YANGIN

1820 Kelimeler
Feza, Ilgaz Binbaşı ile olan gergin konuşmasının ardından bahçeye çıkıp timine bir saat eğitim yaptırmıştı. Öğlen yemeğine az kala son durağı olan Albay'ın makamına doğru ilerlemeye başladı. Adımları boş koridorda yankılanıyor, üniformasının kumaşı hafifçe hışırdıyordu. İçinde Ilgaz'a karşı hissettiği o absürt ve istenmeyen çekimle ve bu yeni görevin getirdiği sorumlulukla bir iç çatışma yaşıyordu. Kendi kendini toplamaya çalıştı. Odaklan, Feza. Burada bir işin var. Adamı mı düşünüyorsun saatlerdir salak gibi! Albay Onur Sungur'un kapısının önünde durdu. Üniformasını kontrol etti. Bordo beresini biraz daha düzeltti ve kapıyı iki kere sertçe tıkladı. İçeriden, tanıdık gür bir ses "Girin!" dedi. Feza içeri girdi ve selam durdu. Oda, tipik bir kıdemli asker ofisiydi: düzenli, fonksiyonel, duvarlarda haritalar ve birkaç eski fotoğraf olan. Masanın arkasında, üniformasının üst düğmeleri sonuna kadar kapalı, yorgun ama dik bir duruşla oturan Albay Onur Sungur vardı. Başı bir rapora eğikti, Feza içeri girince yavaşça kaldırdı. "Komutanım," dedi Feza, sesi odaya net ve berrak bir şekilde yayıldı. "Yüzbaşı Feza Duman. Avcı Timi ile birlikte göreve bugün itibariyle başlamış bulunuyoruz. Emir ve görüşlerinize hazırız komutanım." Albay Sungur elini masaya dayayarak Feza'ya sıcak bir bakış attı. Bu yüzbaşıya baktığında oluşan tanıdıklık hissini bir türlü anlamıyordu. Her defasında aynı hissediyordu. Hemen toparlanarak "Hoş geldiniz Yüzbaşım," dedi sesi istemeden alışılandan biraz daha yumuşak çıkmıştı. "Göreviniz hayırlı olsun. Ankara'daki üstün performansınızı ve timinizin yeteneklerinin olduğu dosyayı okuyordum bende. Yemekten sonra tüm timinizi toplantı odasına çağıracaktım zaten. Şırnak'ta işiniz çok olacak ama önce tanışmak lazım değil mi?" "Teşekkürler komutanım, öyle" diye karşılık verdi Feza, Albay'ın bir anlık dalgınlığını ve bakışlarındaki o tuhaf, hüzünlü ifadeyi fark etmişti. Acaba Ilgaz'la arasındaki gerginlik hakkında bir şey mi biliyor? diye geçirdi içinden, yanlış bir varsayımla. "Lütfen, oturun," dedi Albay, masanın karşısındaki sandalyeyi işaret ederek. Normalde bu kadar resmiyetten hemen sonra bu tür bir nezaket göstermezdi. Ama içinde bu genç kadına karşı sebepsiz, derinden gelen bir şefkat ve koruma içgüdüsü vardı gördüğünden beri. "Yemekte çok konuşamadık. İyice konuşup sizi daha yakından tanıyayım." Feza şaşırarak sandalyeye oturmayı reddetti. Albay yeniden oturmasının emrini verince anında oturdu Feza. Onun bu tepkisine albay içinden gülse de dışarıdan resmi durmaya devam etti. "Ankarada hangi yetimhanede büyüdünüz yüzbaşı?" Diye sordu direkt. O akşam da bu soruyu sormuştu ama cevap alamadan Ceylin rahatsızlanmıştı. Adamın da içinde kalmıştı. Feza, biraz şaşırarak yanıt verdi. "Trabzon'daydım ben komutanım. Görev icabıyla Ankara'dayız uzun süredir. Öz ailemi bilmiyorum. Küçükken yetimhaneye verilmişim. Eğitime erken yaşta alındım ve sonra askeri liseye girdim." Albay'ın yüreği bir kez daha acıyla burkuldu. Yıllardır karısı Handan'la yetimhanede kalan birçok çocuk sevindirmeye çalışmışlardı Kendi kızlarını kaybettikten sonra. Ceylin'i de öyle almışlardı ailelerine. Kendi kızının başına gelenler aklına geldikçe, Feza'ya karşı daha da korumacı hissetti çünkü isimleri aynıydı. "Anlıyorum," dedi sesi iyice yumuşamıştı. "Zorlu bir yol yazılmış kaderinize. Takdir ediyorum sizi. Bu karargah size bir aile olacaktır zaten. Bir sıkıntınız, ihtiyacınız olursa, çekinmeden bu kapıyı çalın. Ben... genç subayların her zaman yanındayımdır." "Çok teşekkür ederim komutanım. Minnettarım. Zaten geldiğimden beri bana sıcak davrandınız. Evinize, sofranıza davet ettiniz. Bu karargahta aile sıcaklığını bulacağıma eminim ancak bir mevzu var. Bizim tayinimiz iptal edilebilir." "Nasıl yani?" Diye sordu albay kaşlarını çatarak. "Tayininizin iptalini mi istiyorsunuz?" Feza bunu nasıl söyleyeceğini bilemeyerek bir süre düşündü. "Bizim ilk tercihimiz Hakkari'ydi komutanım" dedi Feza. Gerçekten de öyleydi ama bu aile mevzusu yüzünden son anda değişiklik yapmıştı. Gerçi tayin iptalini kendisi istese de albay izin vermezse değiştiremezdi. Bu yüzden hiç alışmadan ayrılmak istiyordu. Zaten Ilgaz da kalbine çok tuhaf hissettiriyor, Feza'da hem ona koşma hem kaçma isteği yaratıyordu. "Özel bir neden var mı tayin itirazınız için?" Diye sordu albay merakla. Feza bu soruya cevap veremezdi. Bu yüzden "hayır komutanım" dedi. "Artık buradasınız yüzbaşım. Tayin meselesini unutun. Hakkari de karakollar dahil subay eksikliği yok. Benim iki tim eksiğim var. Bu yüzden ben onaylasam bile üstler izi vermezler. Ya batıya bir yere geçersiniz ya da burada kalırsınız." Batıya gitmek demek paslanmak demekti. Timinin en verimli dönemiydi şu an. Herkes birbirinin ne yapıp ne yapamayacağını çok iyi biliyordu. Ekibi tek bir beyin gibi hareket ediyordu. Bu yüzden doğuda kalması lazımdı. "Emredersiniz komutanım" diyebildi. General onu eğitime alıp yetiştiren adamdı. Onunla konuşursa belki doğuda, sınıra yakın bir bölgeye geçebilirdi daha sonra. "Pekala Yüzbaşı," dedi, tekrar resmiyetine bürünerek albay. "Görevinize dönün. Timinizle birlikte subaylarla kaynaşın. Yarınki brifingte ayrıntıları konuşuruz. Bilişimdeki tüm işleriniz bugün bitmiş olsun" Feza ayağa kalktı, tekrar selam verdi. "Emredersiniz komutanım." Albay Onur Sungur, Feza Yüzbaşı kapıdan çıktıktan sonra, arkasından onun kayboluşunu izledi. Kalbi, yıllardır unutmaya çalıştığı o derin, kemirici hüzün ve ona benzeyen bir yüze karşı hissedilen sebepsiz, koruyucu bir sıcaklıkla doluydu. Kapı kapandığında, odada yalnız kaldı. Elleri hafifçe titriyordu. Gözleri, masasının köşesindeki eski, soluk renkli aile fotoğrafına kaydı. Fotoğrafta, çok daha genç bir Onur vardı; üniforması tertemiz, yüzünde henüz savaşların ve kayıpların izi yoktu. Yanında, gülümseyen, ışık saçan karısı Handan duruyordu. Ve onun kollarında, pembeli beyazlı bir tulum giymiş, ay gibi parlak yüzlü, kocaman yeşil gözleriyle dünyaya gülen küçük kızları Feza... Parmağı, camın üzerinden, küçük kızının yüzüne, o masum, kayıp gülümsemeye doğru uzandı. Dokunamadı. Sadece soğuk camı hissedebildi. Gözlerini sıkıca kapattı. Acı, yirmi iki yıl sonra bile tazeydi, bir bıçak gibi saplanıyordu kalbine. Ve zihni o korkunç güne, o lanetli geceye gitti.... O kadar çok suçluluk hissediyodu ki albay. Daha erken gelebilseydi kızı hâlâ hayata olabilirdi. Askeri lojmanlara kadar sıçrayan yangın... Koşuşturmacalar, alevler, dumanlar, çıplıklar... Ve sonra o çaresizlik hissini hatırladı. Karısı Handan'ın çığlıkları... Hastane morglarında cesetler arasında küçücük bedenini arayışları... Dört farklı küçük cesede yapılan ve hepsi negatif çıkan DNA testleri... Ve sonuncusu... Yanmış, neredeyse tanınmaz haldeki küçük kızı... Üzerindeki, bir köşesi yanmamış, pembemsi bir kumaş parçası olan montu... Karısının o parçayı görüp bayılışı... Ve sonra o DNA sonucu... Eşleşme... Hem de tam bir eşleşme... O anki tarifsiz acıyla karışık rahatlama... Kızlarının öldüğünü bilmenin dayanılmaz ağırlığı... Tüm o evraklar, resmiyete dökülmüş bir trajedinin soğuk kayıtları... O gece nöbetçiydi. Nöbet kulübesinde, en yakın arkadaşı, dava arkadaşı Mehmet'le çaylarını yudumluyor, sohbet ediyorlardı. Hava sıcaktı. Mehmet, her zamanki gibi oğlu Ilgaz ile Onur'un oğlu Alparslan'ın son yaramazlıklarını anlatıyor, kahkahalar atıyorlardı. Onur da Mehmet'e kız evladın verdiği hissi anlatıyordu. "O hıyarlar ne ki, bir kızın olsun o zaman anlarsın babalığı" diyordu. Diğer yakın arkadaşları Cemal de yanlarından yeni ayrılmıştı; evine dönmüştü. Her şey o kadar normal, o kadar sıradandı ki... Sonra telefonlar çalmaya başladı. Bir değil, beş değil. İzmir'in farklı noktalarında, aynı anda başlayan yangınlar... Kasıtlıydı. Alçakça bir saldırıydı bu. Tüm birimi alarma geçirdi. Kısa, stresli bir brifing yaptı. Ekipleri bölgelere dağıttı. En tehlikeli bölgeyi en güvendiği adamı, kardeşi Mehmet'e verirken yüreği burkulmuştu ama başka çaresi yoktu. O, en yetkili subay olarak karargahta kalmak, koordinasyonu sağlamak zorundaydı. Gece boyunca ihbarlar hiç durmadı. Her telefon çalışında içi daralıyordu. Evi aradı hemen. Handan telefonu açınca "Zeynep'le Ilgaz'ı da alıp buraya gelin hayatım hemen" demişti. "Taksiye binip gelin para bile alma yanına ben gelince ayarlarım." O zamanlar Gökmen daha doğmamıştı. Sadece Alparslan ve Feza vardı. Karısı tamam diyerek kapatmıştı telefonu ancak albay bekle bekle gelen giden olmamıştı Evi tekrar aradığında çalan telefonu kimse açmıyordu. Mehmet'in evini de aradı, orası da cevap vermiyordu. İçine ölüm gibi bir korku düştü. Tam o sırada, bir asker koşarak geldi: "Komutanım! Yangınlar lojmanlara sıçradı! O an dünyası başına yıkıldı. Tüm yetkiyi yanındaki subaya devredip, aklından dualar, yangın çıkaranlara da beddualar geçirerek arabasına atladı. Lojmanlara vardığında manzara bir kabustu. Gökyüzü alev alev, hava sıcak ve ağır, dumanlar ciğerleri yakıyordu. İnsanlar çığlık çığlığa koşuşturuyor, askerler kendi imkanlarıyla su sıkıyor, herkes yardım etmeye çalışıyordu. Ve sonra, o çığlığı duydu. Tüm gürültünün, karmaşanın üzerinde yükselen, tanıdık, çaresiz bir çığlık. Karısı Handan'ın çığlığıydı bu. "KIZIM! FEZAM NEREDE?!" Kalbi yerinden fırlayacak gibi oldu. Kalabalığı yararak ilerledi. Sonunda onları gördü. Cam dostu Cemal, kendi karısını teskin etmeye çalışıyordu. Onun evi de lojmanda onlarınkinin hemen yanıydı zaten. Albay kafasını kaldırdığında kendi evinin, Mehmet'in ve Cemal'in evlerinin de alevlere teslim olduğunu görmüştü. Zeynep, iki yanında Ilgaz ve Alparslan'ı sıkı sıkı tutmuş hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Ve Handan... Karısı Handan, alevler içindeki kendi evlerine doğru deli gibi hamleler yapıyor, iki asker onu zorla tutuyordu. Yüzü gözyaşlarıyla sırılsıklam, saçları dağınıktı. "Handan! Handan, ne oldu? Feza nerede?" diye bağırdı, onun yanına ulaşmaya çalışarak. Handan, Onur'u görünce çığlığı bir an kesildi, ona doğru baktı. Gözlerinde öyle bir çaresizlik, öyle bir korku vardı ki, Onur'un içi parçalandı. "Onur... Ah Onur..." diye hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. "Taksiyi bekliyorduk bahçede... Hepimiz dışarıdaydık... Alevler bir anda... her yer karıştı... Bir anda Feza'mı yanımda göremedim... Bebeğim evde kaldı diye ağlıyordu. İçeride kalmıştır diye düşündüm... Koştum... Ama alevlerden.. giremedim... KIZIM İÇERİDE!" Onur'un kanı dondu. Hiçbir şey düşünemedi. Sadece içgüdüleriyle hareket etti. Evlerine, alevlerin ortasına doğru koşmaya başladı. "KOMUTANIM, YAPMAYIN!" diye bağırdılar ardından askerler. İki güçlü asker, kollarından tutarak onu geri çektiler. Ardından tutamayınca iki asker daha gelip onu tuttu. O bir baba olarak, çılgına dönmüştü. "BIRAKIN BENİ! KIZIM İÇERİDE! BIRAKIN GİREYİM!" diye kurtulmaya çalışıyor, haykırıyordu. Ama askerler onu çekmeye devam etti. Gücü tükenmiş, çaresizlikten yere yığılmıştı. Handan'ın yanına geldiler. O sırada yangın bahçeye kadar sıçramıştı. İki çaresiz ebeveyn alevlerin karşısında kollarından tutulmuş, çığlık atıyor, evlatlarının yanmasını izlemek zorunda kalıyorlardı. O çaresizlik, Onur'un içini yiyip bitiren, hâlâ kabusu olan bir andı. Saatler süren bir mücadelenin sonunda itfaiye yangını söndürmeyi başardı. Alevler diner dinmez, Onur ve Handan, enkazın içine daldılar. "FEZA! FEZA! ANNECİĞİM BABACIĞIM BURADAYIZ! CEVAP VER!" diye bağırıyorlardı, sesleri kısılırcasına. Evi karış karış aradılar. Yatak odası, tüm odalar, salon, mutfak... Her yer duman ve su içindeydi. Eşyalar yanmış, duvarlar kararmıştı. Çatı kısmen çökmüştü. Ama... Feza'yı bulamadılar. Ceset yoktu. Herhangi bir kalıntı, bir iz yoktu. O an çaresizliklerinin içine bir umut ışığı doğdu. "Yaşıyor olabilir!" diye haykırdı Handan, gözlerinde delice bir umutla. "Çıkmış mı Onur?" "Çok şükür Allah'ım" diye ağladı Onur. Binbaşıları ağlayan askerler de onunla birlikte çökmüştü. Sonraki günler, haftalar bir çılgınlık içinde geçti. Kayıp ilanları, hastanelerin taranması, tüm şehrin aranması... Hiçbir iz, hiçbir ipucu yoktu. Feza, sanki uçup gitmişti. Çok fazla ceset vardı hastanelerde. Her yeri aradılar. Ta ki bir ay sonra... İzmir'deki bir hastane morgundan bir haber geldi. Yangınlardan birinde hayatını kaybeden, kimliği belirsiz, yanmış bir çocuk cesedi bulunmuştu yine. Daha önce de bulunmuş ve test yapmışlardı. Tüm yetimhanelere de bakmış, yaralı olan her çocuğu tek tek görmüşlerdi. Bu haber gelen cesetin yaşı ve boyu Feza'ya uyuyordu. Üzerinde, bir köşesi yanmamış, pembemsi bir kumaş parçası olan bir mont vardı. Handan, o kumaş parçasını görür görmez, "Bu Feza'nın montu! Bu onun!" diye çığlık atıp bayılmıştı. DNA testi yapıldı. Sonuç: Tam Eşleşme. O an Onur Sungur'un dünyası bir kez daha, bu sefer son bir darbe ile tamamen çöktü. Tüm umutları, o soğuk laboratuvar raporuyla yerle bir olmuştu. Hem kızının evden çıkmamasının verdiği umut, hem de onun ölü bulunduğu gerçeğinin yarattığı tarifsiz acı... Karısı Handan, bir daha asla eskisi gibi olmadı. İçine kapandı, sustu. O gece, Onur hem kızını, hem karısını, hem de kendi ruhunu kaybettiği gece oldu. Karanlık düşüncelerinden çıkarken kızı için içinden dua mırıldanmaya başladı. Sonra aklına yüzbaşının gözleri geldi. "Bu kadar benzerlik sadece bir tesadüf olmalı," diye mırıldandı yalnız başına kalan odanın sessizliğine. "Sadece bir tesadüf... Cennette bizi bekle babacım Allah nasip ederse..." Ama için için, o imkansız ihtimalin küçük bir kıvılcımı, kalbinde yanmaya devam ediyordu. Ve farkında olmadan, Yüzbaşı Feza Duman'a karşı hissettiği o baba yüreği, çoktan atmaya başlamıştı bile...
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE