4.BÖLÜM
İZ KALIR, YARA KABUK BAĞLAR
Tutulmak...
Birine delicesine tutulduğun zaman aklın, dengin şaşıyor değil mi?
Kendini öyle unutur hale geliyorsun ki... Hissettiklerinin gerçek bir aşk olduğunu sanıyorsun. Ama şöyle bir şey de var ki. İnsan, insana âşık olmuyor. Onun sana göstermiş olduğu aşka âşık oluyorsun. Oysaki, insan insana âşık olmalı değil mi?
Peki, ya aşkın için nereleri göze alabilirsin? Canını göze alabilir misin? O aşk için canından vazgeçebilir misin?
İsmi Barlas'tı. Bir kuş gibi havada özgürce uçarken bir yanda da yeryüzünün askeriydi. İkisinin aynı kişi olması beni hayrete düşürüyordu. Sert ve sakin görünse de aslında sinirli bir ifadeli biri gibi gözüküyordu.
Annemin hep bahsettiği Şırnak'taki asker, Barlas'tı demek. Peki, neden aynı zamanda pilotluk yapıyordu ve Buket'in olmadığı zamanlarda hostesliğini yaptığım uçağın pilotuyla neden şimdi karşılaşıyorduk?
O kadar zamandır görmediğim yüz, şimdi hayatımın parçası olmuştu. O bir askerdi. Annemin emri altında askerliğini yapan biriydi işte. Yüzük dolu parmakları bende meraka yol açıyordu. Her bir yüzüğün ayrı hikayesi parmaklarındaydı. Sanki o hikayeleri kendisi yaşamış gibi...
Mahalleden daha ayrılmamıştım. Bizim sokakta düşünceli bir şekilde ağır ağır yürürken yanıma şen şakrak bir şekilde Arda belirdi. Daha ne olduğunu anlayamadan kendimi kollarında bulurken çığlığım, sokakta yankılandı. Saçlarını çektiğim sırada söylenmeye başladım.
"Manyak! Ne yapıyorsun ya!"
"Çikolata Avaresi saçımdan ne istiyorsun! Ah, bırak." hâlâ saçını çektiğim halde beni bırakmamıştı.
"Sen, beni bırakırsan neden olmasın!" aklı yerine yeni gelircesine dudaklarının arasından bir 'ha' çıkarken yere indirdi.
Yere indiğim gibi saçlarımı düzelttim ve Arda ters bir bakış attım. "Ne oldu yine Arda'cığım? Da beni, sevincin olarak kullandın?"
Sevinci, bedeninde dans etkisi yaratacak gibi kımıl kımıldı. Kollarıma ellerini yasladı. "O da beni seviyormuş!" diye bağırdığında ilk, kimden bahsettiğini anlayamadım. Ardından kafamda ampul yanmış gibi şaşkınlıkla ağzım aralandı.
"Oha! Ciddi misin?" der demez boynuna sevinçle zıpladım. Arda da kollarını belime sardığında birlikte sevinç çığlıkları attık.
"Bunun şakası mı olur deli!"
Arda'dan ayrıldım ve hevesli bir şekilde sordum. "Ee, nasıl anladın?" hah! Şimdi tam o meraklı karılar gibiydim.
"Kızlarla konuşurken kulak misafiri oldum. Bu mahalleden dedi."
"Sevincini kursağında bırakmak istemem ama... bu mahallede bir sen yoksun Arda. Yani..." söylemeye çekinir gibi devam ettim. "Seni üzmem istemem... sonuçta Salih, Hasan, Mert de var." bakışlarımı kaçırdım.
Arda'nın yüzü düşer gibi oldu. Dudaklarına bulaşan burukluk beni de yakmıştı. "Haklısın." dedi. "Ben. Yine erkenden sevindim."
Ya, ama kıyamam ki... Arda'yı bilirim. Küçüklüğünden beri Ayda'ya aşıktı. Yüzünü güldürecek bir şey bulmam gerekti.
"Sana kız mı yok be, aslan parçası? Bakan bir daha bakar Allah'ıma şerefsiz olayım ki?" son dediğimle dudaklarını kıvrılırken daha da coştum ve elimi omzuna attım. "Seni sevmeyen köpeğin olsun be!"
Kahkaha atarak gülerken beni, kendine doğru çekti. "Ulan be zilli. Yaptın yine yapacağını."
Dudağımı tereddütle ısırdım. "Şey... buna sonra devam etsek? Benim derse yetişmem gerekiyor da." masum bakışlar atmayı ihmal etmeden dudağımı ısırdım. Güldü. "Motorum da yok. Anam sağ olsun." ellerimi çenemin altında birleştirdim.
"Tamam, anladım. Gel başımın Çikolata Avaresi. Geçerken bırakırım seni."
"Ya sen bir tanesin!" diyerek iki yanağını sulu sulu öptüm. İğrenircesine yanaklarını silerken "Of!" diye bağırdı.
"Sen ne tatlısın öyle Arda'm ya!" elini 'kes kes' dercesine yüzüme doğru uzattı.
"Şu sulu sulu öpücüklerini kendine sakla da gidelim haydi." dercesine önden yürürken ben bunların aralarını yapardım.
Zıplaya zıplaya yanına geçerken "O iş halloldu bil." Dedim göz kırparak. Gözleri ışıl ışıl olunca "Gerçekten mi?" diye böğürdü şerefsiz.
"Bir şartla." Dediğimde masum rolden şeytan rolüne geçiş yapmıştım. "Annemi, motor için ikna ettiğin vakit..." bana attığı son bakış öfke dolu bir bakıştı.
🔥
"Psikosomatik hastalıklar, daha çok ergenlik çağı döneminde olan bireylerde görülmektedir. Bunun nedeni ise, bu dönemdeki bireylerin oldukça fazla ruhsal olarak inişli çıkışlı bir dönemden geçmeleridir. Ergenlik çağındakiler dışında, çocuklarda ve de yetişkinlerde oldukça sık bir şekilde psikosomatik hastalıklar görülmektedir. Bu tür hastalıklara birçok psikolojik sorun neden olabilirken, duygu ve düşüncelerin dışarıya istenildiği gibi aktarılamaması da fiziksel bir hastalığa neden olabilmektedir."
Hocanın anlattıklarını öyle bir dinliyordum ki, sanırsın dakikasında profesör olacağım. Tabi gerçekten istediğim buydu. Velakin buna ulaşmam için daha çok yolum vardı. Duygularını aktaramamak gerçekten kötü bir durumdu. İnsanlar zaten duygularıyla bir başkasına güvenebiliyor, seviyor, âşık oluyordu. İçine atılan hislerin bir karşılığı olmaması ise daha felaketti. İnsanı öyle bir boğardı ki, dolduğunda bile atamazdı.
Duygu ve düşünceler insana özgü ve özgür kılınmalıydı. Söylemekten hiç çekinmemeliydi. Olumsuz bir yanıtla sonuçlansa da cesaret etmeliydi.
Arda'nın, Ayda'ya bir türlü açılamaması gibi... korkunun ecele faydası olmadığı gibi Arda'nın da bu suskunluğun her ikisine de faydası dokunamazdı.
"Duygularımız bizim cesaretlerimizdir arkadaşlar. Organlarımızdan kalp ne kadar mühimse, duygularımız da o kadar önemlidir. Hiç kimsenin, sizin duygularınızla alay etmesine izin vermeyin. Unutmayın ki, duygularınız sadece size aittir. Başkalarının, duygu ve düşüncelerinize müdahale etmesine izin verirseniz, sizi elinde oyuncak gibi kullanır."
"Hocam." Diyen Enes'le, hocanın sözü bölündüğü gibi tüm bakışlar Enes'i buldu. "Duygu ve düşüncelerimize sahip olalım olmasına ama... ya başkasının elinde oyuncak olmasına engel olamıyorsak ne yapabiliriz? Misal sevdiğim bir kadının elinde. Yine de göz yummamız mı gerek."
Enes'in sorduğu soruyla tüm sınıf 'o'ladı. Sıralara vurulma seslerin ardında çığlıklar havada uçuşurken, hoca ters bir şekilde Enes'e bakıp herkesi susturdu. "Adın neydi senin?"
Enes karizmatik bir edayla elini saçlarının arasından geçirdi. "Enes, hocam." Deyince seslice kıkırdadım.
"Enes." Diye tekrar eden hoca elindeki tahta kalemi Enes'in kafasına attı. Şaşkınca hocaya baktığımızda Enes anlamayarak hocaya bakıp nedenini sordu. "Hocam, kafama kalem niye attınız?"
Kendi düşüncem bunu bana yapmamı istedi Enes. Tamamen kontrolsüzceydi." Dediğinden hiçbir şey anlamamıştık.
"Engelleyemedim. Bu da bir teori tabi. Ama her kim olursa olsun bu sevdiğin kadın da dahil." Derken 'sevdiğin' kelimesinin üzerine basarak söyledi. "Duygu ve düşüncelerine müdahale etmemeli."
Aslında doğruydu bir nevi. Anlatma tarzı farklı olsa da aynı kapıya çıkıyordu. Yapmak istemediğimizi bazen kontrolsüzce yapabiliyorduk.
"Çok doğru dediniz hocam. Tavsiyenizi dikkate alacağım." Diyerek yerine oturduğu gibi kolunu sertçe dürttüm ve kulağına doğru fısıldadım.
"Kim, bu kız?"
"Hangi kız?" diye anlamazlığa yatarken kaşlarımı iyice çattım. Bu sefer kolunu daha acı bir şekilde dürtünce inledi. "Ne karıştırıyorsun?" gözleri anında büyüyerek pörtledi.
Ellerini yukarıya doğru kaldırarak itirazda bulundu. "Ne karıştıracağım. Öylesine sordum."
"Mesela bu iki arkadasınız dersi kaynatarak bizi engellemiş oluyor." Hocanın bakışları bize döndüğü gibi ima dolu sözlerini sıralarken utanarak susmuştum. Elimi ağzıma götürüp fermuar çekince derse devam etti.
"Söyleyin bakalım 1123 nolu Süveyda. Bu tür vakalarda ne gibi olumsuzluklar görünür." Hocanın bana hitaben sorduğu soruya karşı derin nefes almış ve cevaplamıştım.
2 SAAT SONRA...
Ders bitmiş Enes'le birlikte kafeye geçmiştik. Buket'in dersi de bu saatte boşken yanımıza gelmişti ve ben ona şu konuda yalvarmaya başlamıştım. "Buket'im. Ne olur ya, bana da ayarlasan? Hem, bak benim de o konuda eğitimim var. Seni mahcup etmem. Patronla konuşsan! Olmadı mı, ben konuşurum. Allem ederim kellem ederim, konuşur ikna ederim."
Ellerimi yine çenemin altına yaslamıştım. İkna edici bakışlarımı da Buket'in üstünde dikerken net bir şekilde itiraz ediyordu. Başını olumsuz bir edayla iki yana doğru sallayınca bu sefer yamacına yanaştım ve başımı omzuna kedi misali sürttüm.
"Süveyda'cım. Sen uçaktan ölesiye korkmuyor muydun? Ben rica ettiğim zamanlarda bin takla atmıyor muydun, binmemek için. Nereden çıktı bu uçak sevdası?" dudağımı ısırdım. İmayla gözlerini kısmıştı. Haklıydı. Çok korkardım.
"Hiç." dedim geçiştiremeye çalışarak. "Hiçbir yerden çıkmadı."
"Yalan söylüyor!" diyen Enes'le, bakışlarım hızla onu buldu. Gözlerim de anında pörtleyince Buket 'biliyordum' dercesine başını hafif aşağıya doğru salladı. Koluna ikinci kez cimcik atınca anında acıyla inledi.
"Ah, kızım manyak mısın ya! Doğruyu söylüyoruz diye bu yapılır mı?" ters bir bakış atarak homurdanırken Buket araya girdi.
"Psikolog okumuyor musun sen Süveyda? Onu bırakacak mısın yoksa?" dediğinde anında itiraz ettim.
"Tabii ki de hayır! Ben bu bölüme geçene kadar neler çektim. En iyi sen biliyorsun Buket."
"Ee?" dediğinde 'devam et' dercesine başını iki yana doğru salladı.
"Ya Buket! Kırk yılda bir, senden bir şeyde yardım istedim. Çok mu görecen bana?"
"Yalnız Buket'çim. Şu konuya değinmek istiyorum." Diyerek araya giren Enes bir bilgin gibi konuşmuştu. "Süveyda senden hep bir şeyler istiyor. Kırk yılda dediği de iki dakika bile dolmuyor."
Buket onaylar gibi "Aynen." Dediğinde ikisine de ters bir şekilde baktım. Hüsranla arkama yaslandığımda ikisi bir olup kahkaha attılar.
"Siz var ya siz. Çok kötü... çok..." dile getirecek bir şey bulamayarak öylece kaldığımda 'ee' der gibi güldüler.
"Anlatacak mısın?" dedi kahkahalarını sonlandıran Buket.
Derince iç çektim. "Uçak korkumu yenmek istiyorum." Bulabileceğim en makul yalanı sıraladığımda inanmış gibi görünmüyordu. Devam ettim. "Sonuçta uçak yolculuğu ansızın yapabiliriz. Ne diyeceğim? Ben uçaktan çok korkuyorum o yüzden de binmek istemiyorum, mu? Ya yurtdışı seyahati olursa?"
"Yiyeyim mi bu yalanını?" diyen Buket'e, Enes karşılık verdi.
"Yenecek gibi değil ki."
"Sen sussana!" diye aniden bağırdığımda omuz silkti. Tekrardan Buket'e doğru döndüm. "Ee?" diye uzatarak sorduğumda pes ederek uzunca ofladı. Anında sevinerek üstüne atlarken ikimizde yeri boylamıştık.
"SÜVEYDA!"
"Özür dilerim." Derken bile sırıtıyordum. "Ne zaman iş başı yaparım?" heyecanla ayaklandığımda Buket'i de kaldırdım. Enes halimize anırmaktan başka bir şey yapmıyordu.
"Ömer beyle konuşur Hallederim."
"Aşksın be Buket'im!"
"Sırnaşma hemen. Yalaka seni." Derken kendisi de sırıtıyordu.
🔥
"Komutanım! Sizden aldığım emir her zaman başımın üzerindedir. Bu sefer ki görevim nedir?" diyerek saygıyla alnına yasladığı eliyle Sonay'dan gelecek emri beklerken, biraz önce burada duran kızla anlık afallamıştı. Sonay Komutanının kızı olduğunu biliyordu ama bu kişinin uçaktaki hostesin olacağını tahmin edememişti.
İlk dikkatini çeken şey gözleriyken, bakışlarına yansıyan yangını kalbinde hissetmişti.
Sonay, karşısında hazır ol da bekleyen en sadık askeriyle göz göze geldi. Ciddi ifadesi yerli yerindeyken "Şırnak'a gidiyoruz." Demekle başladı söze. Barlas dikkat keserek dinlemeye koyulurken Sonay oturmasını rica etti.
Barlas ilk başta itiraz etse de delici bakışlarıyla diğer sandalyeye oturdu. O sırada terasa Bilal giriş yapınca ayaklandı. Kısa bir baş selamıyla tekrar yerine geçerken Sonay sözüne devam etti.
"Çocuk ticareti yapan bir terörist örgüt vardı ya. İçeriye adamızı koymuştuk. Yine çocuk kaçırmak için inlerinden çıkacaklarmış." Dediğinde kanları soğuktan buz kesilir gibi oldu. Barlas sertçe soluk verdiğinde yüzük dolu olan elini masanın altında yumruk haline getirdi.
Bu camiada beşten fazla yıl belki de vardı ama her seferinde bu örgütlerin yaptıklarını duydukça sakinliği o an bitiyordu.
"Sarışın'ım? Hani sen hastaydın? Bu göreve katılamayacağını unutmadın değil mi?" diye endişeyle dile getirince eşinin gözleri onu buldu. Saçlarına ak düşse de Bilal'in bakışları ilk günkü gibi sevgiyle bakıyordu.
"Maalesef biliyorum Bilal. Ama bu değildir ki elimi çekeceğim. Uzaktan sizi yönlendireceğim. O yüzden kocacığım, benden uzaklaşacağını sanıyorsan yanılıyorsun."
Gözlerine yansıyan aşkı görmemek mümkün değildi. Bir zamanlar Barlas da sevdiğine böyle bakıyordu. İçine yerleşen kırık burukluk canını yakarak boğazını yaktı. Sonay Komutanı uzun zamandır tanıyordu. Örnek aldığı biriydi.
Hikayesini duyduğunda ise hayran kalmıştı. Birbirine bakmayı kesen çift, Barlas'a döndü. "Yarın gece uçuşumuz var. İki gün sonra da operasyon başlıyor. Selçuk'u alıp Şırnak'a gelmeni istiyoruz." Dediğinde emri vaki verir gibi değildi.
"Kaplan, her zaman emirlerinize hazırdır komutanım. Selçuk'a da haber veririm." Dediği sırada terasa elinde çaylarla Arda giriş yaptı. Masanın üzerine bıraktığı gibi Barlas'a "Hoş geldin." Deyip kafa tokuşturdu.
Ardından kendisini büyüten çiftin elinden öperken boş yere geçmişti.
"Barlas, bu Arda. Bu mahallenin çocuğudur." Diye tanıttan Sonay'la, Barlas kafa sallayarak sessizce memnun olduğunu dile getirdi.
"Buralı mısın?" diye soru soran Arda'yla "Hayır, Şırnak'lıyım." Cevabını vermişti Barlas. Gözlerini Arda'dan çekmeden "Komutanım, izninizle ben kalkayım? Yapacak işlerim vardı." Diye izin istediğinde Bilal itiraz ederek "Çayını iç." Dedi. "Çekinme. Daha konuşacak detaylar var." Deyince Sonay da eşine katıldı.
Barlas aslında kalkıp gitmek istiyordu. Çünkü aile muhabbetleri onu sarmıyordu. Bu sıcak ortam ona iyi gelmiyordu.
"Komutanım, detaylar önemli değilse kalkayım ben." İkinci kez bu sefer Arda'dan itiraz gelince içinden sertçe soluyarak oturmak zorunda kaldı.
"Buranın manzarasını izlemek isteyen çok var aslanım. Kaçırma derim."
"Manzara, benim için şu alanlar değil." Dedi Barlas sert bir tonla. "Gözlerdir. Gözlerin manzarası her zaman daha anlamlı ve daha fazlasını anlatır."
Arda, Barlas'a bakmaya devam etti. Söyledikleriyle aklına Ayda gelmişti. O ve onun güzel gözleri... buruk bir tebessüm yolladı. Çayından yudumladığı an "Haklısın." Dedi kısık bir sesle.
"Barlas doğru söylüyor. En güzel manzara sevdiğin kadının gözleridir." Derken yıllardır gözlerine ağıt yaktığı kadına, eşine bakıyordu. "Orada çok şey anlatılmak ister."
"Aşkı, sevgiyi... sana baktığında içi giden... bakmaya kıyılamayan, o gözler dünyanın en güzel manzarası işte. Ama o gözler başkası için parlıyorsa, o manzaranın anlamı kalmıyor." Diyen Barlas oldu.
Tüm gözler onu bulunca konuşan Arda oldu. "Yaralı mısın?" diye sorduğunda kendisinden bildiğinden onu anlamıştı.
"Geçti." Dedi kısaca. "İzsiz, yarasız bir şekilde geçti."
"İz kalır, yarasız acı olmaz. Aklında tut bunu." Diye nasihatte bulununca "Tutarım." Dedi sadece Barlas.
İz kalır, yara kalır. Dikiş gider kabuk bağlanır. O his ölür, yerine nefret geçer. Kabuk kopar, yara iyileşir. İz hiç geçmez. Orada olduğunu sana gözleriyle hatırlatır. Unutma ki her şey bir yarla başlar yarayla biter.