Günler sonra yine Melike'nin balkonunda kahve içiyordum ancak bu kez yalnız değildim. Melike ve Vildan da benimle birlikteydi. Yarın pazartesi olmasına, Melike'nin ard arda üç tane önemli davası olmasına, Vildan'ın sabah 7'de İstanbul uçağına binmesi gerekmesine rağmen, gecenin ilerleyen saatlerinde bu balkonda oturmuş beni ve hayatım hakkında aldığım radikal kararları konuşuyorduk. Levent'le geçirdiğim günün yankıları zihnimde hala sürerken; dostlarımın kararlarım hakkında destekleyici yorumlar yapmasını istiyordum. Hayatım boyunca eleştriye açık bir insan olmuştum ama bu gece eleştrilmek değil, desteklenmek istiyordum.
- Abi bana göre geç kalınmış bir karar zaten. Mercan bu kararı çok daha önceden almalıydı. Hep bekledi düzelir, yoluna girer diye. Ama Giritli ailesinin kalıplaşmış kurallarını esnetmenin ne kadar zor olduğunu biliyoruz. Kendin olman için baş kaldırman gerekiyordu, geç de olsa bunu başardın. Keşke bazı arkadaşlar da artık kanatlarını çıkarsa...
- Ben de lafı ne zaman bana çevirecek acaba diye bekliyordum. Melo bizimki öyle bir şey değil. Biliyorsun bana ne kadar düşkün olduklarını. Tek çocuklarıyım ve geç olmuşum. Hep dizlerinin dibinde olayım istiyorlar.
- Sana sadece bir şey soracağım Vildan. Annenin babanın yerinde olsaydın, sen çocuğuna nasıl davranırdın? Hayallerini destekler miydin yoksa ona engeller mi koyardın?
- Desteklerdim elbette..
- Bak gördün mü? Sen de yaptıklarının yanlış olduğunun farkındasın. Onlar seni sürekli yanlarında tutmak istiyorlar. Sen de hayallerinin baltalandığı için üzüldüğünü onlara hiç belli etmiyorsun. Böylelikle doğru yolda olduklarını düşünüyorlar. Belki kırıcı olduğumu düşünüyorsun ama Gökhan bile bu yüzden ileri gidemiyor ilişkiniz hakkında. Çünkü ailen yarın bir gün kalksa Gökhan'la evlenemezsin dese sen onları dinleyip Gökhan'dan vazgeçersin. Gökhan hem seni seçim yapmak zorunda bırakmak istemiyor hem de seçilmeyen kişi olmakla yüzleşmek. Net olalım Vildan. Ailen yılın neredeyse yarısını Londra'da geçiren bir adamla evlenmene izin vermez. Bu yüzden sakın Gökhan girişken değil diye onu yargılama.
- Her zaman böyle ağır ve doğru konuşmak zorunda mısın?
- Ben sizin mutlu olmanızı istiyorum. Zincirlerinizden kurtulun, kendinizin farkına varın istiyorum. Ama kusura bakma Vildan, sen bu hayata razıymış gibi davranıyorsun, ne istediğinin farkında olduğunu düşünmüyorum.
- Melo yeter, tamam. Elbette o da bir şeylerin zamanını bekliyordur. Bir yerden sonra o da kıracak zincirlerini. Bırak ailesine fikirlerini söylemekle başlasın önce işe. Özgürlüğün tadına varınca gerisi zaten gelecektir.
- Her neyse yatın uyuyun artık. Bu kızın sabah uçağı var, ben desen suçlularla boğuşacağım. En kebap Merco. Gezip tozup alışveriş yapacak.
- Kızlaarrr artık benim kendi evim var inanabiliyor musunuz? Hem de o kadar güzel, o kadar bana göre ki?
- Salak salak konuşma Merco. Güzel olan ev değil. Güzel olan; evin Levent'e yakın olması. Anlamıyor muyum sanıyorsun?
Melike elbette her şeyin farkındaydı. Yıllardır tanıyordu beni ve belki de ilk defa bir erkek hakkında bu kadar net ve istekli konuştuğumu duyuyordu. Onları odalarına gönderip biraz daha oturacağımı söyledim. Vildan bu gece benim yattığım odada yatacaktı. Dinlenmesi gerektiğini düşünüyordum. Sadece sık sık yaptığı yolculuklar değil, mecbur bırakıldıkları da onu yoruyordu.
Balkonda biraz daha vakit geçirdikten sonra salona geçip Melike'nin rahat kanepesine uzandım. Gözlerimi kapadığım an bugün yaşadıklarım gelip zihnime dolaşıyordu. Bakıldığında günün en önemli gelişmesi sabah Giritli köşkünden ayrılışımdı ama ben daha çok öğleden sonra yaşadıklarımı hatırlıyordum. Üç kişilik tatlı ailenin içinde kendimi ne kadar da iyi hissettiğimi, onlarla ettiğim sohbetin beni ne kadar mutlu ettiğini. Sonra Levent ile yaptığımız yürüyüşü ve bana söylediklerini.. "Ben gelişinden yüz buldum Mercan. O yüzden sen ne olmamı istersen o olurum." demişti. Belki çok uçarı bir çıkarım gibi görülebilir ama sözleri bende ilk öpücük etkisi bırakmıştı. Dudaklarıma yerleşen gülümsemenin izleri hala yerinde asılı duruyordu. Tavana bakarak düşündüklerimi bölen bir ses yayıldı sonra salona. Sehpanın üzerine bıraktığım telefonuma bir bildirim düşmüştü. Bu saatte bana mesaj gönderenin bir banka ya da uygulama olmamasını umuyordum. Şu an ancak Levent'ten gelen bir mesaj mutlu ederdi beni. Yerimden doğrulup telefonumu aldığımda ise düşüncelerimin beni yanıltmamış olması yüzümü mümkünmüş gibi daha da güldürmüştü.
Mesajda önce bir konum bilgisi vardı. Altında da "Sabahtan bir mahkemem var. 11 gibi ofiste olurum. Sana ofisin konumunu gönderdim. Eğer istersen önce bir yemek yer, sonra da notere gideriz. Ev sahibi de bizimle orada buluşacak." yazmıştı.
"Tamam. 11'de ofiste olurum."
"Uyanık olduğunu düşünmemiştim. Sabah uyandığında görürsün diye yazmıştım mesajı. Ben mi uyandırdım yoksa?"
" Uyumuyordum merak etme."
"Sevindim.. yani seni uyandırmadığıma."
" İyi geceler Levent.. Yarın sabah erken kalkacağını söylemiştn. Daha fazla tutmak istemem seni."
" Her zaman sıkıntılar dertler kaçırmaz insanın uykusunu Mercan. Ben bugün biraz da mutlu olduğum için uyuyamıyorum. Merak etme, yarın hiç olmadığı kadar dinç başlayacağım güne."
"Nice mutlu uyanışlara o zaman...."
İkizlerden Yıldız, içimizde belki de en ayran gönüllü olanımızdı. Sürekli yeni birilerini beğenir ve uykusuzluklarının nedenini gece kalbinin kanatlanmasına bağlardı. "Kalp nasıl kanatlanıyormuş Yıldız'ım?" derdim. Çok garip, anlam veremediğim bir cevabı olurdu bu soruya. "Göğüs kafesinin içinde aldığın hava yetmez, sanki kalbin de o kafesi yarıp çıkmak istercesine sert vurur." derdi. Şimdi yattığım yerde sanki göğüs kafesim bir pencere gibi açılacak ve o küçük et parçası kanatlarını çıkaracak gibi geliyordu. Yıldız'a bu kadar hak vereceğimi hiç düşünmezdim. Çünkü Yıldız içimizde akılcılıktan en uzak olanımızdı. Ona hak vermek bütün aklı, kaideyi, kuralı bir kenara bırakmak demekti. Bir kere de ben bırakmak istiyordum kuralı kaideyi. O et parçasının istediğine göre yaşamak istiyordum.
Ne kadar tavanı seyrettim, ne kadar gülümsedim bilmiyorum ama gecenin sabaha ulaşan saatlerinden birinde nihayet ben de uykuya yenik düşmüştüm. Gün ışığı salona dolarken de, Vildan ve Melike evden çıkarken de uyanamadım haliyle. Uyandığımda derin bir sessizlik karşılamıştı beni. Başımı çevirip duvardaki saate baktığımda saatin 10.30 olduğunu görmemle yerimden öyle bir fırladım ki; günlerdir varlığını unuttuğum o keskin sızı yeniden gelip omurgama yayıldı.
Hayır, hayır, hayır bugün olmaz. Bugün o gün değil...
Geç kalmış olmama rağmen olabildiğince yavaş hareketlerle banyonun yolunu tuttum. Ilık bir duş almam gerekiyordu. Ilık bir duş almam ve biraz sakinleşmem. Yarım saat gecikmekten bir şey olmazdı. Gerekirse Levent'i arar gecikeceğimi söylerdim. Beni yarım saat daha bekleyebilirdi. Kendimi sakinleştirmem lazımdı önce evet. Başka türlü ne ağrıya katlanabilirdim ne de ona geç kalma ihtimaline.
Ilık su bedenimi biraz olsun gevşetirken, kaç dakikadır bu banyoda olduğumu hesap etmekte zorlanıyordum. Güçlükle dışarı çıktığımda ise duvardaki saat bana ne kadar oyalandığımı açıkça gösteriyordu. 20 dakikadır içerideydim. Atabildiğim en hızlı adımlarla telefonumun yanına ulaşıp Levent'e mesaj attım. "Levent biraz gecikeceğim. Yarım saat sonrası uygun olur mu senin için?"
Ben ondan mesaj beklerken o direk aramayı tercih etmişti.
- Levent.. Ben duruşmada olursun diye mesaj attım aslında.
- Hayır yeni çıkmıştım. İyi misin bir sorun mu var?
- Yok hayır. Uyuyakalmışım da, yeni uyandım sayılır. Hazırlanıp çıkmam yarım saati bulur yani o yüzden dedim.
- Önemli değil. İyi ol da sorun değil yani. Şey yapalım mı; ben gelip alayım seni. Nasıl olsa her yere birlikte gideceğiz.
- Aslında olur. Daha iyi olur hem de..
Araç kullanacak gücü bulamadığımı bilmesine gerek yoktu. Her zaman yaptığım gibi acı çektiğimi belli etmemem gerekecekti belki. Eğer bir kaç saat dayanabilirsem kendimi Aydın'ın kliniğine atabilirdim. Bana her ne kadar bir daha o serumu vermeyeceğini söylese de ağrı çekmeme dayanamaz diye umuyordum. Yine de birkaç saat de olsa biraz rahat hissetmek için Melike'nin ilaç dolabını karıştırmaya başladım. Gördüğm kuvvetli ağrı kesiciyle keyfim biraz olsun yerine gelmişti. Tek sorun aç karnına alamayacak olmamdı. Onu da bir elma ile halledebilirim diye düşünüyordum. Bir yandan elmamı yerken, bir yandan da ne giyebileceğime odaklanmaya çalıştım. Ara ara yoklayan ağrı nefesimi kesse de ben onu gizlemeye alışkındım. Nihayet elmamı bitirdiğimde ise hem ilacı içmiş hem de ne giyeceğimi seçmiş bulunuyordum. Pazarstesi şıklığını yakalamak adına yüksel bel, acı kahve bol paça bir pantolon, içine kırık beyaz bir crop, üzerine de pantolonla takım olan uzun blazer ceketimi giyinmiştim. Ayakkabı olarak da ünlü bir markanın bordo stilettosunu giydikten sonra hazırdım. Cildime pek fazla bir şey sürmek istemedim. Ton eşitleyici bir güneş kremi, bordo rimelim ve nude rujumla oldukça sade ve şık duruyordum. Saçlarımı kurutmaya fırsatım olmadığı için köpükle dalgalandırdım ve kendi kendine kurumaya bıraktım. Dışarıda rüzgar olsa da nasıl olsa arabayla gideceğim için bir zararı olmayacağını düşünüyordum.
Levent geldiğini söyleyince derin bir nefes alıp, dayanabildiğim kadarıyla duruşumu dikleştirdim. Asansör katta olduğu için şanslı hissetmiştim kendimi. Nihayet binadan dışarı çıktığımda ise az önce çekerek açmak zorunda kaldığım ağır apartman kapısının azizliğini yaşamıştım bir süre. Kapıyı zorlamam hiç iyi olmamıştı.
Levent'in bakışları beni bulurken ben de aynı anda yüzümdeki acı çeker ifadeyi gizledim. Tebessümüne hakkıyla karşılık verdiğimi düşündüğümde ise aramızda olan bir kaç adımı yüzümü buruşturmadan atmak için yoğun bir çabaya girmiştim. Kapımı tüm kibarlığı ile açıp binmemi beklediğinde, bir şeyleri gizlemek artık daha da zor bir hala alıyordu. Tek tesellim ben koltuğa otururken yüz ifademi görecek pozisyonda olmamasıydı. Kendi yerine geçip bana daha da samimi bir gülüşle hoş geldin dediğinde aracı çalıştırıp yola koyuldu.
- Çok erken çıktım evden, kahvaltı dahi yapmadım. Sen de yeni uyandığını söylemiştin, senin de kahvaltı yapmadığın çıkarımını yapıyorum bu yüzden. Hafif bir bruncha ne dersin? İşlerimizi hallettikten sonra güzel bir kutlama yemeği yeme şartıyla ama.
- Olur, neden olmasın? Nasıl geçti davan, umarım her şey yolundadır.
- Karar duruşması değildi. Bu celsede tanıklar dinlendi. Bir sonraki celseye ertelendi karar.
- Anlıyorum... Bugün başka duruşman yok muydu? Melike dün akşam yarın üç ayrı duruşmam var demişti.
- Melike hanımla alanlarımız ayrı. O daha çok şahısları temsil ediyor. Trafik davaları, hukuki anlaşmazlıklar falan. Ama Ceza avukatlığı yaparken istesen de birden fazla davayı aynı anda alamıyorsun. Çünkü üzerinde oldukça titiz çalışman gereken davalar bunlar. Neticede ölüm, yaralama basite indirgenecek şeyler değil.
- Melike onun tarzını küçümsediğini düşünüp sana düşman olabilir. Sakın onun yanında bu kıyaslamayı yapma.
- Tahmin edilebilir bir kişilik. O gün karakolda az çok nasıl birisi olduğunu çözdüm. Birgün daha yakından tanışmak isterim tabii.
- Evime yerleştiğimde tüm sevdiklerimi davet edeceğim bir yemek organizasyonu yapmayı planlıyorum. Orada bütün dostlarımla tanışma fırsatı bulabilirsin. Zaten çok kalabalık olmaz, arkadaş konusunda oldukça seçiciyim. O gece barda gördüklerin haricinde dostum yok. Bir de şimdi siz varsınız. Sen, Ömer ve Elif. Güzel bir akşam olmasını umuyorum.
- Yemek hazırlarken sana yardım edebilirim.
- Gerçekten mi?
- Komşuluk bunu gerektirir.
- Şimdiden güzel bir akşam geçireceğimizi söyleyebilirim o zaman. Eğer sen de birilerini çağırmak istersen. Yani yakın arkadaşın hem de aynı büroyu paylaşıyorum dedidğin ... adını unuttum kusura bakma.
- Metin...
- Evet, Metin. Onu da davet edebilirsin.
- Sorarım. Önce seni evine yerleştirelim ama. Elif çok heyecanlı seninle dekorasyon yapacağı için.
- Ben de öyle. Ben de çok heyecanlıyım.
Kısa süren bir yolculuğun ardından sahil yolunda yer alan hoş kahvaltı mekanlarından birinin önünde durduk. Levent inip benim kapımı açmadan önce ben inmek üzere hamle yaptım ama hissettiğim ağrı ile bir an durmak zorunda kaldım. Zaten ben oyalanırken o çoktan kapımı açıp elini bana uzatmıştı. Elini tuttuğumda hissettiğim elektrik akımı omurgamı baştan sonra gezmiş ve beni sabahtan beri kıvrandıran ağrıyı adeta yenmişti. Az önce saplanan ağrının esamesi okunmuyordu şimdi. Yine de acele etmeden usulca indim arabadan. Yüzümdeki şaşkınlık onun da dikkatini çekmiş olacak ki; "İyi misin? diye sordu. "iyiyim" dedim. Bir anda bu kadar iyi hissedeceğimi ben de tahmin edemezdim elbette. Hala bir arada bulunan ellerimize baktığımda rahatsız olduğumu düşünüp çekmek istedi ama izin vermedim. Parmaklarımı iri eline iyice sardığımda ne yapamaya çalıştığımı anlayıp sessizce kabul etti. Ailemin bizi sevgili olarak bilmeleri ve bizim bu kandırmacaya devam etmek zorunda olduğumuz değildi mesele. Ben onun elini içimden geldiği için bırakmamıştım. Acılarımı hafifletmişti o tutuş, bundan sonra nasıl bırakırdım?..