Uykusuz geçen bir gecenin ardından sabahın ilk ışıklarıyla dışarıya çıkma kararı aldı genç kız. Zaten bu şartlar altında uyuyabilmesi pekte mümkün değildi. Bu sebeple, gün ağarır ağarmaz kalkmış, günün geri kalanının planını kafasında tasarladı.
Gece, Annesinin tavsiyesi ile bir nebze de olsa rahatlamış, gün içinde taşınma işlemlerini yerine getirme konusunda araştırma yapmaya karar vermişti. Hem, yazın kavurucu sıcağında işleri ne kadar erken hallederse, o kadar iyiydi.
Oturduğu apartmandan dışarıya kendini atar atmaz, henüz uyanmamış şehri dinledi.
İşe gitmek için evinden çıkan insanlar, tek tük etrafta diziliydi.
Dikkatli kızdı Şirin, abisinin aksine bir adım atmadan önce sağını solunu kolaçan etmeyi, konuşmadan önce cümleleri aklında tartmayı iyi bilirdi.
Bu sebeple yaşamı boyunca çok az hata yaptığı görülmüştü. Elbette o da insandı, beşerdi ve gün gelir şaşardı ancak bu, bu yaşına kadar henüz olmamıştı.
Evinin önünde adeta eğreti duran siyah Minivan gözüne takıldı. Oturduğu mahalle, elit bir kesim sayılmazdı ve bu denli lüks araçlar çok ama çok az karşısına çıkardı. Aracın kapılarının önünde durması, dünkü kibar Mafyanın tehditleri ile buluşup ensesinde bir ürperti oluşmasına yol açtı.
Yine de fazla evham yaptığını düşünerek yoluna devam etmekte karar kıldı.
Gece birkaç taşıma şirketinin adresini internetten araştırmıştı. Kolunda duran saate bir göz attı ve henüz oldukça erken olduğunu fark ederek ne yapacağını düşündü.
Bir nefeslik mola verme inisiyatifinde bulunarak, dünden beri ağzına lokma girmeyen karnının açlık naralarına kulak dayadı. Kahvaltı yapabilirdi, hem bu süreçte henüz açılmamış olan işyerleri de faaliyete geçebilirdi.
Evinden birkaç sokak ötede konumlanan ve çocukluğundan beridir simitlerine aşık olduğu pastaneye doğru adımlarına yön verdi. Gösterişsiz pastanenin önüne ulaştığında hiç beklemeden, zaten açık olan kapısından içeriye girdi. Güleryüzlü, genç ve naif bir kadın personel “Hoşgeldiniz” diyerek kendisini karşılağıdında, minik bir gülümsemeyi dudaklarına yerleştirip çeşitli hamur işi gıdaların dizilmiş olduğu cam tezgaha yöneldi.
“Bir simit, beyaz peynir ve çay lütfen” diyerek cam tezgahta duran taze simitlere gözlerini dikerek siparişini verdi. Personel “tabii” diyerek kendisini onayladığında pastanenin küçük masalarından birinin etrafında duran sandalyeye yerleştir. Çok geçmeden siparişi hemen önünde duran masaya konulmuş, sıcak çayın buharı sabah güneşiyle bardağın üzerinden buğusunu salmaya koyulmuştu.
“Ne kadar sıradan,” diye geçirdi aklından masada duran görüntüyü zihninde kaydederken. Daha düne kadar her şey ne kadar sıradandı. Her şey, o kadar hızlı gelişmiş, kocaman, kaotik bir durumun içine hiç beklemediği bir anda öyle bir çekilmişti ki bu, adeta zihnini incitmişti.
Kafasında dönüp duran onca soru işareti eşliğinde önce çayından bir yudum aldı, ardından simiti eliyle bölerek ağzına bir lokma tıktı. Düşünmeye devam ettiği süre de, simitin eşsiz tadı damağında yoğunlaştı. Derken, pastanenin ardına kadar açık duran kapısında iki adam belirdi. Klasik mafya tiplerine benzeyen çirkin surat ifadeleri ile kapıdan içeriye girmiş, kıza çaktırmamak gibi bir dertleri yokmuş gibi tam karşısına geçip yerleşmişlerdi.
Siyah gömleğinin içinde sinsice seğiren kaslarını göstermek ister gibi gerindi bir tanesi. Diğeri, cam tezgahın arkasında duran kıza gelmesini işaret etti.
Şirin’in az önce ağzında enfes bir tat bırakan ve damağında yoğunlaşan simitin tadı, olduğu yerde ekşidi. Lokmasını ağız içinde bir o yana, bir bu yana çevirdi ve ardından güç bela yutabildi. Tanıdık gelen bu iki adamın siması dün, evinde olan kişilerle eşleşti. Birinin, kendisini tehdit eden adamın sigarasını yakan pislik olduğundan adı kadar emindi. Yutkundu. Anlaşılabilir bir durumdu. Zihninde tüm komplo teorilerini, izlediği filmleri, kitapları evirip çevirdi.
Evet! Kesinlikle anlaşılabilir bir durumdu. Annesinin, Nihal ile yaptığı konuşmalar bir anda zihninde belirerek dizildi ve o anda daha net bir şekilde kurgular bir araya gelerek düşünceleri netleşti.
“ Allah belanı versin abi!” dedi ve dünden bu yana, abisi için sıraladığı beddualara bir yenisini ekledi. Sakinmiş gibi davranarak titreyen ellerini gizlemek için çabaladı ve çayından bir yudum daha aldı. Sıcak çay ağzının içinde dolana dursun kız, kısa bir anlığına yutma refleksini kaybetti. Çayı gırtlağının oraya kadar gönderiyordu ama gerisi bir türlü gelmiyordu. Çay gırtlağını zehir gibi yakmaya başladığında sonunda yutma refleksi geri geldi. Gözlerinin çıkacak gibi acıması ve sulanması, korkudan değil, gırtlağını yalayan kaynar çayın etkisiydi.
Birkaç usul ve derin nefes alıp gırtlağının acısını haflettiğinde, çantasına uzandı. Telefonunu çıkarak en yakın arkadaşı olan Bilgin’e mesaj attı. Anlaşılan odur ki, bu işin içinden yalnız başına çıkması imkansızdı.
Gönderilen: Bilgin.
Acil buluşmamız gerek.
Arkadaşına mesaj attıktan bir kaç saat sonra ancak cevap gelmişti. Eşsiz bir zekaya sahipti Bilgin, sivri zekası onun en önemli özelliği gibi görünsede, aslında kusursuz yaratılmış biriydi.
Retro tarza sahip zarif yuvarlak çerçeveli gözlükleri, yakışıklı yüzüyle mükemmel bir uyum gösterirdi. Küçük ve yuvarlak gözleri vardı, ayrıca gözlerinin siyahı VantaBlack rengindeydi ve onun yakışıklı yüzünü adeta dayanılmaz bir hale getirirdi. Ortaokul döneminde tanışmıştı Şirin bu çocukla. Hoş, o zamanlar bu kadar yakışıklı bir tip olduğu söylenemezdi. Hatta okulda pek sevilmediğide yadsınamaz bir gerçekti . Ancak, lise döneminde adeta bir gecede evrim geçirmişti. Boyu olması gerekenden uzun, yüzü olması gerekenden daha yakışıklı bir hale dönüşüvermişti.
Ortaokuldan liseye ve hatta sonrasında Şirin ile olan arkadaşlığını korumaya devam etmişti. Herkesin ondan nefret edip sevmediği o dönemlerde Şirin, onun en yakın arkadaşı oluvermişti. O günden bu yana ise aralarında oluşan o arkadaşlık derin bir bağa dönüşmüştü.
Şirin, pastanede peşinde dolanan iki adamı görünce korkmuş, olayların gerçek boyutunu kabullenme yolunda büyük bir adım atmıştı. Bilgin’e mesaj atmasının sebebi de buydu. Her şeye aklı eren biriydi Bilgin ve o, Şirin’e yapması gerekenler konusunda daha net fikirler verebilirdi.
Eve döndüğünde sabah yaşadığı gerilim dolu anlardan annesine hiç bahsetmedi. Kadının zaten yüreği ağzında gibiydi. Olayları ona anlatarak durumu daha kötü hale getirmekten kaçınmak idi niyeti. Kahvaltı için hazırlık yapan annesini, mutfakta düşünceleriyle baş başa bırakarak odasına geçti. O, gideceklerini düşünüyordu. Evet, Annesi ile gitmek için karar vermişlerdi fakat, bunu peşinde adamlar varken nasıl yapabilirlerdi?
Pencerenin perdesini hafifçe aralayıp dışarıya baktı, Minivan yine olduğu yerde, apartmanın ön kısmında park halindeydi. Onları atlatmanın bir yolunu bulması gerekliydi. Sıkıntılı zamanlarda hep yaptığı gibi baş parmağını ağzına götürüp, tırnak kenarlarındaki etleri ısırmaya başladı. Bu huyu, çocukluktan kalma kötü bir alışkanlıktı.
Ne kadar orada durup, parmağını zedelediğini bilmediği bir zaman dilimi sonrasında, telefonunun mesaj bildirim sesini işitti. Sanki ilahi bir şey duymuş gibi koşarak telefonunu eline aldı ve arkadaşından gelen mesajı okumaya başladı.
Gönderen: Bilgin;
Bana önemli bir şey olmadığını söyle?
Mesajı okur okumaz kalbinin titrediğini hissetti. Bu çocukta bulduğu huzuru, abisinde bile bulamadığı gerçeğini bir kez daha fark etti. Kalbinde hissettiği huzura sıkı sıkı tutunarak cevap verdi.
Gönderilen: Bilgin;
Önemli! Hem de çok!
Gönderen: Bilgin;
Bana gelmek ister misin? Ya da dışarıda mı buluşalım?
Gönderilen: Bilgin;
Sana geleceğim. Hemen şimdi çıkıyorum.
Arkadaşının attığı mesaja minnetle sevinirken çantasını eline alıp evden çıkmak üzere yola koyuldu. Annesinin nereye gittiğini sorduğu o anlarda kısa bir cevap ile geçiştirdi ve daha fazla konuşmasına fırsat vermeden evden koşar adım çıkarak merdivenlere yöneldi. Asansörü bekleyemezdi. Beklediği sürede Annesi ona sorular sorabilir, cevap vermek istemediği sorular ile karşılaşınca her şey daha kötü hale gelebilirdi.
Bu yüzden, merdivenlerden üçer beşer inerek aşağı, binanın çıkış kapısına ulaştı. Dış kapıdan çıkmadan önce derin bir nefes alarak, birkaç saniyede olsa düşünmek için kendine zaman tanıdı. Bilgin’e gitmeden önce peşindeki şu adamlardan kurtulması şarttı.
Kendini hazır hissettiğinde, bina kapısından bedenini dışarı attı. Adamların içinde olduğu arabaya hiç bakmadan hızlı adımlarla binadan uzaklaşmaya başladı. Adamların peşinden arabayla değilde, yürüyerek gelmesi için dua ederken, adımlarını biraz daha hızlandırdı.
Tam da istediği gibi iki adam, yürüyerek peşine düşmüştü. Eğer işler düşündüğü gibi giderse, peşindeki adamlardan kurtulabilmesi mümkündü. Bu mahalle kendisine aitti. Her ne kadar mafya bile olsalar, her horoz kendi çöplüğünde ötmek gibi bir özellik taşırdı. Ve şu an o horoz, Şirin'in ta kendisiydi.
Adamların, boy ve bacak uzunluğu göz önünde tutulursa aralarında bulunan mesafeyi kısa sürede kapatmaları olasıydı. Ancak, koşarsa ve onları hiç bilmedikleri, arka taraflarda çıkmaz bir sokağa çekerse atlatabilirdi.
Evinin bulunduğu mahallenin arka kısımlarında halen birkaç müstakil ev vardı. Tanıdığı ve ara ara ziyaret etmekten hoşlandığı Miyase teyzenin evi de onlardan biriydi. İyi kadındı Miyase teyzesi, uzun yıllardır yalnız yaşardı. Çocukları yurt dışında olduğu için yılda ancak birkaç kez onu ziyaret edebilirdi. Yaz aylarında belirli aralıklarla hepsi Miyase teyzenin evinde toplanırdı. Miyase teyzenin çocukları gelip gitmişti ve kadın evde yine yalnız başına kalmıştı. Şanslıysa o, Şirin'e seve seve yardım edebilirdi.
Adamları peşinden koştura koştura düşündüğü o eve ulaştı. Vakit kaybetmeden kapıyı çalarak Miyase teyzenin kapıyı açmasını bekledi. Birkaç dakika sonra saçları ağarmış sevimli, yaşlı kadın kapıda belirdi. Yüzünde güller açarak Şirin’i kucaklayıp içeriye davet etti.
Şirin, içeriye girer girmez Miyase teyzeden ona yardımcı olmasını, şu an soru sormamasını, daha sonra mutlaka her şeyi açıklayacağını dile getirdi. Yaşlı kadın ise sevgiden mi yoksa Şirin'e olan güveninden mi bilinmez, ona uyum sağlayarak isteklerini yerine getirdi. Şirin, önce bir taksi arayarak, bir sokak öteye gelmesini söyledi. Ardından Miyase teyzenin yatak odasının bulunduğu camdan dışarıya çıkıp evin arkasından dolaştı. Evin etrafını çevreleyen çitlerden atlayıp arka yola çıktı. Taksiyi çağırdığı sokağa doğru sessiz ve dikkatli bir şekilde ilerlerken, birkaç defa dönüp arkasına bakarak gelip gelmediklerini yokladı. Evet! Tam da planladığı gibi adamları atlatmayı başarmıştı. Kendisinin içeride olmadığını fark etmeleri, biraz zaman alabilirdi ve bu, Bilgin’e gitmesi için gayet yeterliydi.
Yüzünde kocaman bir gülümsemeyle taksiye binip gideceği adresi söyledi. Şu an gülüyor olması akla, mantığa sığmıyor olsada, adamlardan kurtulabilmesi adeta küçük bir zafer işaretiydi.
Arkadaşının evinin bulunduğu binanın önüne ulaştığında hiç vakit kaybetmeden taksiden indi Şirin, yüksek katlı binanın giriş kapısından girerek asansörü çağırdı. Birkaç dakikalık bekleyişin sonunda asansör geldiğinde binerek, en üst katın düğmesine bastı. Asansör sessiz bir gürültü eşliğinde onu taşırken, arkasında duran aynaya dönüp kendine baktı. Çökmüş görünüyordu. Göz altları uykusuzluk sebebiyle siyah ve mor karışımı bir renge bürünmüş, sanki dünyanın tüm yükü omuzlarındaymış gibi aşağı doğru düşmüştü.
Derin bir nefes alıp sırtını dikleştirdi. Bugün elde ettiği küçük zafer, adeta kaçabileceğinin bir kanıtı gibiydi. Bu adamları atlatmak bu kadar kolaysa, plana sadık kalabilir, annesi ile buralardan kolayca gidebilirdi. Aklında bu düşünceler eşliğinde çakıra çalan gözlerinin alt kısmına birikmiş makyaj kalıntılarını orta parmağıyla temizledi, en azından denedi. Bu sırada asansör gideceği konuma gelmişti.
Asansör, en üst kata ulaştığında indi. Bir üst kata çıkmak için merdivenleri kullanması gerekti. Bilgin’in evi, çatı katında bulunan bir stüdyo daire idi ve ne hikmetse bu kata asansör yerleştirmek müteahhitin aklına gelmemişti besbelli. Merdivenin sonunda dairenin kapısına ulaştığında, beklemeden zili çaldı. Birkaç saniyelik bekleyişin ardından kapı açıldı ve Bilgin, kırmızı Oversize tişörtü ve mavi Bermuda şortu ile kapıda, tam karşısında belirdi. Bilgin’i görür görmez gırtlağına bir yumru ilişen Şirin, sanki dünyadaki tek insan oymuş gibi boynuna sarılıp hıçkırıklara boğuldu.
Bilgin ise, çokça şaşkınlık ve eşsiz bir anlayışla sarılmasına karşılık verirken, bir elini beline attı ve diğer elini kızın saçlarında gezdirdi. Sonrasında “Hişş, geçti” diyerek teselli vermeye çalıştı. Dudakları ise merhametli öpücükleri saçlarına kondurmaya koyulmuştu.
Şirin’e stresini atması ve azda olsa kendine gelebilmesi için zaman tanıyan Bilgin, kapı ağzında bir süre öylece bekledi. Nitekim, birkaç dakika sonra Şirin, başını gömdüğü göğüsten uzaklaştırabildi.
“Ne oldu? Sorun ne?” diye sorarken adam, kızın yüzünü avuçları arasına almış, siyah gözlerini, onu gördüğünü gösterircesine gözlerine sabitlemişti.
“Çok kötü,” dedi genç kız hıçkırıkları arasından burnunu çekerken “Çok korkuyorum” diye de ekledi.
Bilgin, siyah kalın kaşlarını çatıp kirpiklerini okşamasına izin verdi o an. Ardından, kızın beline elini koyarak içeriye geçmesi için yönlendirdi. Panik olmanın sırası olmadığının bilincinde olduğundan, elinden geldiğince sakin kalmayı denedi. Deli gibi merak ediyor olsa da olanları, önce kızın sakinleşmeye ihtiyacı olduğunun farkında gibiydi.
“Gel” dedi usul, şefkatli bir sesle “Önce içeriye geçelim.”
Şirin, dairenin içine girip, odada bulunan tek koltuğa oturduğunda ağlaması hala devam ediyordu. Bilgin, önce bir bardak su doldurup içmesi için uzattı. Ardından, hemen yanına oturarak sağ elini kızın belinde bir yere konumlandırdı. Usul ve yavaş hareketlerle sırtını sıvazlarken, bir yandan da konuşmaya hazır olup olmadığını bakışlarıyla tarttı.
“Dün telaşla kalkıp gittin. Seni aradım ama dönmedin. Elife teyzeye birşey mi oldu?”
Sorularını sorarken adam, kızın tepkilerini yokluyor, olasılık değerlendirmesini aklında kurguluyordu.
“Hayır,” diye cevap verdi Şirin, sorulan sorulara. Elinin tersiyle burnunu silerken de ekledi “Annem iyi,”
Kızın burnunun kızarmasını, nefeslerini zorlamasını izlerken adam, odanın ortasında duran sehpaya uzanarak bir peçete aldı. Peçeteyi olabildiğince yavaş bir şekilde uzatırken ise tekrar denedi. “Ne oldu ki? Seni bu hale ne getirdi?”
“Bilmiyorum,” dedi Şirin, tüm samimi duyguları barındıran bir ses tonuyla. “Dün eve gittim. Evde birileri vardı. Bir adam, bir sürü şey söyledi ve açık açık tehdit etti.”
Kızdan duyduğu sözler üzerine çatık olan kaşları havaya kalkarken Bilgin’in zarif gözlüğünü işaret parmağıyla geriye doğru ittirdi.
“ Nasıl? Anlamadım?”
“Bende, bende anlamıyorum. Abinin bana borcu var diyor. Sözleşme imzaladı, teminat olarak seni gösterdi diyor.”
“Bir dakika.” derken Bilgin, kızgınlık hissi damarlarında yükseldi. Sonrasında usul, sert bir nefesi ciğerlerine iletirken devam etti. “Abin denen manyak ne yapmış dedin?”
Şirin, doğru düşünme yetisini kaybettiğini bir kez daha fark ettiğinde kol dirseklerini dizlerine dayadı. Başını iki elinin arasına alıp sıkarken, anlatmaya çalıştı.
“Abim, kumar oynamış, elimizde, ev dahil ne var, ne yoksa satmış. Üstüne üstlük bizi tehdit eden adama, hala beş milyon borcu varmış.”
“Siktiğimin salağı!” Bilgin naif tarzına hiç yakışmayan küfürü dudaklarından saldığında, Yiğit’i elleriyle parçalamak istedi. Bu piçin yediği nanelerin birçoğunu bilirdi ama bu, onun gibi biri için bile fazla büyük bir olaydı.
“Annen nasıl müsaade etmiş herşeyi satmasına?”
“ Kandırmış köpek! İş kuracağım falan deyip almış kadının elinde ne varsa”
“E tamam, niye canını sıkıyorsun ki? Borç abinin değil mi? Ödesin pezevenk.”
“Kaçmış. Nerede olduğu belli değil. Arıyorum telefonu kapalı. Bir aydır adamlar gelip gidiyormuş. Annem, beni karıştırmak istememiş ama dün, bütün kabak benim başıma patladı. Adam, yurt dışına kaçmış abin diyor.”
“Çüş!” diye çıkışırken Bilgin, oturduğu yerden kalktı. Ellerini yüzüne götürüp beyaz tenini sıvazlayarak sord:
“Polise gittiniz mi?” durup düşündü ve bir soru daha ekledi” Hem, kimmiş bu adam?”
Şirin, can alıcı bir soru duymuş gibi başını kaldırıp çakıra çalan gözlerini arkadaşında sabitledi. Ağlamak üzere yaşlar biriken gözlerine, dudaklarından dökülen sözcükler eşlik etti. “ Aspar Yakaza.”
Bilgin’in duyduğu isim sonrasında yüzünde belirgin bir şaşkınlık ifadesi göründü. “Ne!?” dedi önce, bu şaşkınlığı tasdikler gibi, ardından bir süre sessizleşerek düşündü.
“Bana neden geldin ki?” dedi en sonunda.
Şirin, o an büyük bir hayal kırıklığı yaşadığını hissetti. Göz bebekleri bu kırılmış duygular eşliğinde büyürken, arkadaşının yüzüne öylece bakakaldı.
Son duyduğu cümleleri hazmetmek için ise, biraz zamana ihtiyacı vardı.
“Boku yemişsin kızım sen. Beni bulaştırma bu işe.”
Şirin, hayatta en çok güvendiği insanlardan biri olan Bilgin’in sözleri karşısında uğradığı şaşkınlığı kısa bir süre bekleyerek atlatabildi.
“N-ne?” dedi boğulan sesiyle önce, arkadaşının gözleriyle olan iletişimini kesip, başını öne eğdi. Yutkundu, kafasında bir yapboz parçası daha yerine otururken, derince soludu. Boğazının gereksiz kuruyuşunu bir yutkunma daha izledi. Haklıydı, kendi başının belaya girmiş olması, onu alakadar etmezdi. Hem, neden etsindi ki? Tüm bu düşünceler beynini yormaya koyulduğunda, fısıltılı bir ses tonu eşliğinde itiraf etti.
“Haklısın. Özür dilerim. Zaten buraya neden geldiğimi bile bilmiyorum...”
Tam gitmek için kalkmak üzereyken Bilgin, omzuna dokunarak kendisine bakmasını işaret etti. Genç kız, uğradığı hayal kırıldığını kendince gizlemek ister gibi umutsuz bir gülümsemeyi dudaklarına yerleştirdi. Gözlerini arkadaşına bakmaktan uzak tutarak yineledi.
“Üzgünüm. Gerçekten…”
“Hayır, gerçekten ne düşünüyordun ki!?” diye biraz yüksek sesle yine çıkıştı Bilgin, kızın sözlerini yarıda keserek.
Genç kız, hala omzunda asılı duran çantasına tutundu bu defa, sanki duydukları ciğerini deliyor gibi hissediyor, tutunduğu o basit nesneden güç almak istiyordu.
Bilgin, sabırsız bir tavırla bu sefer daha sert bir şekilde omzuna vurduğunda başını kaldırıp baktı. Şimdi, kızın yüzünde gülümseme değil, bariz bir kırgınlık ve hatta kızgınlık vardı.
Kızın, bakışları yüzüne değdiği an Bilgin, zarif, uzun işaret parmağını dudağına götürerek “sus” işareti yaptı. Bu hareketine tezat düşen bir tavırla dudaklarından dökülen kelimeler ise etrafa saçıldı.
“Senin başını belaya sokan kişi ben değilim değil mi? Bana gelmek yerine, abin olacak dallamayı bulmaya çalışmalısın.” Bu sırada yüzüne bakan kıza el işareti ve dudak hareketleri ile telefonunun nerede olduğunu soruyordu. Kız, şaşkın şaşkın bakıp, çantasında olduğunu işaret ettiğinde Bilgin, sehpa üzerinde duran telefonunu eline aldı.
Bir yandan konuşuyor, öte yandan eline aldığı telefonu ile sürekli bir şeyler yazıyordu. Şirin, ne olduğunu anlayamazken, kafa karşılığının oluşturduğu hisler, kumral teninde adeta can buluyordu. Kaşları, çatılıp kirpiklerini okşuyor, narin dudakları birbirine sıkıca bastırılıyordu. En sonunda beyni bir şeyleri algılamış gibi olduğunda Bilgin’e olan o sonsuz güvenine yeniden sığındı. Ve adamın sözlerine eşlik edercesine konuşmaya başladı:
“Tamam dedim ya!” dedi, sesinin tonunu artırırken “Anladım! Buraya gelmem hataydı!”
“Evet! Hataydı. Hemde büyük bir hata!” Bilgin, telefon ekranına yazdığı şeyleri bitirmiş, ekranı kıza çevirerek okumasını beklemişti. Bu sırada konuşmasını tıpkı onun sesini yükselttiği gibi yüksek oktavlı bir ses tonuyla yinelemişti.
“Ne yapayım yani? Abinin borcunu mu ödeyeyim? Yoksa Aspar Yakaza’ya kafa mı tutayım? Kusura bakma ama henüz ölmek için çok gencim!”
Bilgin’in dudaklarından dökülen kelimeler yerine telefon ekranında yazanlara odaklandı Şirin. Kaşları istem dışı önce çatıldı, sonrasında havaya kalktı.
‘Güven bana tamam mı? Şimdi bana ayak uydurup bu evden çıkıp gidiyorsun. Telefonumu sana vereceğim. Ben sana kendi telefonumdan ulaşıp, her şeyi açıklayacağım ama şimdi, kavga ediyoruz ve sen buradan gidiyorsun.’
“Şerefsiz!” dedi Şirin, dudaklarından dökülen hakaretin aksine başıyla okuduğu sözleri onaylarken. Bilgin, kızın dudaklarından duyduğu hakaret ile küçük bir gülümsemeyi dudaklarına yerleştirdi. Zarif işaret parmağını havaya kaldırıp “Seni gidi” işareti yaparken de ekledi.
“Bana hakaret edemezsin!”
“Öyle bir ederim ki!” derken Şirin, sesinin sert çıkması için elinden geleni yapıyor, gülümsemesi dudaklarından firar ediyordu. “Geri zekalı! Arkadaşım sanıp geldim senin yanına. Güvendim! En azından bir fikir verirsin diye düşündüm ama görüyorum ki hata yapmışım. Ha! Hatayı buraya gelirken değil, seni arkadaşım olarak görürken yaptığımı, şu an anladım!”
Sessiz bir “Abartma” Bilgin’in dudaklarından kızın gözlerine ulaşırken, adamın sarılması, kızın benliğini ele geçirdi. Büyük bir rahatlama eşliğinde arkadaşının kucağına sokulurken, aslında gerçek olmayan sözleri dinlemeye devam etti.
“Olabilir! İnan bana umurumda bile değil ne düşündüğün. Senin için başımı belaya sokacak kadar delirmedim ben!”
“Bir daha sakın!” dedi Şirin, adeta bağırarak, ardından adamın kucağından uzaklaştı “ Sakın karşıma çıkma!”
Şirin, arkasını dönüp evden çıkmadan hemen önce Bilgin’in telefonunu çantasına yerleştirdi. Dudakları ile ona “Teşekkür ederim” derken, minneti ve ona olan sevgisi göz bebeklerinden belliydi.
Bilgin, onu “Hadi” diyerek hızla evden çıkması için yönlendirirken zekası, bir zehir gibi çoktan devreye girmişti…