Görev Başı

2139 Kelimeler
Sabahın ilk ışıkları perdelerden sızmadan çok önce uyanmıştı Feza. Soğuk çarşafı üzerinden atıp, kaslı ve çevik vücudunu bir çırpıda üniformasının sert kumaşının altına sakladı. Aynanın karşısına geçti. Bordo beresini alnına yerleştirmeden önce, parmaklarıyla gümüş yüzbaşı rütbesinin soğuk metal yüzeyinde bir an gezindi. Aynada kendisine bakan kadının gözlerinde, her göreve çıkışında olduğu gibi buz gibi bir soğuklukla yanıp sönen yeşil alevler vardı. Bu onun savaş maskesiydi. Son bir kontrol daha yapıp bedenini süzdü. Nefesini tutup evin anahtarını avucunun içinde sımsıkı kavradı. Kapıyı açtığında, Şırnak'ın keskin soğuğu yüzünü yaladı. Hiç tereddüt etmeden karşıdaki kapıya belirli bir ritimle sertçe vurdu. Tam ikinci vuruşta kapı açıldı. Karşısında tıpkı onun gibi tam teçhizatlanmış dev gibi bir gölge duruyordu. Uğur, geniş yüzüne yayılan samimi bir gülümsemeyle, "Günaydın komutanım," dedi. Timin ağır silah uzmanı olan Uğur, iri yarı yapısıyla kapıyı neredeyse tamamen kapatıyordu. Kahverengi gözleri Feza'nın üzerindeki otoriteyi sessizce selamlarken, buğday teni ve fırça darbesi gibi kısa, siyah saçlarıyla tam bir savaş makinesi izlenimi veriyordu. Feza, hafifçe başını eğerek karşılık verdi. Uğur'un yüzündeki gençlik sivilcelerinden kalma derin çukurlar, sürekli asker tıraşı olması nedeniyle daha da belirginleşmişti. "Günaydın aslanım," dedi Feza. Yeşil gözlerini Uğur'un arkasındaki daireye doğru kısarak kaydırdı. "Herkes hazır mı?" İçeriden koşuşturma sesleri geliyordu. Kerem ve Ersin, berelerini son bir kez düzelterek kapıya doğru koşuyorlardı. Feza'nın dudaklarında, sadece onlara özel nadir görülen sıcak bir tebessüm belirdi. Dışarıda herkesin korktuğu, soğuk, ölüm makinesi bu askerler, evlerinin rahatlığında tam birer çocuk ruhuydu. "Hazırız komutanım!" diye heyecanla bağırdı Ersin. Kumral saçları mükemmel bir şekilde taranmış, bebeksi yüzünde masum bir ifade vardı. Ama Feza çok iyi biliyordu; o masum mavi gözler, bir hedefi gözlerken buz kesilir ve timdeki en acımasız keskin nişancı ortaya çıkardı. Görünüşü tamamen bir aldatmacaydı. Birisine baktığında yalancı yüzüyle ona güven duygusu verir ama bir dakika içinde tüm sırlarını keşfederdi. Bu özellik Feza'ya göre ölümcüldü. Feza'nın bakışları, timin en kısa boylu ve en zayıf görünümlü üyesi Kerem'e kaydı. Onun gücü kaslarında değil, zihnindeydi. Haritacı ve iletişim uzmanı olarak tüm operasyonun beyni oydu. Gözleri yeniden Ersin'e döndüğünde, yüz ifadesi sertleşti. "Kaya nerede?" diye sordu, sesindeki memnuniyetsizlik gizlenmiyordu. Vakitleri kalmamıştı bir an önce yola çıkmaları gerekiyordu. Kaya tim komutan yardımcısıydı ve timinde en az kendisi kadar saygı duyulurdu. İkiside komutan olduğu için tim üyeleri Feza'ya 'komutanım' Kaya'ya da 'reis' diye seslenirlerdi. "O çoktan aşağıya indi, bizi bekliyor komutanım," diye cevap verdi Uğur. Feza, başıyla onaylayıp arkasını dönerek merdivenlere yöneldi. Arkasındaki üç çelik pençe, onunla aynı anda sessiz ve ölümcül bir uyumla hareket etti. Şırnak karargahı, soğuk ve gri bir sabaha daha uyanmıştı. Sessizlik, aldatıcı bir sakinlik gibiydi. Eskiler, bu sessizliğin ne kadar kırılgan olduğunu iyi bilirdi. Sınırdaki karakollara yapılan baskın girişimleri ara sıra devam etse de, Binbaşı Ilgaz ve Yüzbaşı Alparslan'ın liderliğindeki Pençe ve Siper timi, her seferinde bu tehditleri püskürtmüş, kayıpsız atlatmıştı. Teröristler hezimete uğramış, sesleri kesilmişti. Ama karargahtaki herkes, gardını asla indirmiyordu. Vatan toprakları bu sessiz tetikte oluşla korunuyordu. Avcı timinin bugün geleceği haberi bir elektrik akımı gibi karargahta yayılmıştı. Ankara ile bağlantılı olanlar, "Hayalet Tim" diye anılan bu birimin efsanevi ününü fısıldaşıyor, bilmeyenlere anlatıyordu. Onları görecek olmanın heyecanı, sabah içtimalarının temposuna yansımıştı. Özellikle de Ilgaz Komutan'ın bu yüzbaşıya kelepçe taktığını görenler için merak iyice artmıştı. Kimse Pençe timine de bir şey soramazdı elbette. Ama Ali komutanları Feza yüzbaşıyı sürekli övüyordu. Karargahın geniş bahçesinde sabahın ayazında, yere uzanmış şınav çeken onlarca asker vardı. Soğuğu umursamazcasına, atletleri terden sırılsıklam olmuş, nefesleri buğu buğu havaya karışıyordu. Hepsinin odağı, önlerinde aynı eğitimi yapan iri yarı komutandaydı: Ilgaz Binbaşı. Ilgaz, alnından süzülen teri silmek için kolunu kullandı. Yeşil atleti, terle ıslanmış ve soğuk havanın etkisiyle kaslı vücuduna yapışmıştı. Her bir kasılma ve gevşeme, sırtındaki ve kollarındaki gücü açıkça belli ediyordu. Tüm askerleri gözlemliyor, aynı zamanda gözü sürekli karargahın giriş kapısındaydı. Herkesi bir saat erken toplamıştı içtimaya. Çünkü bu sabah uyandığında, zihnini kemiren bir heyecan ve huzursuzlukla daha fazla evde duramamıştı. Ayakları onu bilinçsizce buraya, Feza'nın geleceği yere sürüklemişti. Sonunda beklediği an geldi. Ağır demir kapılardaki barikatlar gıcırdayarak açıldı. İçeriye mat siyah o araba girdi. Tamir olmuş diye geçirdi içinden Ilgaz. Arkasında, iki adet siyah, gürültülü motosiklet daha vardı. Motorların ara gaz sesleri, bahçedeki disiplinli sessizliği anında parçaladı. Yerde şınav çeken tüm askerlerin, Ilgaz'ın emriyle olmasa da bakışları kapıya kaydı. Ilgaz'ın nefesi bir an için kesildi. Derin bir nefes alarak, "Devam et!" diye gürledi, sesi istemeden bir oktav daha kalın çıkmıştı. Gözlerini araçtan ayıramıyordu. Askerler hızla pozisyonlarına geri döndüler. Araçtan ilk önce Feza indi. Üniforması üzerinde kusursuzdu. Bordo beresi başındaydı. Soğuk havada yatan askerlere şöyle bir baktı, ama bakışları saniyeden kısa bir süre içinde bahçenin öbür ucunda, tek başına eğitim yaptıran o iri bedene, Ilgaz'a kitlendi. Göz göze geldiler. Mesafe uzak olmasına rağmen aralarında görünmez, elektrik yüklü bir hat kuruldu. Ardından motosikletlerinden inen Ersin ve Kerem, siyah balaklavalarını ve boyunluklarını çıkarıp, kasklarını kol altlarına sıkıştırarak Feza'nın yanına geldiler. Uğur ve Kaya da arabadan indi. Tüm bahçedeki askerlerin bakışlarını çoktan yakalamışlardı. Dört tim üyesi aynı anda, neredeyse törensel bir senkronizasyonla boyunlarındaki siyah berelerini yüzlerine çekip kimliklerini gizlediler. Yüzlerini kapatmak bu timin alışılageldik bir seçimiydi. Feza da normalde buna uysa da bugün beresine dokunmadan hemen ortalarına geçmişti. Feza gözlerini uzaktan Ilgaz'a çevirdi. Ona meydan okuyor gibiydi. Sert, kararlı adımlarla binaya doğru yürümeye başladı. Timi, onun iki yanında ve arkasında, mükemmel bir koruma düzeni alarak adımlarını komutanlarınınkiyle tam olarak eşitleyerek ilerliyordu. Hiçbiri konuşmuyor, sadece etrafı mekanik ve keskin bakışlarla tarıyordu. Tüm karargâhın ilgisini çekmişlerdi. Ilgaz, ayakta dimdik durmuş onların yaklaşmasını izliyordu. Kalbi göğüs kafesinde alışılmadık bir hızla çarpıyordu. Feza'nın ortada, yüzü açık etrafında yüzleri gizli dört ölüm perisiyle yürüyüşü, hem tehditkar hem de büyüleyiciydi. Adımlarının sesi, bahçede yankılanan tek ritmdi. Yatan askerler donmuş, eğitim unutulmuştu. Feza ve Ilgaz'ın gözleri yeniden buluştu. Bu sefer mesafe yoktu. Ilgaz, Feza'nın yeşil gözlerindeki buzul katmanların altındaki sıcaklığı, soğuktan hafifçe kızarmış burnunu, incecik, alaycı bir kıvrımla duran kiraz kırmızısı dudaklarını görüyordu. Varlığı bile Ilgaz'ın içini bir ısı dalgasıyla doldurdu. Aklına kızın sevgilisi olduğu geldiğinde ise irkildi. "Ulan Ilgaz," diye homurdandı içinden, "kendini topla." Tam Feza selam vermek için durmak üzereyken, Ilgaz aniden, neredeyse kaba bir hareketle başını öteki yana çevirdi ve askerlere döndü. "Rahat!" diye bağırdı, sesi gergin çıkmıştı çünkü bu kızın gözleri çok yakıcıydı. Ne kadar çok bakarsa o kadar içine çekiyordu onu. Askerlerin çoktan eğitimi bıraktığını da o an fark etti. Bu kadın daha şimdiden tüm düzenimi alt üst etti, diye düşündü öfkeyle. Feza, Ilgaz'ın bu kasıtlı görmezden gelişine içerledi. Kaşları hafifçe çatıldı. Sesini tüm bahçedeki herkese duyurmak istercesine, net ve metalleşmiş bir tonla konuştu. "Yüzbaşı Feza Duman. Avcı timi, tam kadro olarak görevlerimize başlamış bulunmaktayız. Emir ve görüşlerinize hazırız komutanım." Sesi soğuk havada çelik bir şerit gibi kesiyordu. Ilgaz yavaşça döndü. Alnına düşen ıslak saç tutamlarını geri itti. Feza'ya baktı. O yeşil gözler, şimdi tamamen ona odaklanmıştı. İçinde bir şeyler, bir uçurumun kenarından aşağı yuvarlanıyor gibiydi. Her defasında böyle olacaksam, vay halime, diye geçirdi içinden. "Rahat asker," dedi resmiyetle. "Yeni göreviniz hayırlı uğurlu olsun. Hoş geldiniz Avcı timi." Sonra gecikmiş bir hareketle bahçeye, "Rahat!" diye tekrar bağırdı, hâlâ kaskatı şekilde bekleyen askerlere. Eliyle ana binayı işaret ederek, "Buyrun, sizi bilgilendireyim," dedi ve öne düştü. Feza hemen yanına gelerek adımlarını ona uydurdu. Tim üyeleri, sanki bir protokol kafilesiymişçesine arkalarında sessizce yürüyorlardı. Ilgaz, Feza'ya karargahı anlatırken, omzunun üzerinden time şöyle bir baktı. Hepsinin gözleri etrafı tarayan, potansiyel tehditleri değerlendiren soğuk ve mekanik bir ifadeyle önlerine bakıyordu. Komutanlarından farksızlardı. Ilgaz'ın içinde bir saygı duygusu kabardı. Bu narin görünümlü kadın, bu ölüm makinelerine nasıl liderlik ediyor, nasıl saygı ettiriyordu? Mangal gününde gördüğü o ateş, şimdi kontrollü bir volkana dönüşmüştü. Kendini zor tutuyordu o gözlere bakmamak için. Ona yaptığı haksızlığı düşündü. Özür dilemeli ve bir daha iş dışında asla temas etmemeye karar vermeliydi. Çünkü Yüzbaşı Feza Duman, Ilgaz'ın tüm dengelerini alt üst edebilecek, kalbi için son derece tehlikeli bir kadındı. Koridorda ilerlerken Feza yan gözle Ilgaz'ı inceliyordu. Üzerine yapışan ıslak atlet, geniş omuzlarını, güçlü sırt kaslarını ve kolundaki sert hatları acımasızca ortaya seriyordu. Ilgaz'ın kolunu hareket ettirişinde, kaslarının gerilip gevşeyişinde hipnotize olmuş gibiydi. Üzerinde salaş olması gereken bir atlet vardı ama cüssesinde dar ve çok erkeksi duruyordu. Dudaklarını birbiri üzerinde gezdirerek bakışlarını yeniden önüne çevirdi. "Aptal olma Feza" dedi kendi kendine. "Buraya bir amaç için geldin ama fos çıktı. Yakında tayinini iptal ettirip gideceksin buradan." "Teşekkürler binbaşım," diyerek merdivenlerin başında aniden durdu Feza. Ilgaz da aynı anda durmak zorunda kaldı. Yüz yüze geldiler. Koridorun loş ışığında, gözleri tekrar kenetlendi. İkisinin de kalbi deli gibi çarpıyor, nefesleri bir an için kesilmiş gibiydi ama yüz hatlarından tek bir şey belli etmiyorlardı. Aralarında konuşulmayan, itiraf edilmeyen, ama her zerresiyle hissedilen bir gerilim vardı. "Alışırsınız zaten," dedi Ilgaz, sesi alışılmadık bir şekilde hafif çatallanmıştı. Zoraki bir şekilde bakışlarını Feza'dan ayırıp onun arkasındaki tim üyelerine kaydırdı. Gözleri yeşil gözlü olan bir askerde takıldı. Adam diğerlerinden farklı olarak, Ilgaz'ı değil, Feza'yı izliyordu. Üstelik bakışında korumadan daha fazla, kişisel ve yakın bir şeyler vardı. Ilgaz'ın içine bir şüphe, bir kıskançlık ateşi düştü. Feza'nın sevgilisi miydi bu? Timinden biri mi? Bu düşünceyle yüreği sızlayarak, "Sizinle konuşmam gereken bir mesele vardı, Yüzbaşı," dedi, ses tonu istemeden sertleşmişti. Feza'nın içi heyecanla ürperdi. Dövüş mü? Gözlerinde küçük, meydan okuyan bir ışık parladı. "Tabii, komutanım." "Üzerimi değiştireyim, odanıza uğrarım. Kolay gelsin," diyerek hızla merdivenlere yöneldi Ilgaz. Dönüp bir kez daha baktığında, o yeşil gözlü askerin hâlâ Feza'ya baktığını gördü. İçindeki yangın iyice alevlendi. Sırtını döndü ve koridoru hızla adımlayarak uzaklaştı. Arkasında kendisiyle hesaplaşan esrarengiz bir komutan kalmıştı. Feza, Ilgaz'ın gergin uzaklaşışını izlerken, için için meraklandı. Timi yanında diye mi aniden resmileşti Ilgaz diye düşündü. Gözleri Ilgaz'ın sözünü ettiği 'mesele'ye dair planlar kurarken, yanındaki Kaya'ya döndü. Reis'in, maskesinin üzerinden, Ilgaz'ın gittiği yöne dikilmiş olan bakışlarındaki ifadeyi gördü. "Disiplin pek yok askerlerde" diyen Ersin'e döndü. Önce ekibini dinleyecek sonra yorum yapacaktı. "Binbaşı işinin ehli birine benziyor. Otoritesi güçlü belli ki. Herkes bize bakmaktan içtimada duraksadı" diye kendi yorumunu kattı Kerem. Fısıltıyla konuşuyorlardı. Feza önden merdivenlere adım atarken Kaya, "hepsi bize baktı da..." Diye söze girdi Kaya memnuniyetsizliğini belli eden bir tonla. "O binbaşı Feza'dan başkasını görmedi." "Son anda sana nasıl baktı öyle. Bir an tırstım" dedi Uğur. Kaya etrafı kontrol ederek Uğur'un kafasına patlattı. "Sen mi tırstın? Senin tırsmadığın bir Allah var" dediğinde Feza dahil hepsi güldü. "Yok yav. Allah bir Feza komutan iki. Valla eski albayımız Nusret'ten bile tırsmıyordum Feza'dan tırstığım kadar" Feza omzunun üzerinden gülerek Uğur'a baktı. "Gören de sana işkence ediyorum sanacak, Sancak" dedi Feza. Ersin de abartılı bir şekilde gülerken "sanacak, Sancak... Nasıl da kafiyeli oldu lan!" Diyerek Kerem'i dürttü. Uğur ise onlara göz devirip Feza'ya baktı. "Valla komutanım yanlış anlamayın ama siz bana her yemek yememe cezası verince zaten en ağır işkence oluyor" Kaya, binbaşı Ilgaz olacak adamın kardeşine olan bakışını düşünmeyi bırakarak Uğur'a döndü. "Lan duyan da aç bırakıyor sanır. Alt tarafı günde üç öğün yemek ye diye ceza veriyor." "Sen altı öğün yediğin için tabi sana ceza gelir bu" diyerek Kerem de takıldı ona. Merdivenleri bitirip Ilgaz'ın söylediği kata geldiklerinde Feza ekibine döndü. "Cıvımayın. Herkes dağılsın. Ben albayın yanına uğrayıp sizi bulurum." Herkes onlara ayrılan dinlenme odasına giderken Kaya durup giden kardeşinin sırtına baktı. Dünden beri içini kemiren bir şey vardı ve Feza'ya nasıl söyleyeceğini bilmiyordu. Feza ona aileyi araştırma işini bırak demişti. Onlar benim ailem değiller eminim demişti. Çünkü onlar kızı için vefat ettiğini söylemişlerdi Feza'ya. Ama Kaya araştırmayı bitirmesi için arkadaşıyla konuşmamıştı ve dün gece aklını karıştıracak bilgiler gelmişti. Gelen dosya çok gizliydi. Kaya, istihbarattaki arkadaşının bu bilgilere nasıl ulaştığını anlamasa da, bilgileri inceledikçe kaşları çatılmıştı. Eline geçen iki farklı sonuca ait aynı belge vardı. Biri resmi kayıtken diğeri kayıtlara geçmemiş bir kopyaydı. Üzerinde çok gizli yazısı vardı. Bir DNA testi raporuydu... Kayıtlara geçmiş olan rapora bakmıştı. Bundan tam 20 sene evvel yapılmış bu testte, albay Onur Sungur ve cesedi yanarak bozulmuş bir kız çocuğu ile DNA analizi yapılmıştı. Bu kağıda göre yüzde 99 uyumla yanan cesetteki kız Feza Sungur olarak kayıtlara geçmişti. Ancak diğer raporu okuduğunda kanı donmuştu Kaya'nın. Diğer rapor da aynı kişiyle yapılan testti ama buradaki sonuç farklıydı. Kız çocuğu ile ilişiği yoktur yazısı vardı ve dosyanın üzeri mühürlenmişti. Hiçbir şey anlamayan Kaya hızla arkadaşını aramıştı. Arkadaşı, Sürmene lakabıyla bilinen iyi bir istihbaratçıydı. "Bu raporlar neyin nesi Sürmene?" Diye sormuştu. Sürmene olarak bilinen istihbaratçı ise bu tür dosyalara daha önce denk geldiğinden tecrübeliydi. Ama bu tür dosyaların bir DNA analizi olması ilk defa denk geldiği bir durumdu. "Üzerinde mühür olan rapor orjinal" dedi Sürmene. "Birisi raporla oynayıp sahtesini yapmış. Ölen kız çocuğu onların kızı değil." "Siktir" diye bağırmıştı Kaya. Bunu kim yapardı? Aklına direkt albayın kendisi geldi. Raporla kendisi mi oynamıştı? "Bak" dedi Sürmene sesini alçaltarak. İnternet üzerinden şifreli bir hatla bağlantı sağlamışlardı konuşmalarının dinlenme riskine karşı. "Bunu yapan kişi her kimse üst yerlerde eli kolu olmalı. Albay Onur o dönem binbaşı rütbesindeymiş. Resmi bir belgeyi değiştirip o gördüğün mührü atacak bir yetkisi yok. o mühür çok özel Kaya. Raporu kim değiştirdiyse, onların kızlarının öldüğünü düşünmelerini istemiş olmalı. Bu her ne işse uzak dur Kaya. Burnuma hiç iyi kokular gelmiyor" dedi Sürmene ve telefonu suratına kapattı. Kaya dalgınca kaybolan kardeşinin arkasından bakarken derin bir iç çekti. Galiba Feza'nın ailesi için doğru iz üzerindeydiler...
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE