamazdı. Hızımı artırdım ve kendimi şehirden uzak yollara bıraktım. Kimsenin canına kast etmek gibi bir derdim yoktu. "Efsun dur artık!" Kulağımdaki kulaklığı kapatıp yan koltuğa savurdum. Benden haber alamadığı her dakika biraz daha çıldıracaktı. Bu kadar kolay değil Güney Bey. Benimle oynamak ne demekmiş göreceksin!
Hızımı arttırıp çok kötü olduğunu bile bile makaslar atmaya başladım. Aracı savurmak canıma maal olabilirdi fakat tek derdim Güney'i üzmek olduğu için bunu göze almaktan çekinmedim. Arkama baktığımda Güney'in aracını görememiştim. Beni bırakıp nereye gitmiş olabilirdi? Benden uzaklaştığımda bu deliliklerime bir son vereceğimi mi düşünmüştü? Bilmiyordum. Ama haklıydı. Bu kısmen yavaşlamama sebep olmuştu ve makas atmayı da bırakmıştım. Aracını bir anda karşımda bulunca şaşırdım. Demek öteki yoldan dolaşıp beni kenara kıstırmaya çalışmıştım. Zeki sarışın!
Güzel, karizmatik aracını önüme kırdığında tüm yol kapanmıştı ve ben de istemeye istemeye durmak zorunda kalmıştım. Kilidi açtım. Aracından çıkıp kapımı saniyeler içinde açtı ve kucaklayarak zoraki dışarı çıkardı. Kapıyı diğer eliyle çarptığında duyduğum tek söz "Ölebilirdin!" Oldu. Bunu öyle hisli ve korkarak söylemişti ki kızgınlığımın beni terk etmesi uzun sürmemişti. Bana sımsıkı sarıldığında onda bıraktığım etkinin tahmin ettiğimden çok daha fazla olduğunu anlamıştım. Kıvanç aracın içinden çıkıp öfleyip püflerken ikimiz de onu zerre kadar önemsemiyordum. Dakikalar uzadıkça kolundaki saati kontrol etmesi de umurumuzda değildi.
Güney sol eliyle belimi sararken sağ eliyle saçlarımı okşadı. "Orada olmanın nasıl bir his olduğunu biliyorum. Özür dilerim." Başımı göğsüne yasladım. Kalp atışları bana huzur veren tek şeydi. O iri nefesler alırken saç tellerim havalanıyor, kalkıp inen göğsü yanaklarımı okşuyordu. Yanında bu kadar mutluyken uzak durmaya çalışmak öyle zordu ki. Ona gerçekleri anlattığımda da beni sevecek miydi? Beni kabullenebilecek miydi? Bunca yaşanmışlıktan sonra onunla yeni bir başlangıç yapmak çok zor geliyordu. Peşimdeki insanları düşününce bu konuda hiç de haksız sayılmadığımı anlamıştım. Güney hayatımızın tehlikede olduğunu biliyordu. Benim yüzümden daha büyük bedeller ödemek zorunda kalabilirdi. Fakat sonuçlarını düşünmeyerek bunu görmezden geliyordu.
"Şu kokun..."dedi iç çekerek. "Kim bilir bana daha neler yaptıracak!" Gözlerimi kapattım. Yanındayken ondan başka hiçbir şeyi düşünemiyordum. Beynim kapılarını düşüncelerime kapatırken kalbim tüm varlığımı onun avuçlarına bırakıyordu. Onunlayken mutsuz olmak imkansızdı. Yanaklarımız birbirine temas ediyordu. Sağ eli ise sadece yüzümdeki o yumuşak dokuyu keşfediyor ikimiz için belki de asla gerçek olamayacak bir hayalin kapılarını açıyordu.
"Hadi ama! Yeter bu kadar romantizm. Eve gidip uyumak istiyorum." Birbirimizden ayrılıp ona baktık. İkimizin de elinden bir kaza çıkması an meselesiydi. Güney beni minibüsün arka tarafına yönlendirdi. İlk işi Zişan'ın kayıtlarını kontrol etmek olmuştu. Kadın Güney'le çay içtikten sonra arabasına geçip bir telefon görüşmesi yapıyordu. Bu kişinin adını duymak istemiş ama bir cevaba ulaşamamıştık. Zişan kısa bir görüşmenin ardından platin sarısı saçlarını savurarak araçtan indi. Sanırım evine gelmişti. Güney'le birlikte ekrana düşecekmiş gibi baktık. Kadın bizden habersiz elindeki çantayı sallayarak kapısının kilidini açtı. Bu ev sahibi olduğuna yönelik bir fikir verse de emin olmak zorundaydık.
"Etiler de bir villa..." dedi Güney. "Evinin konumu burası..." Bakışlarından ilk fırsatta soluğu burada alacağını anlamıştım. Gözü en az benimki kadar karaydı. Bense onu bu işlerden uzak tutmanın derdindeydim. Bir yanım oğlumu bulmayı deli gibi isterken diğer yanım Güney için titriyordu. Bu ikilem daha ne kadar sürecekti bilmiyordum. Kalbim severken çok fazla yorulmaya başlamıştı.
"İçerde biri daha var."dedi Güney zihnimdeki kara bulutları dağıtırken. Zişan elindeki anahtarı vestiyerdeki yerine bırakmış ve direk üst kata çıkmak için hareketlenmişti. Ahşap zemin kahverengi evin her yerine nüfus etmişti. Yanan şömine birilerinin bu eve daha erken geldiğini haber veriyordu. Ayakkabılarının tıkırtılarına nefes sesleri eşlik etti. Ceviz, omalı kapı açıldığında çantanın görüş açısı kısmen daraldı. Zişan çantayı sürekli salladığından görüntü netliğini yakalamak çok zordu. Bu sarsıntılar yüzünden ekrana bakmaktan midem bulanmıştı.
"Demek sonunda geldin,"dedi karşısındaki iri yapılı adam. Kravatını boynundan çözüp cebine attı. Kravatının bir ucu hâlâ bacağına doğru sarkıyordu. Gömleğinin birkaç düğmesi açıktı ve sol göğsünün hemen üzerinde siyah bir balta dövmesi kendini gösteriyordu. Bu dövmeyi zihnime kazıyıp yeniden karşı karşıya geleceğim anı bekledim. Keşke yüzünü bir kez olsun görebilseydim. Adını bir kez oldun söyleselerdi. Bu insanları tanımıyordum. O halde bana böylesi bir kötülüğü neden yapmışlardı?
Biz bir umut adamın yüzünü görsek diye beklerken Zişan elindeki leopar desen çantayı yere fırlattı. Böylece adamın yüzünü görme hayallerimiz de tamamen son bulmuştu. Gelen seslerden kucaklaştıklarını anlayabiliyordum. Sanırım bu adamın Zişan'la arasında özel bir şeyler vardı. Çantanın yere düşmesiyle kamera görüntüsünü kaybettik ve hemen ardından da yırtıcı bir cızırtı eşliğinde sesler son buldu. Bu iyi olmamıştı. Henüz ne adamın kimliğine ne de Zişan'ın arkasındaki esas kişilere ulaşabilmiştik. Elimizde Zişan'ın ev adresi ve sevgilisinin boynundaki balta dövmesinin dışında bir şey yoktu.
Güney, "Kahretsin!" diyerek elini sertçe ön koltuğa indirdi. Beklediğimizden daha başarısız bir operasyon olmuştu. "Ziyanı yok!"dedim teselli etmek ister gibi. "O kadının evini biliyoruz. Yeniden peşine düşüp yeni bilgiler alabiliriz. Er ya da geç hata yapacaktır." Başını sallayıp bana uzanmak istedi. Hâlâ ona kızgındım. İstese de bu kadar çabuk kendini affettiremezdi.
"Susadım!"dedim zihnine zamansız sözümle alt üst ederek. Yüzüne yerleşen hayal kırıklığını gizlemeye çalışarak araçtan indi. Ardından kapıyı aralayıp inmem için bana nazikçe elini uzattı. Kıvanç'a minibüsü getirmesini söyleyip onun aracına geçtik. Sakindim. Aslında söylemek istediğim onlarca şey vardı ama susmak istiyordum. Bazen kırgınlıkları atmak için bir ömür bile gerekebiliyordu. Güney tam da bu sözün hatırını yerine getirmiş gibiydi. Benden hislerimin farkına varmamı istemişti. Onu sevdiğimi biliyordu. Ne kadar gizlemeye çalışsam da içimden geçenleri bir kitap gibi okumuştu.
Her şey bittiğinde gideceğini söylemişti. Ama artık görebiliyordum. Ne o gidebiliyordu ne de ben gitmesine izin verebiliyordum. Kalbim başka dilim başka söylüyordu. Onu sevdiğimi kabul etseydim bile ne olacaktı? O kadar farklıydık ki hayatlarımızı nasıl birleştirecektik? Ben mazi saçlarıma yapıştığında korkak bir kedi gibi herkese pençe savuruyordum. Güney'e nasıl iyi bir eş olacaktım?
"Güzel bir mekan biliyorum. Birlikte..."
"Hayır!"dedim. Bakışlarım keskin, tavrım netti. Bana bu kadar kolay kendini affettiremezdi. Burun kemerini sıkıp iç çekti. "Pekala. Başını belaya sokmadan burda bekle. Birer soğuk kahve alıp geleceğim. Başka bir şey..."
"Yok..."diye kestirip attım. Bunu yaparken yüzüne bile bakmamıştım. İsteksizce benden uzaklaşıp yakınlardaki bir büfeye gitti. Işıklı tabelası oldukça dikkat çekiciydi ve nefis kokular saçarak oradaki varlığını hatırlatıyordu. O ücreti öderken etrafımdaki koşuşturmaca dikkatimi çekmişti. Dakikalar içinde elinde kahvelerle bana gelmeye çalışan Güney'in etten bir duvar örerek yolunu kapattılar. "Güney Bey. Klibinizde oynattığınız hanımefendiyle aranızda bir şey olduğu söyleniyor. Bu söylentiler bir açıklama yapacak mısınız?" Güney sıkılganlıkla nazik olmaya çalışarak bana yönelmeye çalıştı. Bu o kadar mümkün olmayacaktı. "İlişki söyletileri doğru mu?"
"Lütfen Güney Bey bir açıklama!" Aramızdaki insanlar beni fark ettiğinde kameralarını alarak koşmaya başladılar. Kapıyı açıp araca girecek kadar bile vakit bulamamıştım. Sırtımı ağzıma mikrofon sokmak için fırsat kollayan o anlayışsız kalabalığa döndüm. Bu insanlar çıldırmış olmalıydı. Kameraların karşısına çıkmak istemeyeceğimi düşünecek kadar akıllı olamazlar mıydı? Eski kocam olacak iğrenç insanın akrabaları peşimdeyken bu kadar göz önünde olmak akıl kârı mıydı? İstanbul'a gelip başıma bela olmaları an meselesiydi. Ve ne yazık ki Güney'in tüm bu saçmalıklardan haberi bile yoktu.
"Hanımefendi neden yüzünüzü gizliyorsunuz?"
"Şarkıcı Güney Tunç Atasoy'la bir ilişkiniz olduğu doğru mu?"
"Harun Cemal Taşpınar'la gizli aşk yaşadığınız hakkındaki dedikodulara bir açıklama yapacak mısınız?"
"Amca yeğeni birlikte idare ettiğiniz söyleniyor, bu konuda bir şey söylemeyecek misiniz?"
"Neden gizemli kalmaya çalışıyorsunuz?"
Şiştim. Yemin ediyorum şiştim. Size neeeeeee diye bağırsam çok mu fazla gelirdi? Yüzümü kapatmaya çalışıyordum ama arkamda Azrail gibi dikilen bu insanlara istediğini vermeden kurtuluşum mümkün görünmüyordu. Kolumu kavrayan el beni kaçtığım simalara büyük bir özgüvenle çevirdi. Bakışlarım hayretle üzerine çevrildiğinde benim aksime yüzünde kocaman bir tebessüm açmıştı. Aşk dolu bakışlarla belimi sarıp beni göğsüne yaklaştırdı. Ben kameralara ışık görmüş tavşan gibi bakarken saçlarıma dolu dolu bir öpücük kondurdu. İnsanlar ilgiyle bizi dinliyor, flaşlar ikimizi aynı kareye sığdırıp belgelemek için patlıyordu. Allah'ım sen bana sabır ver! Ben kaçtıkça hayat beni kaçtıklarıma adım adım yaklaştırıyordu. Öyle şaşkındım ki Güney'i reddedecek kadar bile konuşamıyordum.
Kameralar beni o iğrenç düğün gününe götürüyordu. Yanımda o pislik sırıtırken yaşadığım kabusa bin kez lanet ediyordum. Kameramanın 'gelin biraz gülümsesin!' diye saçma talimatlar vermesini şimdi bile unutamıyorrum. Davul zurna ile bana kefen giydirmişler, gülüp eğlendikleri o zımbırtıya ise düğün adını vermişlerdi. Etrafımızda dolaşan bahşişçiler, yemeği reddettiğim düğün pastası ve daha bilmem ne saçmalık. Ah ah! Bu gün bile çocukluğum bana isyan ediyordu. Nasıl sabredip dayandın diye soruyordum kendime. Cevap bile veremiyorum. Ben dolu dolu gözlerle Güney'e bakarken o halinden memnun gülücükler saçıyordu.
"Daha fazla gizlemeye gerek görmüyorum." dedi elimi tutup dudaklarına götürürken. Tatlı bir öpücük ilgili bakışların hevesini arttırdı. "Efsun Dumanlı hanımefendi ile mutlu bir beraberliğimiz var. Heyecanımıza ortak olduğunuz için teşekkürler."
Güney kapımı açıp beni nazikçe yerleştirirken şaşkınlıktan ne diyeceğimi bilemiyordum. Dediğini yapmıştı. Artık insanlar bizi sevgili zannediyordu. O zaman ne yapacaktım? Aracı hareket ettiğinde Güney halinden fazlasıyla memnundu fakat ben bu memnuniyetin zerresini bile taşımıyordum. Artık hayat benim için çok daha zordu. Meğer tehlikeli bir sabıkalı olmaktan daha zor bir kimliği üzerime giydirecek işim. Güney Tunç Atasoy'un sevgilisi kimliğini... Gerçeklerimi istesem bile saklayamazdım. Kaos çok yakındı. Hem de çok...