"Sana çok kızgındı giderken. Harun Bey'i hiç böyle görmemiştim. Ne söyledin de öfkeden morarmış bir şekilde gitti?" Güney hiçbir şey söylemeden kendini odanın dışına attı. Güney'in sessizliği beni de huzursuz etmişti. Harun Bey'e değer veriyordum ve öz yeğeniyle benim için kötü olmasını kavga etmesini istemiyordum. Peki neden Harun Bey Güney'le olan durumumuza bu kadar bozulmuştu?
Güney peşinde oluşumu umursamadan alt kata mutfağa yöneldi. Bu gün yardımcısı izinliydi ve ev sahibi olarak bir şeyler hazırlama görevi kendisindeydi. Mutfağa geçip birkaç patatesi elindeki soyacakla soymaya başladı. Ben ise sadece merakla onu izliyor, bana bir açıklama yapmasını bekliyordum.
"Tüm bunlar ne demek oluyor?" Patatesleri süzgece koyup sözlerime duyarsız kaldı. Konuşmak istemediği her halinden belli oluyordu. Harun Bey'le ne konuştuysa Güney de epey olumsuz etki yaratmıştı. Haşlamak üzere koyduğu yumurtaları kenara alıp diğer kahvaltılıklarla hoş bir tabak hazırladı. Hazırladığı tabağa gıpta ederek baktım. Dilimlenmiş domatesler, şekilli salamlar, yıldız şeklinde doğranmış salatalıklar, zeytin çeşitleri...
"Of be!" diyerek dudaklarımı yalamama sebep olmuştu. İtiraf etmeliyim ki Güney iyi bir ev sahibiydi. Kalbime gidecek yolun midemden geçtiğini beni tanır tanımaz anlamıştı. Böyle harika sofralar kuran birini sevmemek ne mümkündü? Hayır Efsun! Oyuna gelme. Biraz önce yok sayıldın. Senin adına kararlar aldı bu star bozuntusu. Ağırlığını koruman gerekiyor. Seni şekerle kandırılan çocuk konumuna düşürmesine izin verme!
"Sana diyorum. Beni görmezden gelmeye çalışma. Onlara evleneceğimizi söyledin. Bu büyük yalanı ortaya çıkacağını bile bile nasıl dile getirirsin?"
"Söylediğime pişman değilim!" Dediğinde küçük çaplı bir kalp krizi geçirdim. Ne yani gerçekten benimle evlenmek mi istiyordu? Biraz önce olan o şey gerçek miydi? İşlerin bu kadar hızlı ilerlemesine şaşırmıştım. Evlenmek yakın uzak planlarım arasında yoktu ama söz konusu Güney olduğunda aklım kalbime karşı gardını alıyor ve beni saf dışı bırakıyordu. İkisinin kavgası resmen içimde ikinci dünya savaşının çıkması gibi bir şeydi. Şımarık kalbim ve hitler kılıklı beynim dövüşürken aldığım tutarsız kararlarla ne İsa'ya yarıyordum ne de Musa'ya. Biri bu cambaz ikiliye dur demeliydi değil mi?
Benimle evlenmek istemesi harika bir şeydi bunu inkar edemem. Gururum okşanmıştı. E tabi benim kadar tatlı ve güzel bir kıza rast gelen normal her erkeğin yapması gereken şey belliydi. Nikahı bastırmak... Zaten Allah'tan arıyordum. Ona yakın olmak, yanında durmak için delirdiğimi inkar edemezdim. Ama her şeyin bu kadar ani gelişmesi psikolojik açıdan yıpranmama sebep oluyordu. Daha oğlumu bulamamıştım. Güney'le yeterince birbirimizi tanımıyorduk. Ve en önemlisi yaşadığım o korkunç olayı unutamıyordum. Şu koşullar altında sağlıklı bir evlilik söz konusu bile olamazdı.
Tiz, kısa bir ıslık çalıp Natalie ve Esmer'i yanına çağırdı. Sevimli kızlar mama kaplarına bırakılan pahalı ganimeti görünce sevinçten nerdeyse takla atacak hale gelmişti. Onlar neşeyle kuyruk sallayıp mamalarına gömülürken ben hâlâ açıklama bekliyordum. "Ne yapmaya çalıştığını anlamıyorum. Bana sormadın bile ve şimdi..."
"Şimdi seninle evleneceğimi söylüyorum değil mi?" Başımı salladım. Eğer zekası problemli biri değilsem tam da böyle bir durumun içindeydik. Patatesleri virtüözün içine koyup salatalık ve hazırladığı tabağı mutfak masasına yerleştirdi. Salam, sosis, peynir ve zeytin çeşitlerinin olduğu tabakları da koyduğunda benim ona tımarhane kaçkını gibi bakmamı hâlâ umursuyor gibi görünmüyordu.
"Bana bir şey isteyip istemediğimi sorduğunu sanmıyorum. Tek başına karar alabileceğin bir konu üzerine tartışmıyoruz." Yüzü düşmüştü fakat verdiğim tepki çok da yerinde olmayan bir tepki değildi. Çok yakışıklı ve karizmatik olabilirdi. Buna ekstra olarak zengin ve şöhretli olması da hakkını vereceğim diğer gerçeğiydi. Ona duyduğum aşkı hiç söylemiyordum bile ama bu başına buyrukluk biraz fazlaydı. Her onurlu kız gibi hayırdır birader demeliydim yani! Böyle damdan düşer gibi ne evliliği? Cariye miyim ben? Gel deyince gel, git deyince git! Mavi gözlü deve bir destur lazımdı. Öyle değil mi sevgili yıldızlar?
"Evet, biraz ani olduğu doğru. Zor bir duruma düşmüştük. Seni daha fazla utandırmamak için bir yalan söyledim. Planlı değildi ama planlasam bile bundan iyisi olmazdı." Kızaran patatesleri tabağa boşaltırken "Dur biraz!"dedim. Kafamda kocaman bir ampul yanmıştı.
"Ne demek istiyorsun?" Natalie ve Esmer haldır huldur yemeğini yerken o da tamamlanan kahvaltı sofrasına oturup nazik hareketlerle küçük lokmalar aldı. Kontrollü, uslanmaz tavrı beni sinir hastası ediyordu.
"Peşinde belalı adamlar olduğunu sanıyordum, yanılıyor muyum?" Başımı sözünü kolladığını hissettirerek salladım. "Evet var." Yüzünde bir tebessüm açarken kendimi aptalların kraliçesi gibi hissettim. Ben ne planladığını kavrayana kadar atı alan Üsküdar'ı geçecekti. "Tamam işte! Senin burda himayemde kalman gerekiyordu benim de annemin "Evlen artık Güney!" baskılarından kurtulmam. İkimiz de amacımıza ulaşmış olduk. Ben bir süre nefes alabilirim. Sen de peşindeki o adamlara karşı bu evde güvende olursun."
"Sen ne saçmalıyorsun! Ne yani bu sebeplere dayanarak benimle evlenmeyi mi düşünüyorsun?" Ben alık alık bakarken otuz iki diş sırıttı. Bu fikirden hiç de rahatsız olmuş gibi değildi. "Merak etme seninle evlenip başımı müebbet belaya sokacak değilim. Arı kovanına girip vızvızlarla tango yapmak bile daha mantıklı."
Sözleri canımı sıkmıştı. Sanki ben bu sarı budalayla evlenmek için can atıyordum. O kim benimle evlenip hayatıma girmek kim? Bozulmuştum ama tabiki bunu ona belli edemeyecek kadar da gururluydum. İstese de yanında kalmazdım. Resmen beni kullanıyordu. "Bir süre sevgiliymiş gibi rol yaparız. Sonra da arkadaş kalmaya karar verdik deyip yolları ayırırız. Böylece ikimizin de isteği olur." Yolları ayırmak istemediğine yemin edebilirdim ama ispatlayamazdım. Oyuna gelme Efsun oyuna gelme.
Elindeki bardağı alıp hızla yere fırlattım. "Sen beni ne zannediyorsun söylesene! Ben rol falan yapamam. Senin sevgilin olmak falan da istemiyorum. Annenin gazabından bu kadar korkuyorsan başkasını bul. Bir manken ya da oyuncu... Ama asla bana bulaşma." Ayağa kalkıp gitmek için hareketlendiğimde başını kaldırıp yüzüme bile bakmadı. Yine kılıçları çekmiştik. "Demek ölmek istiyorsun!" Omzumun üzerinden burktuğum yüzümle ona ters ters baktım. "Evet ölmek istiyorum!" Dedim kızgın bir boğa gibi sert sert solurken. Gözleri gözlerimden bir an olsun ayrılmıyordu. Tebessümüne bakılırsa diklenmem hoşuna bile gitmiş olabilirdi.
Yeniden sırtımı döndüğümde "Peki ya Melis?"diye zırvaladı. "Onun ölmesine de dayanabilir misin? Yanında kaldığın sürece güvende olamayacak." Melis'e olabilecekler içimin burkulmasına sebep oldu. Haklıydı. Onun yanında kalmam sakıncalıydı. Melis'i bu işten uzak tutmak zorundaydım. "Neden bunları düşünüyorsun ki? Bu benim meselem! Seni hiç ilgilendirmez. Velim gibi her işe salça olma!" Ayağa kalkıp yanıma geldi. Tebessümü çoktan silinmiş, yüz kıvrımlarına akbabalar tünemişti. "İlgilendirir. Seni buraya zorla getirmedim. İstersen gidebilirsin. Bu hakkı sana vermiştim. Kalmayı tercih ettin. Şimdi bu kararının olası sonuçlarını sırtlanmamız gerekiyor. "
"Senin bunu önemsediğini zannetmiyorum." Dedim onu omzundan iterken. "Amacını anlamadığımı zannediyorsun değil mi?" Gözlerimin feri söndü bir anda. Artık gerçekleri idrak edebiliyordum. Güney'in derdi bana yardım etmek değildi. Onun tek derdi kariyeriydi. "Neymiş amacım!"dediğinde bu kadar saf olduğum için kendime bin kez lanet ettim. Bu adam beni ne zannediyordu? Bir kukla gibi parmağında oynatabileceğine nasıl inanırdı? Bu kadar değersiz miydim ben? Sırf kariyerine katkı sağlamak için Ali Cengiz oyunları oynayacağı basit bir figüran... Tüm o yaklaşmaların amacının bu olduğuna inanmak istemiyordum. "Sana bana yakıştırdığın amacı sordum."
"Üzerimden kariyerini güçlendirmek." Bir çırpıda söyleyivermiştim işte! Oh! Dünya varmış! Dert beni yiyeceğine onu yesin. Sinirden altı terledi. Çatık kaşları yerinden sökülüp beni boğazlayacakmış gibi hoyrattı. Yüzündeki tanıdık öfke yutkunmama sebep oldu.
Söylediklerim için bana kızamadı. Olan biteni düşündüğümde bu kanaate varmam hiç de haksız sayılmazdı. Keşke daha önce bazı şeylerin ayrımına varabilmiş olsaydım. Kolumu tutup bedenlerimizi birbirine yaklaştırdı. Kalbi o kemik yığının arasında deli gibi dövünüp duruyordu. Bedeni sıcacıktı. Parmakları sırtımı kavradığında düştüğüm kafesten korkmuyordum. Utanmıyordum. Hiçbir esaret bana böyle güven vermemişti. Bedenindeki kemikler ve kaslar benim düştüğüm hapishanedeki parmaklıklar gibiydi ve ben ondan bir parça olan bu parmaklıkları bile seviyordum. Ama bunu itiraf edemiyordum. Gözlerime kırgın kırgın bakması içimdeki sevda rüzgarlarının yankısı oldu. O maviliğin içindeki tatlı lacivert hareler deryanın içine düşen melek balığı gibi ruhumdan tüm öfkemi çekip aldı. Büyü falan mı yapmıştı gözlerime. Resmen onlara baktığımda hipnotize oluyordum.
"Ne saçmalıyorsun sen?" Ayılmıştı. Histerik bir şekilde gülümsedim. "Gerçekleri konuşuyorum." Öfkem tahtını kederime bırakmıştı ve yeni veliaht göz yaşlarımı taç misali başına geçirmişti. "Önce bana o imzayı attırıp seninle çalışmamı sağladın. Sonra da zaafımı kullanıp klibinde oynattın. Dur hatırlatayım. Bir de şu magazin haberleri vardı değil mi? Sosyal medyadaki o video... Hepsi bir pr çalışmasının ürünü. Yeni albümün için güçlü bir zemin hazırlıyorsun." Yüzü hayal kırıklıklarıyla darma dağın olmuştu. Amacının bu olduğundan emin değildim ama öfkem ağzımdan daha iyi sözcüklerin çıkmasını engelliyordu. Resmen bana meydan okuyor, beni taşımak istemeyeceğim yüklerin altında eziyordu. Küstah sözleri tahammül edemeyeceğim kadar yaralayıcıydı. Böyle olmasını ben istememiştim.
"Kırıcı oluyorsun!"dediğinde bakışlarındaki ıslaklık kalbime alevli bir közü yapıştırmıştı. "Senden benim kariyerim için bir şey yapmanı istemiyorum. Burada uzun süre kalmayacağımı söylemiştim. Planımı ertelememin tek sebebi sensin. Bu işi çözmeden gitmek istemiyorum. Aklım sende kalacak."
Avuçları yüzüme hassas bir şekilde dokunduğunda söylediğim söze duyduğum pişmanlık da artmıştı. Olayların onun planı olmadığını biliyordum. Kader bizim için ağlar örüyordu. Oysa ben daha onu dualarıma bile eklememiştim. Mutluluk benim için öyle imkansızdı ki böyle birinin benimle olacağını düşünmüyordum. Ben zayıf biriydim galiba. Onun parlak yıldızlarının altında kendimi miniminnacık hissetmekten kurtulamıyordum. Şimdi kendisinin sevgilisiymiş gibi rol yapmamı bekliyordu. Onunla paparazzilerin karşısına çıkacak elini tutup mutluluk pozları verecektim. Biz bunu organize etmek istemesek de bizi kendi halimize bırakmayacaklardı.
Kocam olacak pisliğin ailesinin peşimizde olduğunu biliyordum. Oynadığım o klip, çıkan haberler ve dahası... Güney farkında değildi ama ben gitgide bataklığa gömülüyordum. Benden intikam almak için her türlü kötülüğü yapacaklarını bilmediği için istemeden de olsa beni onların kucağına itiyordu.
Peşime düştüklerini biliyordum. Beni bulmaları an meselesiydi. Oğluma ulaşmak için bu şehirde kalmaya mecburdum. Kaçsam kaçamazdım. Oğlumu bulsam bile hayatı benimle olduğu sürece tehlikeye girebilirdi. Güney gerçekleri öğrendiğinde söylediğim onca yalandan sonra asla bana güvenmezdi. Geçmişim her zaman yakamızda olacaktı ve ben buna tahammül edemiyordum. Benim Güney'den ve parlak ışıklarından uzak durmam gerekiyordu.
"Annenle konuşup gerçekleri söyleyelim." Dedim fikrimi onaylayacağını umarken. "Bu olay dallanıp budaklanmasın. Basına da sadece bir asistan olduğumu söylersin. Ben de bir an önce burdan çekip giderim."
"Gitmeni istemiyorum." Dediğinde duraksadım. Beni bana bırakmayacaktı. Ona direnmek güçtü. "Böylesi çok daha iyi. Senin başını belaya sokmak istemiyorum." Dilinin beni düşürdüğü ateş her geçen dakika daha da artıyordu. "Ben başımı belaya sokmak istiyorum. Bu insanların muhatabı ben olursam işleri çok daha zor olur. Korumalarım var. Kullanmasam da silahım da çekmecemde beni bekliyor. Seninle kıyas edilemeyecek kadar güçlüyüm. Bir kadına karşı koymak spot ışıklarının altındaki bir stara karşı koymaktan çok daha kolay. Üstesinden gelebiliriz."
Bakışlarımı yere indirdim. Gözleri beni ikna etmek için hiçbir fırsatı kaçırmıyordu. Onlara direnemiyordum. Gözlerin de dili vardı. Her fırsatta bana inkar ettiğim gerçeğimizi haykırıyordu. Olabildiğince maviydi. Tıpkı umutlarım gibiydiler. Karın ayazında açan nefis bir çiçeğin ürkekliği vardı onlarda. Pırıltıları yıldızlardan çalınmış bir çift elmas gibiydi. Karşısında ben gibi olamıyordum. Ezberlediğim tüm gerçekleri unutuyor ve olmayacak hayallere kapılmaktan kurtulamıyordum.
"Basın çoktan bizi mimledi. Açıklama yapmam bize karşı olan iştahlarını daha çok kabartır. Sadece arkadaşız sözü buyrun peşimizden gelin burda kocaman magazinel bir ilişki var demekten daha az değil. Seni daha çok sıkboğaz edecekler. Kaçtıkça peşine düşecekler. Geçmişi kurcalayacaklar. Kaçmamak şu durumda daha doğru."
Ben geçmişin kurcalanma lafını duyduktan sonra tüm kulaklarımı tıkamıştım. Beynimde gerçekler saz çalıp şarkı söylüyordu. Ben direndikçe gerçeklerim peşimi bırakmıyordu.
"Bilmediğin şeyler var. Kabul etmek istemiyorsun ama benimle olursan sen de tehlikeye girersin. Sadece sen değil, kariyerin ve sahip olduğun her şey. Bırak peşimi... Kendin için neyin iyi olduğunu düşünüyorsan onu yap." Bunları dilim söylüyordu. Kalbim ise dilime karşı bilenip duruyordu. Bırakma beni, sensizliğe dayanamıyorum diyen yüreğime tokat atıp hayalleri susturmak çok zordu. Onunlayken kötü olan her şeyi unutuyordum. Zemine er yada geç çakılacağımı bile bile pembe bulutların üzerinde ölüm gününü bekleyen kelebekler gibi dans ediyordum. Ben kendimi durduramıyordum bu yüzden gereğini Güney yapmalıydı.
"Mutlu olacağın hayatı yaşa!" Dediğimde bir an bile düşünmeden "Zaten öyle yapıyorum." diye karşılık verdi. Kaşımı kaldırıp ciddi olup olmadığını anlamaya çalıştım. Onun için iyi olmam mümkün değildi. Ben ne kendime ne de oğluma iyi gelmemiştim. Elimi kanına bulmadığım adam bile bin pişman olmuştu bana bulaştığına. Tabi ki ailesi de aynı pişmanlığı yaşıyordu. Güney'in kendine yapacağı en büyük yatırım benden uzak durmak olacaktı. "Kendine kötülük yapıyorsun sevgili Güney Tunç Atasoy. Hayatın bu kadar değersiz olmamalı."
Ondan uzaklaşıp tezgahın önünde durdum. Bana kendimi oyalayabileceğim bir şey bırakmamıştı. "Hayatım seninkinden daha değerli değil" dediğinde elime aldığım patates kabuğunu bıçakla küçük parçalara ayırmaya başladım. Kafamdan geçenleri söylememem için zihnimi dağıtmak zorundaydım. "Beni doğru düzgün tanımıyorsun bile."dediğimde iç çekti. Onu yalanlarla kandırmıştım. Yaşadığım o korkunç yılları saklamış ve hayali bir geçmiş çizmiştim. Şimdi ise yalanlarımın altında eziliyordum.
"Belki de asla tanımak istemeyeceğin, normal şartlar altında yanında dolaşmasına bile izin vermeyeceğin biriyim. Belki bir suçlu... Belki bir akıl hastası... Uğruna bir şeylerden vazgeçilecek kadar değerli olduğumu bu kadar çabuk nasıl düşünebiliyorsun?"
Elimdeki kabukları bıraktırıp omuzlarımdan tutarak gövdemi kendisine çevirdi. "Ben seninle her şeye razıyım." Yanılmış mıydım ben yoksa beni her halimle kabul edeceğini söyleyen kişi Güney miydi? Yo hayır. Buna inanamazdım. Şu an böyle söylüyordu ama gerçeklerim ona ağır gelecekti. Bir gün pişman olacaktı. Hal böyleyken ona nasıl inanırdım? Onca yalandan sonra bana güvenmesini nasıl beklerdim? Bir gün sözlerinin altında ezilecekti. O gün gelmeden ona taşıyamayacağı gerçekleri göstermeliydim. Belki de en başından beri yapmam gereken buydu.
"Bana gerçekleri anlat Efsun! Seninle ilgili her şeyi bilmek istiyorum. Seni koruyabilmem için bu gerekli. Birbirimizi anlayabilmemiz için çok daha fazlasına ihtiyacımız var. Sana güvenmek istiyorum. Sana inanmak, seni tanımak istiyorum. Bırak uçurumlar dağılıp gitsin, yalanlar ayaklarımızın altından çekilsin. İkimizin de mutlu olmak en doğal hakkı."
"Bana biraz zaman tanı!" Dediğimde iç çekti. Olayların bu kadar hızlı gelişmesi rahatsız ediciydi. "Tamam." Dedi. O kabul etse de bir şeylerin tamam olmadığını biliyordum. Güney sabırsızdı ben ise korkak. İki karpuz bile bir koltuğa sığardı ama biz aynı hayatta aynı amacın sinesine sığamazdık. Belki de yanılıyordum. Bunu zaman gösterecekti.
"Yaraların. Onlara pansuman yapıp krem sürmeliyiz." Kahvaltı orada beklerken bunu yapmak istediğimi sanmıyordum. İçeri geçip vestiyerdeki gözden bir çanta çıkardı. Üzerinde tentürdiyot olan pamukla önce boynumdaki sonrada omzumdaki çiziklere pansuman yaptı. Kokusunu bu kadar yakından hissetmek ürkütücüydü. Ama daha fazla korkaklığımı konuşturmayacaktım. Kötü olan her şeyi siyah bir poşete koyup çöpe atmıştım. Onlar artık benimle değildi. Tamam. Kontrolümü kaybetmeyecektim. Bana dokunan Güney'di. O asla bana zarar vermezdi. Sadece pamukla pansuman yapıyordu.
Kalkmak için hareketlendiğimde "Krem de süreceğim biraz sabırlı ol!"dedi. Parmak uçlarını boynumda hissettiğimde gözlerimi sımsıkı yumdum. Tırnaklarım çoktan avuçlarıma mızrak gibi saplanıp kalmıştı. Titrediğimi hissediyor muydu? Sadece ince, zarif parmaklar... Bu parmaklar yabancıya değil Güney'e ait. Boynumda nefret ettiğim birinin salyaları dolaşmayacak. Tırnakları derimi kazımayacak. Bileklerimdeki tüm damarların yabancı birinin ellerinde kan akışımı durduracak kadar sıkılmayacağını biliyorum. Her şey yolunda! Kötü şeyler geride kaldı.
"Bitti işte! Yara bandını birkaç gün çıkarmasan iyi edersin." Başımı onaylayarak salladım. Sabırlı olabilmiştim. Bir ucube gibi bağırarak uzaklaşmamıştım. Bu iyiye işaretti.
"Merhaba. Umarım yanlış bir zamanda gelmedim." Melis'in sesi toparlanmamıza sebep oldu. Ne zamandan beri oradaydı. Konuşmalarımızın ne kadarına şahit olduğunu bilmiyordum ama söylediklerimi duyduysa muhtemelen ilk fırsatta yakama yapışıp bana delinin teki olduğumu söyleyecekti. Güney, zoraki gülümsemeye çalışarak "Hoşgeldiniz." Dedi. Yüz ifadesinden bu ziyareti hoş karşılamadığını anlamıştım. Benimle olan sorunlarını çözüp aramızdaki gizemlerin iç yüzünü öğrenmeden sohbete bir başkasının dahil olmasını istemiyor gibiydi.
Melis mahcup bir şekilde dudaklarını kıvırdı. Zamanlamasının yanlış olduğunu düşündüğünden midir bilinmez epey isteksizdi. Bense bu durumdan memnundum. Güney'e bilmesini istediğimden daha fazlasını anlatamayacaktım.
Melis, Güney'in açtığı servis tabağının hemen önüne oturup gergince parmaklarını sıktı. "Umarım kahve seviyorsundur. Nefis bir şey yaptım." Güney'in nezaketi Melis'i gülümsetmişti. Şarkılarını dinlediği ve konserlerine gittiği birinin evinde, hazırladığı sofrada yemek yiyor olmak muhtemelen onu da büyülüyordu. Ünlü insanların sahnenin dışında nasıl bir hayat yaşadığını hep merak etmiştim. Şimdi ise onlardan biriyle tuhaf bir hikayenin baş kahramanı oluyordum.
Melis kızartmalardan birkaç çatal alıp atıştırdı. Ben de büyük bir iştahla tabağımı silip süpürüyordum. Kaygısız gibi görünsem de aklım hâlâ konuştuklarımızdaydı. Melis boynumdaki izlere bakıp gülümsedi. Aklından ne geçtiğini anladığımda onu öldürecekmiş gibi baktım. Bir yanlış anlaşılmaya daha metalim yoktu. Melis, "Benim seninle konuşmak istediğim önemli şeyler var."dedi ciddi görünmeye çalışırken.
Güney'in gözleri parlamıştı. Beni konuşturmayacağını anlamış gibi bakışları tombul yanaklı sevimli dostum Melis'e kaydı. "Şu darp meselesiyle ilgili mi konuşacaktınız Melis Hanım?" Melis, "Hanım demenize gerek yok. Melis yeterli!"dedi. "Ve evet. Şu darp meselesiyle ilgili bazı gelişmeler var." Güney kararlı bakışlar attıktan sonra "Efsun Hanım'la bir karar aldık. Artık şu meseleyi ortaya çıkarana kadar birlikte hareket edeceğiz. Yani gizlimiz saklımız yok. Gelişme her neyse benim yanında konuşabilirsin Melis." Diye ekledi.
Biz ne zaman böyle bir karar almıştık ki? Resmen bana Bizans oyunu yapıyordu sevgili starımız. Uyanık! Melis'ten daha fazla bilgi almadan rahat etmeyecekti.
Melis kararsızca bana bakıp izin ister gibi kıvrandı. Tombul yanakları stresten kıpkırmızı kesilmişti. Ben kaşlarımı kaldırırken Güney gelinini köşeye sıkıştıran kaynanalar gibi "Eveeeeett!"diye vızıldandı. İşimize salça olmadan durmayacağını anlamıştık. Melis suskunca tabağına gömüldü. Aklı sıra vakit kazanmaya çalışıyordu. Güney ise sabırsızdı. Peşimizi gerçekleri öğrenmeden bırakacak gibi durmuyordu.
"Efsun şu kayıp bebek olayından bahsetti. Peşindeki adamlar bebek için ona gözdağı veriyormuş. Muhtemelen üzerine direksiyon kıran da darp eden de aynı kişi. Şimdi bunlara ek olarak ne öğrendin?" Artık kaçışımın olmadığını anlamıştım. Sakladıklarım beni daha çok Güney'in kucağına düşürecek ve onu da daha fazla beni araştırmaya sevk edecekti.
"Şey..." dedi Melis boğaz ayıklarken. "Sosyal medyada dolaşan o videoda Efsun'un üzerine direksiyon kıran aracın videosu dolaşıyor. Oradan aracın plakasına ulaştım. Levent isminde polis bir arkadaşım var. Plakadan aracın kime ait olduğunu öğrendik. Sinan Yankı isminde birine ait görünüyor. Yaklaşık bir hafta önce araç kendisi tarafından satın alınmış. Levent'le birlikte mekana gittik."
"Sonuç..." Güney benden çok daha aceleciydi. "Mekan tanıdıktı. Efsun'la Harzem'in peşinden gittiğimiz yer. Gönül wip... Bu adamın Harzem'le bir bağlantısı olduğunu düşünüyoruz. Harzem'in oraya gitmesinin bir sebebi olmalı." Bağlantıları birleştirince düşüncemizde haklı olduğumuzdan emin olmuştum. Harzem oğlumun peşinde olduğumu bağlantıları sayesinde o karanlık insanlara söylemişti. Belki de Harzem'e de Sinan'ın aracılığıyla ulaştılar.
"Sinan'a ulaşıp azmettiricilerinin kimler olduğunu bulmamız lazım."dedim içimde patlamaya hazır bulunan heyecanımla. Oğluma yaklaştığımı bilmek kalbimin her dakika biraz daha teklemesine sebep olmuştu. "Doğru. O mekana gidip Harzem ve Sinan'la ilgili bilgi toplamalıyız. Belki bu sayede Efsun'un kanını neden aldıklarını da öğrenebiliriz!" Güney'le aynı fikirdeydim. Beklemek anlamsızdı. Bir an önce Yiğit'i kollarıma almak istiyordum.
Melis "Biz gittik!"dediğinde gözlerimi kocaman açtım. Arkadaşım yokluğumda hiç boş durmamıştı. "Bir şey öğrenebildiniz mi?" Melis başını dudaklarını genişleterek salladı. "Temizlik görevlisine biraz para ateşleyerek bazı bilgilere ulaştık. Harzem'le Sinan tanışıyormuş. Harzem sık sık orada bir kadınla buluşuyormuş. Sarışın ela gözlü 35 yaşlarında çekici bir kadın olduğunu söyledi. Mor renkte, lüks bir araca biniyormuş. Buluştuklarında Harzem'e her seferinde bir zarf veriyormuş."
"Para..."dedim heyecandan titreyen sesimle. "Benden çaldıkları bebek için ödeme yapıyor. Belki de şantaj parası..." Güney bana bir bardak su uzatıp sakinleşmem için destek oldu. "Böyle batık adamlar bir kaynak bulduğunda kurutana kadar peşini bırakmaz. Kadını muhtemelen şantaj yaparak sömürmeye çalışıyordur. Ben Güney'i onaylarken Melis heyecanlı heyecanlı havadisleri taşımak için kıvranıyordu. "Genellikle cuma günleri buluşuyorlarmış Efsun. Ve bu gün cuma..."
"Oraya gidip kadının kimliğini öğrenmemiz gerek." Dediğimde Güney'in çatılan kaşları sözlerimin devamına düşman oldu. "Sen hiçbir yere gitmiyorsun."
"Bu da ne demek? Benden çaldıkları bebek için onlarla hesaplaşmayacak mıyım yani? Bu kadar basit mi?"
"Efsun!" Tehditkar sesi cesaretimi baktalamaktan geri durmayacaktı. "O insanlar seni öldürmeye çalıştı. Bunu neden bir daha denemesinler? Oraya gidemezsin. Ben gerekeni yapacağım. Gerekirse tek başıma gider ve o pisliklerle yüzleşirim." Şakaklarımda hoyrat kasırgalar esiyordu. Bu adam daha dün hayatıma girip nasıl beni diskalifiye edebilirdi?
"Güney Tunç Atasoy... Bu benim meselem. Sana daha önce de söyledim. Geri planda kalmanı istiyorum." Kızgınca soludu. Ne kadar gerildiğini tahmin edebiliyordum. Kendisini saf dışı bırakmam onu deli ediyordu. "Hayır. Siz bu işe karışmayacaksınız. O kadını bulup arkasındakileri kapana kıstıracağım. Sonra da bebeği bulup haklarımızı yasal yollardan arayacağım." Güney'in daha fazla bu işe girmesi iyi olmayacaktı. Yiğit'in babasını öğrenmesi bütün düğümün çözülmesi demekti ki ben bu gerçeklerin ortaya çıkmasına izin veremezdim.
"Olmaz Güney! Sana karışmanı istemediğimi söyledim."
"Neden!"dediğinde yalvarır gibi Melis'e baktım. Bir şeyler söyleyip beni kurtarması gerekiyordu. Yoksa gerilimden delirecektim. "Senin bu işe karışman itibarına zarar verebilir Güney. Nasıl insanlarla karşı karşıya olduğumuzu bilmiyoruz. Levent, Efsun ve ben... Birlikte hareket ederek bu işi çözebiliriz." Güney ellerini başında kavuşturup şakaklarına parmak uçlarıyla masaj yaptı. Ona olan tavrımız hiç hoşuna gitmiş gibi durmuyordu. "Ne olacağı umrumda değil!"dedi. Kariyeri de onu durdurmaya yetmemişti. Bana sandığımdan çok daha fazla değer veriyordu. Bu beni mutlu etse de onu düşünmek zorundaydım.
"Bu akşam oraya gideceğiz. Siz Hanımlar geri planda kalacaksınız. Ben ve Levent o adamların ardında sakladığı gizi çözmek için elimizden geleni yapacağız. Hem Harzem sizi tanıyor. Orada olduğunuzu gördüğünde sarışın kadına haber uçurur ve görüşmeyi engellemeye çalışır. Kısacası eliniz boş sırtınız yaş geri dönmek zorunda kalırsınız. Yabancı yüzlere ihtiyacınız var."
Küçük bir kahkaha kopardı. "Yabancı yüz isteyene bak. Beyefendi siz büyük star Güney Tunç Atasoy değil misiniz? En son Harzem tarafından bıçaklanmıştınız." Dedim yalancı resmiyetimle. " O adamlar Harzem'le olanları çoktan öğrenmiştir. Yani orada olmanızın bize bir faydası olmaz zararı olur." Alaylı tavrım gözlerini kısıp dişlerini gıcırdatmasına sebep oldu. "Merak etmeyin bayan problem. Oraya şarkıcı kimliğimle gitmeyeceğim. Tanınmamak için kılık değiştirmeyi akıl edecek kadar zeki olduğumu düşünüyorum. Tabi siz böyle her fırsatta beni saf dışı bırakmaya çalışmazsanız bir şeyleri yoluna koymayı başaracağız."
"Kılık değiştirmeyi akıl edecek kadar zeki olan sayın bay. Sahte kimlik kullandığımızda başımızın belaya girebileceğini hiç düşünmüyor musunuz?" Parmaklarını yumruğunu sıkarken çıtlattı. Karşı karşıya gelmemizden hoşlanmıyordu.
"Siz bir polisi böyle yasa dışı bir operasyonda kullandığınızda başınızın belaya gireceğini düşünmüyor musunuz?" Dediğinde haklı olduğu gerçeğiyle afalladım. Resmen kanun adamını bir çeteye dahil ediyorduk. Bu iş açığa çıktığında hepimizin başı yanabilirdi. Ben zaten anadan doğma yanıktım. Melis de yaşıyor sayılmazdı. Cin bebek gibi ölü doğmuştu. Aramızda parlak hayatı olan bir Güney vardı bir de Levent. Farkında değillerdi ama battığımızda ilk onların başı ezilecekti ve basın çete üyesi olan bir star ve polis memurunu gazetelere manşet yapmak için bir dakika bile beklemeyecekti.
"Başka çaremiz yok. Madem Harzem'in başındakileri bulmak istiyoruz risk almaktan çekinmemeliyiz. Bana kalsa siz hanımlar aracın içinde bekleyin derdim ama senin nasıl keçi gibi inatçı olduğunu biliyorum. Başını belaya sokma konusundaki üstün becerilerini düşününce yakınımdan ayırmamam gerektiğine daha çok inanıyorum."
"Didişirseniz operasyonumuzda başarıya ulaşamayız."dedi Melis yine son noktayı koyarken. Bunlar resmen delirmiş. Üç kağıdımızın adı şimdi de operasyon oldu iyi mi?
"Oldu olacak kulaklık falan da taksaydık."dedim dalga geçer gibi elimdeki kahve fincanını masaya çarparken. Poz atmak benim işimdi. Hayırdır! "Tabi ajanız ya biz. Bir kulaklığımız eksikti. Bir de gökdelenin tepesine bir keskin nişancı yerleştiririz! Demeyin keyfimize. Vay be! Kral fikir. Bundan iyisini düşünemiyorum. Ben bayan Smith Güney bay Smith... Görevimiz de tehlike falandır kesin. Bence şimdiden keleşleri hazırlayalım." Önce bana ardından da birbirlerine bakıp gülmek ve kızmak arasında bocaladılar.
"Bu harika bir fikir Efsun. Sen bir dahi olmalısın." Melis beni övünce omuzlarım kontes gibi dimdik oldu. Kafamdaki kocaman soru işaretine küçük bir şaplak atıp dudaklarımı yukarı doğru kıvırdım. Evet dahi olduğum konusunda haklı olabilirlerdi. Sonunda birileri beynimin muhteşem işleyişini fark etti. Aslında ben çok daha zeki insanlarla takılmalıyım. Yüksek zekalılar okuluna falan gitmeliyim. Buralarda harcandım sanırım. Sevgili yıldızlar bu konuda bana bir işaret gönderirseniz çok mutlu olurum. Ya da göndermeyin ben zekiyim kendi başımın çaresine bakabilirim.
"Sonunda Efsun Hanım'dan yaratıcı bazı fikirler çıkabildi." Dedi Güney alayla gülümserken. Şu an elimin tersinde durduğunun farkında bile değildi.
"Ne yani! Keleşle mi gideceğiz oraya?" Diye vızıldandım. Güney iç çekip, "Tabiki de hayır."d,ye son noktayı koydu. "Sadece kulaklıkla gideceğiz. Bir de gözcüye ihtiyacımız olacak. Olur da kaçarlarsa gözcü sayesinde peşlerine düşüp onları takip edebiliriz. Böylece vakit de kaybetmemiş oluruz. Olası bir polis baskınından bizi haberdar edecek işlerin kontrolümüzden çıkmasına engel olacak bir gözcü lazım."
"Kim yapar bunu?" Dediğimde açılan kapının sesinden sonra içerde yankılanan ince bir sesle bakışlarımız malum şahsı buldu. "Tatlıııııış! İznim bitti, sonunda kavuşabildik." Olamaz bu Kıvanç denilen şebeleğin ta kendisiydi. Bize kıskanç bakışlar atıp kendisine sinsi sinsi bakmakta olan Güney'e masum masum gülümsedi. "Aradığımız gözcü bulunmuştur. Kıvanç bu özel görevi şan ve şerefle yapmaktan çekinmeyecektir."
Zavallı Kıvanç perma yaptırdığı sarı saçlarını havalı havalı geriye iterken nasıl bir belanın içine düştüğünden habersizdi. Güney önce onu masaya davet etti. Ardında ise olan biten her şeyi anlatıp kendisine yardım edeceğinin kesin emrini verdi. Kıvanç'ın yüzü domates gibi kıpkırmızı olmuştu. Kaşlarını çatıp "Olmaz!"diye bağırdı. "Ben bu çırpı bacaklı için kendimi kodese tıktırmam tatlış." Bir an beynime çekiç yemişçesine irkildim. Bu ifadeyi benim için kullanmış olamazdı değil mi? Yok canım! Kıvanç bile bu kadar saçmalayamaz. "Sen çırpı bacaklı diye kime dedin bay sarı muhallebi?"
"Sana!"diye keskin keskin soluğunda masayı kafasına geçirmemek için içimden üç kulfu bir elham okudum. "Bu herif resmen cami duvarına işiyor. Çarparlar adamı çarparlar! Görürsün sen düdük makarna. Ben de seni bu lafa pişman etmezsem!" Güney sıkılmış bir şekilde ellerini masaya hafifçe vurdu. Bu sayede gürültümüz biraz olsun kesilebilmişti. Boşuna artistlik yapmamalı bence çünkü biraz önce bıyık altından güldüğünü belli etmemek için mimiklerini dansöz gibi kıvırıyordu. Melis baygın gözlerle kokmuş balık gibi bakarken tırnaklarımı çoktan mutfak masasına geçirmiş Kıvanç'ın üzerine atlamak için bam telime bir kez daha değmesini bekliyordum.
"Bana bizi yalnız bırakacağını söylemeyeceksin değil mi?"dedi Güney. Sesinin resmen pazuları vardı. Sıkıysa Kıvanç şimdi de reddetsin görelim. "Yapamam Güney. Kariyerimi düşün! Ben ne anlarım gözcülükten?" Güney kendisinden bekleyemeyeceğim bir olgunlukla ipeksi saçlarını sıvazlayıp lüks telefonuna uzandı. Gözlerimizin önünde rehberden bir numara çevirip karşı tarafın açmasını bekledi.
"Alo! Pelin Hanım." Karşı taraftan kızıl kraliçenin tok sesi duyuldu. Güney Kıvanç'ın açılan gözlerinin küçümser bir bakış atıp "Kıvanç Bey işi bırakıyor, hemen çıkışını verin." Diye ekledi. "Ama Güney." Güney telefonu elinde tutarken Kıvanç ecel terleri döküyordu. Melis'le birbirimize bakıp gülümsedik. Bu Güney alem çocuktu. Resmen Kıvanç'ı köşeye sıkıştırmanın yolunu iyi buluyordu. "Artık senden bir şey rica etmemi gerektirecek bir durum yok." Biz kıkırdarken düdüklü makarna bin pişman olarak "Tamam!" Dedi. "Ne istersen yapacam. Alacağın olsun Güney!" Son sözlerini yüzünü çok komik bir şekle sokarak söylemişti. Artık akşam için plan yapma zamanıydı. Oğluma çok yaklaşmıştım.