UMUDA SÜRGÜN

3180 Kelimeler
Önemli olan düşüp düşmemen değil; tekrar ayağa kalkıp kalkmamandır. VİNCE COMBARDİNİ Kendimi yenilmiş hissediyordum ve hiç olmadığım kadar zavallı. Çok şeyi alıp götürmüştü olanlar benden. Kendime duyduğum saygı gitmişti önce, sonra da gururum. Sözlerimin arkasında duramamıştım. Boyun eğmiştim. Boyun eğmiştik. Onlar kazanmıştı. Zafer Hanzade ailesinin olmuştu. Belki de Mervan'ın... Satın almıştı beni. Birkaç kâğıt parçasıyla takas edilmiştim. Bu kadar kolaydı işte elde edilmek. Nikah kıyılmıştı çoktan. Gururum mu? Kimin umurundaydı ki artık? Duygular mı? Bu nasırlı gönüller nereden bilecekti hissetmeyi? Yormayı bilirlerdi onlar; tüketmeyi, harcamayı bilirlerdi. Öyle bir düşüştü ki düşüşüm; ne yazık ki mücadele meşalesi yakacak takatim bile kalmamıştı. Teslim olmuştum. Artık bende herkes gibiydim. Ne çok güler ne çok dalga geçerdim oysa maymun gibi adamların kolunda gezen para düşkünü metres bozuntularına! Açgözlü, habis ruhları iğrenme hissi uyandırırdı içimde. Kınardım kendimce işte! Değer mi derdim. Değer mi? Birkaç seyirlik geziye, birkaç cafcaflı marka elbiseye, şişkin bir cüzdana, yatlı katlı, şatafatlı bir avuç hevese… Zehirli arzular gururunu çamura bularken dünyalar avucuna düşse ne olurdu? Aynadaki o yenik kadın, küsmeyecek miydi anbean ölüşüne? Ne beylik laflar etmişim meğer! Ruhum beynimi kusarken haniydi o meşhur gururum? Ne farkım kalmıştı ki onlardan? Basit bir et parçasıydım artık. Onun satın alıp kafese tıktığı bir kuş gibiydim. İstediği zaman alacak, istediği zaman satacak, istediği zaman salacaktı. Ne de güzel eğlenirdi benimle şimdi? Almıştı ne de olsa! Bükülmez denilen boynumu bükmüş, yakar denilen tene değmişti. O zeybeğin hakkını vermişti Hanzade. O gün düelloda kazanmıştım; bugünse sahip olduğum her şeyi kaybetmiştim. Zulme eğilene müstahaktı aşağılanmak. Şimdi hangi güç beni yerden ayaklarımın üzerinde yükseltirdi ki? Hangi güç eğilmez denilen başımı kaldırırdı? Utanıyordum. Onun karşısında hevesi geçinceye kadar sarılacağı bir beden olmuştum. Çok yer kaplamayan, küçük, sevimli bir maskot... Öfkelenildiğinde fırlatılan alelade bir stres topu… Esas malzeme bulunmayınca yerine konulmuş bir parça… Ana oyuncunun ardında bekleyen yedek bir oyuncu… Ölümlerden ölüm beğenmek gibiydi bana biçilen rol. Babam beni abim için kurtarıcı bir Mesih gibi görürken, lâyık olduğum değer bundan fazlası olmayacaktı ne yazık ki. Ve bir gün o kahrolası hevesi geçtiğinde uyuşuk bir kedi gibi kapı dışarı edileceğim günü bekleyecektim. Zavallı, sırnaşık bir kedi gibi… Durumumu Mehmet’e bildirmek için Sıdıka Hanım’a ve Mehmet’e birer mektup yazıp göndermiştim. Bizim dışarı çıkmamız oldukça şüphe uyandırırdı; bu yüzden Ayşe’yi bu iş için hazırladım. Dediklerimi harfiyen yapmıştı ve kimse de ondan şüphelenmemişti. Aradan geçen onca zamana rağmen hâlâ yazdığım mektuba bir cevap gelmesini bekliyordum. Ne yorucu bir bekleyişti bu! Zamanım git gide daralmaya başlamıştı. Mervan, çoktan düğün hazırlıklarına girişmişti ve ben eli kolu bağlı bir şekilde beyaz atlı prensimin gelip beni kurtarmasını bekliyordum. Sıdıka Hanım’dan en ufak bir haber dahi gelmiyordu. Ayşe’yi defalarca sıkıştırdım. Bir hata yapmadığından emindi. O zaman bu sessizlik de neyin nesiydi? Babam, evin içinde dört dönerken kendi düşüncelerimi eşeliyordum yalnızlık köşemde. Siyah araç ise bıkmaksızın yerinde kapımızı dikizliyordu. Olmasaydı da fark etmezdi artık. Kaçmak benim neyimeydi ki bu saatten sonra? Kaçkar kabul eder miydi bu satın alınmış ucuz bedeni? Ne olacaksa olsun diyordum artık. Olsun ve bitsin! Sadece masumiyetimi Mehmet’in bilmesini istiyordum. Bilmesini ve beni anlamasını. Ona ihanet ettiğimi düşünmesi ölümden beterdi. Kapı delicesine vurulurken zihnimin düğümleri bir bir çözüldü. Aracın açıldığını, adamların hareketlendiğini gördüm camdan. Hesapsız bir şeyler olmuştu dışarıda. Yerimden doğrulup kapıya yöneldim. Annem ve babam da öylece kalakalmıştı. Ayşe kapıya asılıp açınca hepimiz büyük bir şokun eşiğine düşüp kaldık. "Oğlum!" Babamın hasret dolu sesi içimi bir kez daha burktu. Annemin dökülen gözyaşları ise dışarıdaki gazap yağmuruna inat aheste aheste süzüldü yanaklarından. Ayşe abimin paçalarına sarılırken, hissizlik ve bitaplık bedenimi şefkatle okşadı. Sevinemiyordum… Konuşamıyordum… Abim kapıyı hızla kapatıp içeri girdi. Yağmur taneleri yara bere içindeki yüzünde küçük damlacıklar bırakmıştı. Saçları karmakarışık, sakalları ise hiç görmediğim kadar uzundu bugün. Babam, abime tükenircesine sarılırken; gözleri, donuk gözlerime tutundu. Annem, yüzünü dimdik duran omuzlarına gömdüğünde bana doğru iki küçük adım attı. Yorgun gözlerini benden bir saniye olsun ayırmıyordu. Bedenini onlardan kurtarıp yılgın bir halde tam karşımda durdu. Yüzündeki kararsızlık kıvrımları zihnimi bir kez daha bulandırmıştı. Güçlü kolları zayıflıktan kuruyup kalmış belime kitlendi. Artık başı boynumun hemen yanında, omuzlarımın bittiği yerdeydi. Babam, şaşkın bakışlar atarken, "Nazar!" diye sayıkladı. Bana sımsıkı sarıldığında bedenimin ateşler içinde yandığını hissettim. Ne acıydı yaşadıklarımız. Sarılamıyordum. Oysa ne çok ihtiyacım vardı omuzlarında haykırarak ağlamaya. Bedenim kollarında tahta bir kuklayı andırıyordu. Sararıp solmuş yüzümü avuçlarının arasına aldı. İncitmeksizin küçük bir öpücük kondurdu kaderimin çizildiği yere. Tepkisizdim. Hiçlik yayılmıştı tüm hücrelerime. Sakalları alnımda belirsiz çizikler oluşturduğunda varlığını varlığıma buladım. Ne özlem doluydu yüreğim. "Seni ona yâr etmem!" dedi gözleri ile gözlerimi çakmak çakmak tutuştururken. Babam, hırsını gizlemeye çalışarak yanımıza geldi. Belli ki sezmişti olanları. Biz tutuk tutuk bakışırken, abimi kindar bir edayla süzdü. "Onu sevmiyorsun! İstemiyorsun biliyorum. O sana layık değil!" Bakışlarımı umutsuzca yere indirdim. Ben kimdim ki? O haram para bu eve girmişti bir kere. O girdikten sonra benim özgürlüğüm ve onurum sökülürcesine bir çırpıda alınmıştı bu moloz yığınından. Ellerimi tuttu. Soğuktular. Zaten yaz kış ısınmazdı hiç ellerim. Ruhumun ayazı vurmuştu sanki onlara da. Bedenim de ruhumla birlikte buzdan bir dağ olurdu hesapsız günlerde. "Götüreceğim seni bu inden. Ne Mervan dokunabilir sana ne de köpekleri artık!" Babamın yüzünün öfke ile hemdem olduğunu görebiliyordum. Bu kadarcık teselli hayali bile ürkütmüştü habis gönlünü. Kolundan tutup abimi çekiştirdi. "Ne diyorsun sen? Delirdin mi?" Gözlerindeki kin, babamın kirli vicdanını tararken, "Duydun işte! Götüreceğim onu buradan?" diye yineledi. Dudakları iğrenir gibi kıvrıldı. "Aklını kaçırmışsın sen. Mervan onun kocası artık! Kıydık nikahı, peşini bırakır mı sanıyorsun?" Bu sözler abimin umurunda bile değildi. Yumruğunu çizikler içindeki ahşap kapıya sert bir şekilde indirdi. "O it hiçbir şey yapamaz artık. Nazar onun hiçbir şeyi değil, olamaz da! " Abimin kararlılığı babamı biraz daha sakinleşmeye itti. "Yapma oğlum! Vururlar seni. Evi başımıza yıkmalarını mı istiyorsun? Karar verildi, kalem kırıldı artık. Debelenmek her şeyi daha da kirletir." Elimi sahiplenici bir şekilde tuttu. "Nazar okuyacak. O adamın odalığı olmayacak." Sağ eli, zayıflıktan kaşık kadar kalmış olan pürüzsüz yanaklarımda gezindi. "Onun ürkek kalbi ancak yüreği güzel bir adama değebilir; Mervan gibi kan soluyan bir canavara değil! " Babamın gözlerinde gördüğüm şey koskoca bir hayal kırıklığıydı. Onun göz göre göre harcadığı bir ten, abimin dudaklarında eşsiz bir mücevher gibiydi. Çocukluğum sızlamıştı, genç kızlık duygularım ahlarken. Bakışlarım gayriihtiyari masanın üzerindeki para çantasına ilişti. Hüzünlü bir tebessümle büküldü dudaklarım. Dolan gözlerimde ne beylikler yıkılmıştı ne cihanlar yakılmıştı oysa. Abimin isyan bakışları çantaya kilitlenirken, "Anlaştık!" diye fısıldadı babam. "Mervan ile anlaştık. Senin canına, Zeynep'e karşılık Nazar! " Kısa bir sessizlik kulaklarımda uğuldadı. Abimin köpüren kini bir kez daha içimi yaraladı. "Demek bunun için!" Para çantasına yürüyüp, içini tek bir düğme ile yokladı. Artık o da biliyordu küçük sırrımızı. "Ne yaptın?" dedi yalanlamak ister gibi. "Ne yaptın sen!" Babamın dili düğümlenirken annem gözlerini kindar kindar onda gezdirdi. "Kızını o şerefsize bunlar için mi peşkeş çektin? Hiç mi için sızlamadı be adam? Hiç mi utanmadın?" Babamın yalancı mahcubiyeti ne annemi ne de beni zerre kadar tatmin etmiyordu artık. "Yavrum, yiğidim!" diye kekeledi. Söyleyecek söz bulamıyor ve sevgi sözleri ile günahlarını saklıyordu kahpe sandıklara. O alışkındı ne de olsa böyle ücretli sevmelere. "Bir çanta paraya satmışsın Nazar’ı. Körpecik, ay gibi kızını nasıl verirsin o Nemrut'a? O yerlere, göklere sığdıramadığın meşhur namus bu mu?" Babam duvara sert bir yumruk attı. "Dinle lan! Yeter! Sus ve dinle! Kimseyi sattığım falan yok. Canına karşılık bir anlaşma yaptım Mervan’la!" Abimi kolundan çekip duvara yasladı. Boş gözlerle olanları izliyordum. Ruhumdaki ıstırap dökülecek tüm kelimelerimi kurutmuş ve dilimi acıklı bir selaya mahkûm etmişti. "Senin anlaşman umurumda bile değil. Nazar o adamın karısı olmayacak!" Babam, "Sus! "diye gürledi. Öfkeden alnı kırış kırış olmuştu. Düşük göz kapakları gözlerine gardiyanlık yaparken hırsla devam etti is kokan sözlerine. "Nikah kıyıldı, söz ağızdan çıktı artık. Bu paralar başlık parası… Nazar, Zeynep'ten daha eğitimli olduğu için ve kuma olmayı kabul ettiği için aldım. Âdetleri buymuş! Senin geleceğin için aldım. Elde yok, avuçta yok! Evlenince ne yapacaksın, ha?" Abimin hüzünlü gözleri yorgun yüzümde bir kez daha gezindi. Ne büyük bir pişmanlık ne büyük bir utanma vardı o gözlerde. "Nazar’ı canıma karşılık o adama yamadığın yetmedi; bir de utanmadan benim lanet geleceğim için o şerefsize boyun mu büktün?" Babamı itip üzerine yürüdü. Artık gözlerinde ne sevginin ne de saygının zerresi bile kalmamıştı. O iki yeşil cehennem de sadece nefret ve iğrenme soluk bulmuştu artık. Babam, aşinası olmadığımız bir utançla başına eğerken bana dönüp, "Hazırlan! Gidiyoruz bu Allah'ın belası yerden!" dedi. Umutsuzluğun perdelediği gözlerim hayretle açıldı. Birbirimize doğru 2 adım attık. "Gidemeyiz!" dedim sıcacık ellerini tutarken. "Gidemeyiz!" Öfkeliydi. Şefkat ve gazap gözlerinde hınca hınç dövüşüyordu. “Neden gidemeyiz! "diye gürledi. "Öldürürler seni!" Bir çırpıda söyleyivermiştim işte. Onun canına karşılık teslim olduğumu anlamıştı sonunda. Onun ömrünün kurbanı olmayı kabul etmiştim. Beni ben yapan değerler silinirken, kendi mahkumiyetimi alkışladım. "Seni o adama kurban etmem. Hazırlan! Gidiyoruz! " "Yapma abi! Öldürürler seni! Dışarıda adamları var. Bırakmazlar bizi." Sözlerim babamda memnuniyet mimikleri oluştururken abim öfke ile haykırdı. "Kim lan bu adamlar? Ne hakla dikiyor itlerini kapıma?" Annem medet umar gibi gözlerini üzerimizde gezdirdi. "Gidiyoruz dedim kız! Gidiyoruz. Gerekirse zorla götürürüm seni; ama o adama teslim olmana izin vermem!" Annem, kaçmam için hazırladığı çantayı tek bir söz dahi söylemeden elime tutuşturdu. O gün bu çantayla ağlamaklı bir şekilde geri dönmüştüm. Gözlerini şefkatle kırpıp, "Git!" dedi. "Git; seni feda etmeyeceğim." Bizi itelediği yolun sonunda ölümün devriye gezdiğini o da biliyordu; ama kurtuluşumuz zümrüdüankanın kanadında, kaf dağının ardında bile olsa ulaşmamız için gözünü bile kırpmayacaktı artık. Elleri gözyaşlarını sildi. "Hadi, acele edin. O pislik, eve geldiğini öğrenmiştir. Evi basmadan kaçıp gidin buralardan!” Abim başını onaylayarak salladı. Artık babamın hiçbir sözü kaçışımızı engelleyemeyecekti. "Yapma! Gitme oğlum! Yolunda ölüm var!" dediyse de abim için konu kapanmıştı artık. Beni kolumdan tutup kapıya doğru sürüklercesine götürürken babama son defa kin dolu bir bakış attı. "Yolumda utanç olacağına bırak ölüm olsun!" Koşar adımlarla merdivenleri indik. Heyecan göğüs kafesimde kol gezerken dışarıdaki sonbahar serinliği tüm bedenimi hoyratça yalayıp geçti. İnce sayılabilecek krem rengi elbisemin içinde soğuktan mı yoksa heyecandan mı olduğunu bilmediğim bir titremenin esiri olmuştum. Ayaklarım abime tabi olmuş, benden kopmuş gibi bağımsız hareket ediyordu sanki. Adamlar bizdeki hareketlenmeye çoktan sezmişti. Rüzgâra karşı durmaya çalışan kuru dallar misali karşımıza dikildiler. Kısa süreli bir bakışmadan sonra, "Gidemezsiniz! Beyin emri var." dedi kirli sakallı olan. Abim, onun sakinliğine karşılık nefretle haykırdı. "Çekil önümden! Bize durdurabileceğini mi sanıyorsun?" "Gidemezsiniz; hemen eve geçin!" Abim bileklerimi serbest bırakıp kirli sakallı delikanlıya doğru birkaç adım attı. Elleri ile onu itip kakarken, "Geçmezsem ne yapacaksın lan? Ne yapacaksın p*çkurusu? Beyine mi gambazlayacaksın?" diye bağırdı. Adamlar silahlarını çıkardıklarında, korku ile titremeye başladım. Ölümle aramızda birkaç köhne perdeden başka bir şey yoktu. Sis ve nemli hava şimdi daha çok yüreğimi titretir olmuştu. "Abi vazgeç!" dedim beni duymayacağı bile bile. Gözlerimi korkuyla kapattım. Birkaç metre ötemde bir cebelleşmenin başladığını hissedebiliyordum. Bir kurşun sesi... Yalın bir çığlık dudaklarımı kanatırcasına okşadı. 2 dakika kadar sonra bir çift elin kollarımı kavradığını hissettim. Diz çöktüğüm yerde gözlerimi sımsıkı yummuştum. Açtığımda görebileceğim manzaradan ölümüne korkuyordum. "Hadi kalk, gidiyoruz. " Doğrulurken bakışlarım kaçtığım manzaraya takıldı. Kirli sakallı adam, yerde kanlar içinde çırpınıyor; diğeri ise silahını üzerimize doğrultmuş tehditlerle bizi durdurmaya çalışıyordu. Abime baktım sığınır gibi. Elindeki silahı korkusuzca adamların üzerinde gezdiriyordu. "Düşün yakamızdan! Peşimizden gelen olursa acımam.” Son tehditlerini ayaza bırakıyordu hesapsızca. Yaralı adam, acının kıskacındaki terlemiş yüzünü nefretle buruşturdu. "Vur onu! Neyi bekliyorsun! Gitmesine izin verme. Vur!” Ben başımı abimin sıcacık göğsüne gömmüş, yaşayabileceğim kaybın sarsıntısıyla tir tir titriyordum. "Yapamam! "sesiyle irkildim. "Bey kimseye bir zarar gelmeyecek dedi. Kıza ve ailesine kurşun sıkarsam bizi yaşatır mı sanıyorsun? " Mervan’ dan delicesine korkuyorlardı. Ayakkabısının tozunu yalayan kuduz köpekler gibiydiler. Onun tek bir sözü ile ölüyor ve öldürüyorlardı. Kendilerine ait bir hayatları yoktu, kendilerine ait bir kararları da… Sadece itaat ediyorlardı. Sırtlarına inecek kırbacın şaklamasını duymamak için koşulsuz itaat… Abim silahını onlardan ayırmadan beyaz bir aracın kapısını açtı. Adamlar bize koşmaya başladığında son zehrini de o kirli yüzlere kustu. "Mervan denilen o ite söyle; Nazar, asla onun karısı olmayacak. Eğer bir daha kardeşime el uzatmaya kalkarsa, o elleri balyoz olup kırarım. Söz bitti! Artık silahlar konuşacak." Arabaya binip, endişeyle koltuğa yerleştim. Abim direksiyonun başında anahtarı çevirdi ve aceleyle aracı çalıştırdı. O haydut kılıklı adam, aracın önüne geçse de arkamızda bıraktığımız toz bulutuna karışmaktan başka bir şey yapamayacaktı. Alnım soğuğa rağmen boncuk boncuk terlerin hücumuna uğramış gibiydi. Adeta dilim tutulmuştu ve ben sesimin kırçlarla dolu kursağımda buz tuttuğunu hissettim. Abime endişeli gözlerle yaralı bir bakış attım. Onu daha önce hiç bu kadar kararlı ve öfkeli görmemiştim. Abimin zayıf biri olduğunu düşünüyordum yıllardır. Şimdi karşımda bir dağ gibi durmuş cesaretin muhafızlığını yapan gözleriyle hayatımı avuçlarımın içine bırakıyordu. Artık evden epey uzaklaşmıştık. Fındıklı’dan çıkalı yarım saat olmuştu. Karadeniz, yine hırçın dalgalarını yalçın kayalardan esirgemiyor; haksızlıklara başkaldıran bir küheylan gibi şahlanarak bu karanlık yüzlerden intikam alıyordu. Abimin yüzüne bakamıyordum. Bir utanç gölgesi ruhumu süpürdü. Gözlerim yol boyu bize eşlik eden o eşsiz mavilikteydi şimdi. Utanmam yersizdi aslında. O benim abimdi. Her zaman babamdan daha büyük bir sığınak olmuştu şüphesiz. Ama bu sefer içimde ona karşı anlam veremediğim bir eziklik duygusu hâkimdi. Hem kendisinin hem de ailemin huzuru için bu ateşten kaçmasını umardım. Oysa o yanacağını bile bile koru avuçlamaktan vazgeçmemişti. O karanlık adamların elindeyken çok korkmuş, gece gündüz kurtulması için dua etmiştim. Abimi kıskanıyordum. Hem de deli gibi… Galiba beni en çok babamın ona feda ettiği bir bela olmak yıkmıştı. Tam da bu yüzden onu içimde bir türlü aklayamıyordum. "Rahatla artık. Yanındayım! Seni kimseye bırakmam!" Dudaklarım ona iyi olduğumu anımsatarak yarım bir tebessümle kıvrıldı. Gözlerimi kaçırdım. "Nereye gidiyoruz?" Umutlu gözlerini, ruhsuzluğa bulaşmış gözlerime dikti. "Giresun'a gidiyoruz." Şaşırmıştım. "Giresun mu?" diye sayıkladım. "Evet!" sigarasını dudakları ile buluşturup birkaç saniyede ucunu yaktı. Sakin görünmeye çalışsa da gergin olduğunun farkındaydım. "Neden gidiyoruz oraya?" Sigarasından bir nefes çekerken aynı kararlı ifade ile cevap verdi. "Bu arabadan kurtulmamız lazım! Mervan'ın araçlarından biri. Kaçarken silahla birlikte arabasını da aldım. Plakadan yerimizi tespit etmelerini istemiyorum.” Demek kaçarken silah ve arabayı onlardan almıştı. Sustum. Abimin bir planı olduğunu anlamıştım. Buraya gelene kadar her şeyi düşünmüş olmalıydı. Birkaç dakikalık bir plan değildi yaptığı. Başımı önüme eğdim. Görebildiğim tek şey krem rengi elbisemdeki dantel işlemelerdi. Elime dokundu. "Okuyacaksın. Öğretmen olmayı ne kadar çok istediğini biliyorum. 3 gün kaldı üniversite kayıtlarına. Giresun'da bir gün konaklayacağız. Şebinkarahisar'da askerlik arkadaşım var. Arabasını alıp İstanbul'a gideceğiz. Kaydını yaptırıp orada kiralık bir ev tutacağım. Kimse hayallerinin önünde duramayacak. " Şimdi kendimi hiç olmadığım kadar iyi hissediyordum. Abimin varlığı hiç bu kadar güven vermemişti bana. Beni düşünüyordu. Beni önemsiyordu ve beni canından bile vazgeçecek kadar çok seviyordu. Neden sevgisini bu kadar geç fark etmiştim sanki? "Buna gerçekten inanıyor musun?" Bakışları anlık bir şekilde üzerimde gezindi. "Yapma be güzelim!" Sözleri gözlerimdeki hüzne cila sürmüştü. Ondan gelecek umutvari bir sözü hasretle bekliyordum. Buna öyle ihtiyacım vardı ki. "Sen görebileceğim en cesur kızsın! Bu yenilmişlik sana yakışmıyor. Ben yanındayım; seni bırakmayacağım. Gerekirse seninle birlikte her gün okula gelirim. Seni kendi gölgenden bile korurum. Anladın mı?" Başımı gülümseyerek omzuna yasladım. Biraz sonra o güzel deniz manzarasından ayrılıp keskin virajlı dar yollara girdik. Sanki yollar bizi yapraklarla örülü bir kafesin içine götürüyor gibiydi. Dağlara değen bulutlar hiç bu kadar huzur vermemişti bana. Bu güzel yollar içimdeki huzursuzluğu bir nebze de olsa unutturmuştu. Duygularım solgun kır çiçekleri gibi solgunken umudun verdiği hayat suyu ile yeniden canlanıp, yeşerdi. Epey bir zaman gittikten sonra kendimi akarsu kenarındaki küçük bir yerleşim yerinde buldum. Abim göz önünde olmak istemiyordu; bu yüzden arabayı olabildiğince dikkat çekmeyecek dağ yollarında sürmüştü. Araç durunca inip etrafa bir göz gezdirdim. Yollardaki tabelalara bakılacak olursa Çamlıhemşin'de sakin sayılabilecek bir alana gelmiştik. Abim şaşkınlığıma umutlu bir şekilde tebessüm etti. "Elevit köy yolunda biraz mola verelim istedim. Yeterli yakıtımız var. Bir şeyler yiyelim; vakit kaybetmeden yola çıkarız!" Tam yağmur mevsimiydi. Etraf mis gibi toprak kokuyordu. Ağaçların ve yaprakların taze kokusu yüreğimi okşarken, "Çok güzel!" dedim. Rahatlamış olmam abimin gözünden kaçmamıştı. "Biraz daha seni aç bırakırsam serçe gibi avuçlarıma düşüp kalacaksın. " "Çok kötüsün!" Attığım muzır bakışları gülerek karşıladı. Yanımda olması öyle güzeldi ki! Şimdi yağmur çok daha hızlı atıştırıyordu. Kolumdan tutup sürüklercesine ahşap küçük bir lokantaya götürdü. Mekânda bizden başka kimse yoktu. Cam kenarında sakin bir masaya yerleştik. Çalışan bayana 2 porsiyon İnegöl köfte sipariş edip beklemeye koyulduk. Köz sönmüştü ve bu ne yazık ki köftelerin biraz geç geleceğinin habercisiydi. Abimle hiç konuşmazdım. Onunla çocukluğumdan beri bir şeyler paylaşmayı beceremezdim her nedense. Aynı evde iki yabancı gibi olmaya alışmıştık. Sanki yıllarca farklı şehirlerde, farklı hayatlar yaşayıp yeni bulmuştuk birbirimizi. Öylesine kuru, hoyrat bir yabancılık vardı ki içimizde, yaklaştıkça yakıp koparıyordu bizi birbirimizden. Çatalla salatanın içini didiklerken buruk bir tebessümle gözlerini kaçırdı. Ona söyleyecek tek bir sözüm dahi yoktu. Sanki tüm sözcükler dilimle saklambaç oynuyordu ve ben bu dolaşıklığın içinde çırpınıp duruyordum. "Neden?" dedi isyan eder gibi. "Neden beni hiç sevmedin?" Donup kalmıştım. Tam da şimdi, bu güzel, otantik ortamda nerden açmıştı bu konuyu? Yüzümün atan rengini gizlemek amacıyla su dolu kocaman bir bardağı tedirginlikle ağzıma götürdüm. Cevap vermek için biraz zaman kazanmak istiyordum. Gözlerimi masadan ayırmadan önüme gelen perçemimi kulağımın arkasına sıkıştırdım. Olabildiğince sakin ve normal görünmeye çalışarak, "Seni sevmediğimi de nereden çıkardın?" diye sordum. Yalancıktan bir gülümseme dudaklarında seğirdi. "Hep bir yabancılık vardı gözlerinde. Biz abi kardeş olarak hep biraz eksiktik!" Gözlerimi cama doğru çevirdim. Yağmurun sakin atıştırmaları hızlanmıştı. Camdaki damlacıklar manzarayı bulanıklaştırıyordu ve ben manzarayı görme hevesini unutup damlacıklara uzun, mahzun bir bakış attım. Damlalar... Aynı hizada, aynı cama tutunmuştu. O buğulu, şeffaf yapıda benim mağrur gözlerime meydan okuyor gibiydiler. Buğu manzara ile arama bir perde olurken birbirine karışan damlalar hızla akarak tüm o bulanıklığı silip attı. Artık o güzel akarsu manzarası çok daha netti. Evimiz hiçbir zaman tam anlamıyla mutlu bir yuva olamamıştı. Babamın gaddar davranışları, bitmek bilmeyen kavga ve hakaretler, tüm o güzellikleri kara bir pelerinle örtmüştü ne yazık ki. Biz ise damlalar gibi birbirimize karışmak yerine ayrışmış; o kasvete ve buğuya teslim olmuştuk. Oysa o manzara hep aynı yerdeydi. Biz buğuları silip, yok etmek yerine gardiyanlığını yapmayı tercih etmiştik sadece. Galiba yuvamızdaki karanlığın en büyük suçlusu da mağduru da bizdik. Sonunda yollarımızın dönülmez bir girdaba girdiği şu günlerde, ilk defa birbirimizin farkına varıyorduk. İlk defa abi-kardeş olmanın tadını almıştım ve ne yazık ki çok geç kaldığımı üzülerek anlıyordum. Dalıp gittiğimi görünce, çatalla önündeki su bardağını hafifçe tıklattı. Çınlama sesi beni bir çırpıda hayal dünyamdan koparırken acıklı bir tebessümle gözlerine baktım. Gözleri hâlâ cevap bekliyordu. Öfke çoktan silinip gitmişti o yeşil harelerde. O güzel gözlerine yosunların ıssızlığı çökmüştü. "Kıskandım!" dedim çocuksu bir mahcubiyetle. Utanıyordum… Abimin karşısında hiç olmadığım kadar çok utanıyordum. Kıskanmıştım hem de deli gibi. Babam onu neden bu kadar çok seviyordu sanki? Ne vardı onda bizden farklı olan? Neyimiz eksikti? Neyimiz çirkin ve iğreti geliyordu babamın nasırlı yüreğine? Dudaklarına alaycı, hüzünlü bir gülümseme yayılırken "Neyi?" dedi. Ağlamak istiyordum. Oysa ben hiç ağlamazdım eskiden. Aynı mahcubiyetle devam ettim. "Babamı!" Biliyordu neyi kıskandığımı. Neden bilmezden gelmişti ki? Başını beni haklı çıkarır gibi salladı. "Babamın bana olan sevgisini! Değil mi?" Utanarak başımı eğdim. "Keşke ne babam beni böyle sevseydi ne de sen bir hiç uğruna harcansaydın!" Ne olur sus demek geldi içimden. Yaram daha ne kadar kanayacaktı? Zaten mahcuptum. Gururum ayaklarının altında çimenler gibi ezilirken daha ne kadar örseleyecekti soruları? Sus be abi! Sus! Görmüyor musun? Örümcek ağlarının gizlediği delik deşik bir kalbim var benim. Ben böyle yaralıyken sen o ağları aşıp nasıl gelecektin deli gönlüme? Diyemezdim. Susturamazdım. "Sen benim hep kıymetlimdin!" dedi tüketir gibi. "Ben sana ne zaman kıyabildim ki be güzelim? Nefret benim neyime?" Daha fazla duramazdım. Ayağa kalktım. Nemli gözlerimi ve kızaran yüzümü gizleyerek, "Lavaboya gidiyorum!" diye fısıldadım. Peşimden gelmeyecekti.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE