Koşar adım uzaklaştım lokantadan. Lavabonun dışarıda olması beni biraz daha rahatlatmıştı. Yağmur damlaları saç derimi ıslatırken yeniden gözyaşlarıma yenik düştüm. Yüzümü yıkadım. Saçlarımı su ile düzeltip dışarı çıktım. Lokantaya yeniden gitmeye cesaret edemiyordum. Ya kaldığı yerden konuya devam ederse diye içim içimi yiyordu. Biraz dolaşmak istedim. Hava almak için akarsuya doğru birkaç adım attım. Hemen sol yanımda bir turist grup kemençe eşliğinde horon tepiyordu. Oldukça keyifli olan hâllerine imrenerek bakmaktan kurtulamadım. Közde semaver çayı demlenirken eğlencenin ritmine uyup kendilerinden geçmişlerdi.
Issızca savrulan bir salıncak dikkatimi çekti. Sıcak bir çift el omzuma düştü. Dalgınlığımın verdiği bir refleksle irkilip arkamı döndüm. Buruk bir tebessümle, "Sen salıncakta sallanmayı severdin." diye fısıldadı. Başımı gülümseyerek salladım. Gözleriyle salıncağa işaret ederek, "Hadi!" dedi. Bu davet karşısında durmam imkânsızdı. Usulca salıncağa oturdum. Hemen arkamda serin havaya rağmen ensemi ısıtan soluğunu hissedebiliyordum. "Sıkı tutun." dediğinde yüreğimin çocuksu bir heyecanla çarptığını duydum. Hâlâ geç değil Nazar! Cesaret diyordu sanki. Zaman yağmura inat uçarcasına savurdu beni. Saçlarıma karışan taneler şakaklarıma akarken, "Daha hızlı!" diye bağırdım.
Kemençe sesinin yağmur şakırdamasına bulandığı o güzel günde, abimin şen kahkahaları beni yeniden eski günlere götürdü. Salıncak, akarsuyun ve kayalıkların üzerinde salınırken; genç bir kız olmaktan vazgeçmiştim. Abimse 23 yaşında toy bir delikanlı değildi artık. Zaman gerisin geriye sendelemiş ve bizi çocukluğumuzun iklimine taşımıştı şimdi. Benim çığlıklarım gök gürültüsüne karışıyor; abimin derin, sevgi dolu gözlerine deyip bumerang gibi geri dönüyordu çoğalarak. Yitirdiğimiz tüm çocukluk anılarını bu kısacık anda doyasıya yaşıyordum sanki.
Yeniden bulutları yırtarcasına bağırdım. "Daha hızlı!" Abimin, "Deli kız!" diye haykırışı kulaklarımda yankılandı. Ne yağmurda sırılsıklam olmuş giysilerim umurumdaydı ne Mervan, ne de şiddet dolu çocukluğum. Sadece ben, abim ve Karadeniz vardı sahnede. Doyasıya ıslanırken, dolu dizgin gülüp oynadım tüm yaşananlara çalım atar gibi.
"Hasta olacaksın! Çok ıslandın, yetmez mi?" Kıkır kıkır gülüyor, " Yetmez! "diye bağırıp inatla mutluluğumu uzatmaya çalışıyordum. Yetmiyordu. Yetmesini de istemiyordum galiba. Öyle güzeldi ki şu an yetinmek imkânsız bir hâl almıştı benim için. Keşke dedim. Keşke zaman dursa ve biz bu ana hapsolup kalsak. Mahkumiyetin özgürlükle çalıp oynadığı şu an ebediyen sürse ve ben doya doya çocuk olsam herkesten gizli.
Salıncak yavaşladı. Abim oyunu bitirmişti. Biraz buruklaşsa da yüreğim, bunu ona hissettirmemek için elimden geleni yaptım. "Yine geliriz güzelim! Hele şu işler bir bitsin. Artık hep birlikteyiz." Perçemimi parmak uçlarıyla geri iterken, gözlerime umutla baktı. Hiçbir zaman gerçek olamayacağını bildiğim bu sözler hüsrana alışmış gönlümle dalga geçer gibiydi. İnanmak istiyordum. Yüreğimi kandırmak ne kadar da zordu benim için. Dayımı düşündüm. O yağmurlu gecede annemi sahiplenemeyişini… Dövüleceğini bile bile annemi o zalim adamın kucağına itmişti. Ah dedim içimden. Şimdi burada olmalı ve görmeliydi abimi. Abilik nasıl olurmuş ona bakarak anlamalıydı.
Ceketini çıkarıp omuzlarıma bıraktı. "Bunu giy. Hasta olmanı istemiyorum." Başımı hiç ummadığı bir anda göğsüne yasladım. Kalp atışlarını hissedebiliyordum. Soluğu perçemimi titretirken gönlü gönlüme aktı sanki. Kollarında küçücük kalmıştım yine. "İyi ki varsın abi!" Kolları incecik belime dolanırken, "İyi ki varsın güzellik!" diye fısıldadı. Birbirimize söyleyeceğimiz en güzel sözler belki de bunlardı. Onun varlığını babamla aramızdaki bir engel saymıştım yıllarca. Baba sevgisinin önüne çekilmiş bir set gibiydi benim için. Şimdi ise tüm sevgileri bastırmış; içime işlemişti şefkatli yüreği. Artık ben yoktum; o yoktu. Biz vardık; sadece ikimiz...
Toparlanıp yavaş yavaş lokantaya gittik. Masamız mis gibi köfte kokusu ile dolup taşarken iştahla yemeğe koyuldum. Birbirimize bakıp sevgi dolu kıkırdamalarla bu güzel anların tadını çıkarıyorduk. Hiç beklemediğim bir anda peçeteyi bana doğru uzatıp dudaklarımın kenarına sildi. Utanmıştım. Bazen hâlâ küçük bir çocukmuşum gibi batırarak, döke saça yerdim yemeği. Muzırlık kanımda vardı galiba. O an ilk defa hiç hissetmediğim farklı bir duyguyu hissettim. Ne kadar yabancıydım bu duyguya oysa. Baba sevgisi… Abimin gözlerinde gördüğüm sevgi ve şefkat, sıradan bir abi-kardeş ilişkisiyle ifade edilemeyecek kadar dolu doluydu bugün.
Babamın yapamadığını yapmıştı. Herkese ve her şeye inat kol kanat germişti bana. Hayal kırıkları ruhumda tarifsiz ıstırapların kapılarını aralarken, beni çekip almıştı umutsuzluğun dik uçurumlarından. Kendi hayatını ve aşkını ıssız bir mezara gömmüş; dikenlerime inat bana bülbül olmuştu. Beni hiç kimse böyle sevmemişti bu zamana kadar. Belki de Mehmet bile. Allah, babama yerleştirmediği o sevgi dolu gönlü, abim de yeşertmişti sanki. Ve ben doya doya içiyordum onun çağlayan membaından yitirdiğim ne varsa.
Arabaya dönüp yeniden yola çıktığımızda bedenim ağır bir uykuya hissedar oldu. Gözlerimi açtığımda hava kararmaya yüz tutmuştu. Tüm kaslarımın uyuştuğunu hissettim. Abim aracı park ederken merakla etrafıma göz gezdirdim. Ahşap iki katlı bir eve gelmiştik. Abim güven veren, kadife bir sesle, "Arkadaşım Recep'in yaylalık evi burası. Geceyi burada geçireceğiz. "dedi. Başımı tebessümle sallayarak onayladım. Çok yorgunduk.
Recep ile kardeşi oldukça sevecen karşıladı bizi. Tanıştığımızda oldukça iyi ve güven veren insanlar olduklarını anlamıştım. Olanca sıkıntıya rağmen hiçbir şey yokmuşçasına sohbete daldık. Recep tuttuğu balıkları tabağımıza servis ederken abim, "Oğlum senin aşçılığın askerden belliydi zaten. Az doyurmadın karnımızı." diyerek şaka yolu takıldı. Recep gülerek, "Helal olsun be tertip. Can arkadaşımsın, o kadarcık da olsun artık!" dedi. Kardeşi Gülçiçek de benimle uğraşıyor, yer yer oynak, şakacı tavırlarıyla neşemi yerine getirmek için samimiyetle çaba sarf ediyordu. O gece ağlayacaklarıma inat doya doya gülmüştüm. Recep ve abim çavuştan dayak yedikleri günü anlatırken kahkahalarımız ahşap balkonun duvarlarına çarpıyordu sanki.
Aile büyükleri akraba gezintisinde olduğu için ev oldukça sakindi. Yaşlarımızın yakınlığı ortamı daha da samimi bir havaya büründürmüştü. Gecenin ilerleyen saatlerinde el ayak biraz olsun çekildi. Gülçiçek, bulaşıkları yıkamaya koyulmuştu. Ona defalarca yardım etmeyi teklif ettiysem de ikna etmeyi başaramayacaktım. Oldukça yüksekte bulunan evin penceresinden gür ağaçlara baktım. Abim de yorgundu; bir o kadar da düşünceli. Recep çalı çırpı toplamaya gitmişti ve ortamda çıtırdayan sobanın sesinden başka tek bir ses dahi duyulmuyordu.
Abimin gözlerinin yüzümde dolaştığını hissettim. Bana söylemek istediği bir şeyler vardı muhakkak; yoksa böyle kıvranıp durmazdı karşımda. Bakışlarım sigara paketine uzanırken yeniden ona kaydı. Çok güzeldi. Yüzündeki onca yara beriye inat masumiyet ve çekicilik her zerresine yayılmış gibiydi. Çakmağıyla sigarasını yakıp efkârlı bir nefes çekti. Böylesi kötü bir alışkanlık bile sevimli yüzünü gölgelemeye yetmiyordu.
Çehresi babama benzerdi; fakat onunla kıyas edilemeyecek kadar yakışıklıydı. Sadece kara kaşlarını, kirpiklerini almıştı ondan. Bir de boyunu posunu. Karakterleri taban tabana zıtken onları baba-oğul kabul etmek gülünç geliyordu bana her nedense? “Duman rahatsız ediyor mu?” diye sorup bitik sohbetimize kapı aralamaya çalıştı. Hayır manasında başımı salladım. Anlık bir tereddütten sonra, "Sana bir şey sormak istiyorum." dedi. Yine gözlerimi kaçırmaktan kurtulamadım. Lokantadaki konuşmamızı tamamlanmasından endişe ediyordum. Parmak uçlarım ahşap masada daireler çizerken, gözleri yeniden yorgun yüzümü taradı.
"Mervan!" Gözlerim gözlerine sabitlendiğinde yeniden kaçıp gitmek istedim yanından. "Seni daha önce de rahatsız ediyor muydu?" Boğazım düğümlendi. Başımı eğip konuyu değiştirmesini umdum. "Susma Nazar!" dedi sesini biraz daha yükseltirken. " Senin abinim! Benden bir şey gizlemen yersiz. Cevap istiyorum. O it seni rahatsız ediyor muydu?" Utana sıkıla başımı salladım. Gözlerindeki alevler yüzümü kıpkırmızı yaptı. Sert bir şekilde masaya yumruk attı. Hemen ardından yerinden kalkıp pencereye yöneldi. Şimdi daha büyük bir hızla soluyordu sigarasını. Ellerini ve alnını cama yasladı. Konuşmayı devam ettirmek için sakinleşmeye çalıştığını anlamıştım. Ciğerlerindeki nefesi efkarla dağıtıp yavaş yavaş masaya yöneldi. Zihnimi toparlayamıyordum. Kızgındı ve yeşil gözleri kinini kusar gibi bas bas bağırıyordu.
Sandalyeyi beni ürkütmemeye gayret ederek yavaşça çekti ve hiçbir şey olmamış gibi yerine yerleşti. Gözleri bana mıhlanmıştı. Bense tüm dikkatimi küllüğe vermiş eşsiz bir şey izliyormuşum gibi dikkat kesilmiştim. "Neden!" dedi. "Neden söylemedin? " Ona cevap vermek istemiyordum; çünkü vereceğim cevabın hayali bile beni içten içe mahvediyordu. "Senin abin değil miyim? Bu kadar mı nefret ediyorsun benden? Bu kadar mı güvenmiyorsun? " Titreyen dudaklarıma ve dolu dolu olmuş gözlerime aldırmadan "Hayır!" diye sayıkladım. Kollarıma uzandı. Hafifçe sıkıp, beni dalgın hâlimden bir çırpıda kurtardı.
"Neden söylemedin?" Bakışlarımı gözlerine yerleştirip, "Korktum!" diyebildim sadece. "Neyden korktun?" Mahcubiyetim beynimin karıncalanmasına, dilimin düğümlenmesine sebep oluyordu. "Onu öldürmenden ya da seni öldürmesinden... Bir de ablam var tabii. O... Bu evliliği çok istiyordu; hayallerini yıkamazdım.”
Doğrulup sırtını tahta sandalye yasladı. "Şimdi daha mı iyi oldu? Susmak çare oldu mu dertlerine? "Yenikliğimi kabul ederek başımı olumsuz bir şekilde salladım. Olmamıştı. Her şey koca bir kâbusu andırıyordu. Kaçtığım tüm duvarlar sırası geldiğinde bir bir yüzüme çarpmıştı ve bana sadece dağılan onurumu ve un ufak olmuş hayallerimi toparlamak kalmıştı.
"Gizlememeliydin Nazar! Sen benim kardeşimsin. Seni korumak için bedel ödemem gerekiyorsa öderim ve bundan zerre kadar gocunmam." Keşke söylemeseydi tüm bu sözleri. Ben onun canını kurtarma adına ödeyeceğim bu bedel için günlerce isyan etmiştim. Oysa abim bunu çoktan kabullenmiş ve bana her şeyi göze alarak sırt vermişti.
"Sahipsiz değilsin! O şerefsiz, evli ve çocuklu bir adam olduğu halde sana nasıl yanaşır? Bu ne ahlaksızlık, bu nasıl bir iğrençlik? " Gözlerimin önüne Mervan'ın bana karşı yaptığı tüm o hamleler bir bir düşerken, "Haklısın!" diyebildim. Suçluydum. O beni sıkıştırırken, sözleriyle aldatmaya çalışırken tüm olanları ailemden gizlemiştim. O da aileme olan sevgimi kullanarak aramıza kendisine varan bir köprü kurmuştu. Şimdi ok yaydan fırlamıştı artık. Geri dönüşü olmayan yollardaydık. Bize kalansa o fırtınadan olabildiğince az sıyrıkla kurtulmaktı.
"En başından beri ablamın o aileye gelin olmasını istemedim." Bu itiraf beni hiç de şaşırtmamıştı. Abimle en çok benzeyen yönümüz, insanlar konusunda yanılmayışımızdı. Öyle doğrucu bir hissiyata sahiptik ki ak dediğimizin ak, kara dediğimizin kara çıkması değişmez kanunumuz gibiydi. "Annemi vermememiz konusunda ikna etmeye çalıştım; fakat babamın iradesi onu çoktan sindirmişti. "
"Biliyorum! "dedi sigarasını kül tablasına bastırırken. "O bu evliliğe pek hevesliydi. Zengin ve güçlü damat... Keşke beni dinlemiş olsaydı. Belki tüm bunlar başımıza gelmezdi." Artık dövünmek yersizdi. Olan olmuştu bir kere. Zamanı geriye alamazdık. Ablam severek varmıştı. Haşim eniştemle şu zamana kadar da oldukça mutluydular. Şimdi evliliği bizim yüzümüzden ters ve çetrefilli bir yola girmişti. Oğluna hamileyken tüm bu güç durumlarla nasıl baş edecekti?
Onu biraz olsun teskin etmek için, "Eniştem iyi biri!" diyebildim sadece. Acıklı acıklı gülümsedi. "Biliyorum; fakat iyi olması zayıf karakterli bir adam olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Ailesinin karşısında o kadar aciz ki!" Abim haklıydı. En başından beri eniştemin zayıf bir adam olmasından rahatsızlık duymuştum. Bu pasif hâliyle ablama iyi bir eş olamayacağı düşüncesi çok defalar uykumu kaçırmıştı.
Bugüne kadar oldukça mutlu ve iyi giden bir evlilikleri vardı; fakat işler değişmişti artık. Onun bu kararından zararlı çıkması çok muhtemel gözüküyordu. Ablam için hep dua ediyordum; fakat içimdeki bu kötü duygular bir türlü geçmek bilmiyordu. "Şimdi daha iyi anlıyorum! Eniştemi yönetemeyecek, cahil ve güçsüz bir kız istediler. Çünkü az görmüş ve fakir bir kız onların sundukları imkanları nimet sayacak ve kendilerine karşı bir yanlış yapmaktan sakınacaktı. Derin bir iç çektim. "Onlar da bir evlat kaybetmiş olmayacaktı, değil mi? " Başını salladı.
"Bu insanlara güvenmiyorum Nazar! Çok tehlikeliler! Tahmin ettiğimizden çok daha fazla." Çayından bir yudum aldı. "Enişten korkak olduğundan onların işleriyle pek alakadar olduğunu sanmıyorum. Kadir Bey aptal değil; kimin kumaşının neyi ne kadar götürdüğünü çok iyi bilir. Haşim'e ne sır verir ne de eline yüzüne bulaştıracağını bile bile iş yaptırır. Esas piyonu Mervan!" Adının geçmesi bile yüreğime dikenler batırmıştı. İçimin ürperdiği hissettim. "Mervan!" dedim inler gibi. "O adam bir şeytan! " Başıyla onayladı. "Seni ondan korumak için ne gerekiyorsa yapacağım! O eve bir kurban daha vermeyeceğiz."
Yanımda olması ve beni koruması öyle güzeldi ki, nerdeyse bize bu acıları verenlere teşekkür edecektim. Abimi yeniden kazanmıştım ve bu yaşananlardan sonra ilk defa bir abi kardeş olmanın tadına varmıştık. Artık beni ölüm bile korkutamıyordu. Yanımdaydı ve beni herkesten çok sahipleniyordu. İçimdeki yaralar da yavaş yavaş iyileşecekti ve eskisinden de iyi olacaktım bundan sonra.
"Sen yanımdasın ya! Güvendesin ya! Benim için en önemlisi bu artık.” dediğimde sevgi gözlerini ışıl ışıl parlattı. Birkaç dakikalık bir sessizlikten sonra, “Düşünmeden edemiyorum, ya annem ve Ayşe güvende değilse!” Kaşları olumsuz bir şekilde kıvrıldı. "Sanmam. Onlarla bir alıp veremedikleri yok. O adam seni istiyor. Zeynep’e duyduğum aşk, kaçışımız aklından geçenleri harekete geçirmesi için bir fırsat yarattı. Biz olmasaydık sana ilişemezdi. Her şey benim yüzümden. Onu harekete geçiren benim. Bize olan nefretinin bedelini sana ödetmeye çalışıyor.” Bakışlarımı indirdim.
Beni takıntı hâline getiren ilk insan değildi; fakat hiç kimseye benzemeyecek kadar küstah ve hırslıydı. Gözleri tehlike saçarken ne kendimi ne de ailemi güvende hissedemiyordum. "Zeynep ne olacak?" diye sordum yaralı olduğunu bile bile. Gözleri kederle silikleşti. "Onların elinde. Onu kurtaramadım!" Üzülmüştüm. Onun bunca sıkıntısının içinde bir de aşk acısı ile çekmesi canımı acıtmıştı. Ne diyeceğimi bilemeyerek dalgın dalgın baktım yorgun gözlerine.
"O benim karım oldu. Er ya da geç geri almak için döneceğim." Duyduklarım beynimde yankılanırken nefesimin kesildiğini hissettim. "Evlendin mi?" Başını hüzünle eğdi. Artık dilim lâl olmuş gibiydi. Ne olacaktı şimdi? Bu ayrılık nasıl mümkün olabilirdi? Abim tehlikeden hâlâ kurtulmuş sayılmazdı. Bu intikam ateşi, Hanzadelerin yüreğinde bir daha sönmeyecek bir ateş yakmıştı. Abimi öldürmek ya da beni onun ellerinden almak için gereken neyse yapacaklardı. Midemin acıyla kasıldığını hissettim. Onu öylece bırakıp bana hazırlanan odaya geçtim. Artık biraz olsun uyumak istiyordum ve mümkünse düşünmemek. Ne yazık ki kalbim ve zihnim ölümüne kapışıyordu ve ne kadar istesem de uyumama engel olacaklardı.
Recep, benden sonra yeniden abimin yanına oturdu. Olanlar hakkında konuştuklarına emindim. Kaçmamız için gereken neyse yapacağını biliyordum; ama çırpınışlarımızın bizi bu bataktan kurtaracağına bir türlü inanamıyordum. Sabaha karşı yorgunluğuma yenik düşüp uyuyakaldım. Zor bir geceydi ve sabaha teslim olmaktan başka çaresi de yoktu. Uyurken biraz olsun huzur bulmaya çalışmıştım, elbette bu Mervan hayatıma girdiğinden bu yana pek mümkün olamamıştı. Karanlık hem kaçışım hem de en büyük sığınağım olmuştu.
***