1.DİZELERDE SAKLANMIŞ GERÇEKLER

3942 Kelimeler
1.BÖLÜM "DİZELERDE SAKLANMIŞ GERÇEKLER" "Bilgi insanı şüpheden, iyilik acı çekmekten, kararlı olmak korkudan kurtarır!" (Konfüçyüs) "Evet davet yeri burası! Buraya gelen davetliler gördükleri manzara ile şok yaşadılar. Muazzam tablolar beklerken karşılarına sadece tablolar değil bir de ceset çıktı! Gelen davetliler bir kaç dakika şok içerisinde cesede bakarken en sonunda ambulansı ve polisi aradılar. Etrafa gelen ekipler olayı araştırırken bir yandan da davetlilerin ifadeleri alınıyor. Son gelişme ise cesedin kime ait olduğu. Ceset..." "Büyük olay," diye mırıldandım muhbiri dinlerken. İşlediğim cinayetler bu olay yanında hiç gibiydi. Etrafta muhbirler dolaşıyor olayı anlatıp son gelişmeleri insanlara bildiriyorlardı. Davetlilerden bazıları gördükleri görüntüler ile fenalaştı. Bazıları da gördükleri anları silmek istiyor gibiydi Gördükleri neydi peki? Ceset ne haldeydi? Katledilmiş miydi? Yoksa intihar girişimi miydi? Yaslandığım duvardan çekildim. Gerçekten açılması zor düğümler gibiydi. İnsanların tavrına bakacak olursam katledilmiş bir beden beni bekliyordu. Davet yeri olay yeri girilemez bantlarıyla koruma altındaydı. Oradan sıyrılarak yanıma doğru gelen Efdal'e durum nedir der gibi baktım. Yanıma geldiğin de "Tuhaf..." dedi ve devam etti. "Bir insan kendi ölümünü planlayabilir mi Alin?" "Bilmem. Genelde kurbanlarım plansız yakalanıyor ölüme." diyerek içimden sorusunu yanıtladım. "Kendi ölümünü planlamak derken? Yazı mı bırakmış?" diye sordum etraftaki insanları işaret ettim. "Davetliler baya şok yaşamış gibi duruyor ya da kendini kurşun yağmuruna mı tuttu? Ne oldu bu adama? İnsanlar niye böyle?" "Sorunun cevabını gel kendi gözlerinle görerek öğren." dedi kafasıyla davet yerini işaret ederek. Derin bir nefes aldım. "Tamam." Elimdeki sigarayı yere attım. Botumun topuğu ile külünü ezdikten sonra üzerimin düzgün olduğundan emin olduğum da onu arkamda bırakarak olay yerine doğru adımladım. Bir kaç polis önümü kesti. Buraya gelmeden önce yanıma aldığım polis kimliğini ceketimin cebinden çıkartıp gösterdim. Onlar da karşı gelmek yerine önümden çekildiler. Geniş camlarla çerçeveli bir yerdi. İçerde de kriminal büro ekipleri gezip olayı inceliyorlardı. "Sende de her meslek var nasıl oluyorsa." dedi polis kimliğimi işaret ederek. "Mesleğim gerekçesi." dedim göz kırparak. Seri katil olduğumu kast etmiştim. Ancak o bunu anlamamıştı. Umursamadan içeri geçmemi işaret etti. Bende zorlamadan içeri girdiğimde ilk dikkatimi çeken şey duvardaki tablolar oldu. Sırayla bakılması isteniyormuş gibi altlarda numaralar vardı. Gözlerim hızla tablolarda gezinirken son tabloya geldim. Ancak son tablo duvarda asılı değildi ve gördüğüm bu değil ceset de olmuştu. Önce gördüklerime inanamadım. Ölen kişinin elinde duran tablo da tam da bu an çizilmişti. Planlı bir ölümdü. Her detayı düşünülmüştü. Kim böyle bir şey yapmak isterdi ki kendine? "Ne düşünüyorsun?" diye soran Efdal'i umursamadan maktüle doğru yaklaştım. Herhangi bir yere dokunmadan dikkatle inceledim. Yaşı tahmini 30-35 gibiydi. Parmaklarında evli olduğunu belli eden yüzük yoktu. Bileğinde bir saat vardı. Saat de aynı şekilde çalışmıyordu. Sanki zamanı durdurmak istemişti. Bakışlarım tablodan görünmeyen karnına indi. Karnından akan kanlar yerlere akmıştı. Aynı şekilde tabloya da kanlar bulaşmıştı. Etrafta dolaşan kriminologlardan birini çağırdım. "Maktülün elindeki tabloyu alın." Kriminolog yanıma geldi eline giydiği eldivenlerle yanına birisi daha gelirken elindeki delil-bulgu poşetini açtı ve tablo dikkatlice içine yerleştirildi. "Götürün bunu." dedikten sonra maktülle döndüm. Karnında derin kesikler vardı. Kendini kendi mi bıçaklamıştı? Zevahir'in kasvetli havasında yattığım yetimhane de zorla otopsi yapmam belki de şuan işime yarayacaktı. "Eldiven alabilir miyim?" diye sordum. Efdal arkada kalmış ne yaptığımı anlamaya çalışırken dayanamayarak sordu. "Tam şuan da burada," olduğumuz yeri göstermek ister gibi yaptı. "Otopsi mi yapacaksın?" "Ceza Muhakemeleri Kanunu'nun 87, 88 ve 89. maddelerinde yer verilmiştir. Cesetlerin adli ölü muayenesi cesetlerin olay yerinde bulunduğu ortamlarda veya hastanelerde otopsi salonlarında yapılabilir." ona doğru yeşil gözlerimi çevirdim. "Burası da olay yeri oluyor." "Tamam." dedi susmak istiyormuş gibi. "Tamam yap." Açıkçası ne halin varsa gör diyordu. Maktüle döndüm. Bu sırada bana getirilen eldivenleri de ellerime geçirdim. Üzerinde gömlek vardı. Gömlek beyazlığını kaybetmiş kanın kırmızı rengine bürünmüştü. Aynı şekilde gömlek bıçak darbeleri yüzünden yırtıklardan oluşuyordu. Gömleği bıçak yaralarını incelemek için düğmelerini çözdüm. Ellerim şimdiden kan olmaya başlamıştı. Vücudu komple kana bulaşmıştı. Ona rağmen kesikler belliydi. Nasıl kendine acımasızca böyle kesikler atabilmişti. Kesiklere baktığımda göğsünün biraz altında en derin olan oydu. "İlk kesik tahminimce kalbine doğru atılmış." elimde bıçak varmış gibi davrandım. O bıçağıda kalbime saplamış gibi gösterdim. Efdal ve bir kaç kriminolog da beni izliyordu. "Sanki kalbini parçalamak ister gibi." Biraz altındaki kesiği gösterdim. "Bak buradaki kesik de bıçağı çektikten sonra tekrar batırmak istediğinde yanlış yere batırmış olmasının verdiği sonuç." "Peki karnındaki kesikler?" diye sordu karnını işaret ederek. "Fazla kan kaybedecek kesikler bunlar. En sonunda elinden bıçak düşecek gibi olmuş ama amacı ölmek olduğu için bıçak darbelerine devam etmek istemiş. Bu da," karnındaki yamuk kesikleri gösterdim. "bunları oluşturmuş." "İntihar girişimi yani?" Kendimden örnek almak istedim. Maktüllerimi nasıl öldürdüğümü daha doğrusu. "Birisi saplasaydı hepsi derin kesiklerden oluşurdu. Ancak kendi sapladığı için artık attığı bazı kesikler sadece deriyi kesmiş. Organlara zarar verememiş." Çenesine hafif bir baskı uygulayarak açtığımda beklediğim sonucu aldım. Ağzından kanlar akmaya başladı. Bu görüntüden biraz iğrendim. "Kendi kanında boğularak ölmüş." "Kan kaybından ölmüşte olabilir?" diye soran kriminologa döndüm. "Evet kan kaybından da ölmüş olabilir. Bunu daha detaylı adli tıp da inceleyebiliriz. Ancak organlar zarar gördüğü zaman kanamayı gidermek için o kanı vücuttan alır, yarayı da dikeriz. Böylece kanamayı durdururuz." maktülü gösterdim. "Bu durumda ise kan vücutta kalmaya devam etmiş. Kanla boğulan akciğerler nefes alamamak da zorlanmış ve kendi kanında boğulmasına neden olmuş-" O sırada bulunduğumuz yerdeki tavana asılmış projeksiyon aleti çalışmaya başladı. Tam karşıda duran perdeye önce siyah ekran yansıdı. Ardından da bir sima yansıdı. Bu sima ölen maktüle aitti. 32 diş sırıtmış şekilde kameraya bakıyordu. Ne tür bir olayın içindeydik? 127 Saat Önce (5 Gün Önce) Zevahir 02.47 "Beni öldürerek eline ne geçebilir ki?" diye tüm vücudunu sandalyeye bağlamış olduğum adam sanki içinden canavar çıkacakmış gibi bakıyordu. Normal halinin de canavardan bir farkı yoktu aslında. Sorusunu düşünüyormuş gibi yaptım. "Seni öldürerek elime ne geçer?" takdir ettiğimi gösteren bir bakış attım. "Takdir ediyorum güzel bir soru." Bir kaç adım ona doğru atıp yüzümü yaklaştırdım. "ama benim canım seni öldürmek istediği için seni öldürmüyorum. Ucunda para var bunun. Millet para için böbreğini satıyor. Bende para için milleti öldürüyorum." Bana kafa atmak isteyerek kafasını hareket etmeye çalışırken uzaklaştım. "Yavaş ol." dedim. "Ne kadar verdiler?" diye haykırdı. Bu haykırma belki sinirden, belki acıdan, belki de hazmedememektendi. Biraz uzaktaki sandalyeyi çekerek bende karşısına otururken "Ya bu söylenmez ki!" dedim. Kurbanlarımla sohbet etmek de ayrı bir keyifti. "Şimdi benim öldürülmem isteniyor diyelim." arkama yaslandım "Ben, kendi katilime beni ne kadara öldürmek istiyorlar demem şahsen. Ya daha fazlasını hak ediyorsam? Sen hak etmezsin bu suçlarla orası da ayrı mesele." sonra elimi hafif dur der gibi kaldırdım. "Alınma ama bak. Üzülmeni istemem." Kurbanlarıma karşı nazik biriyimdir... "Söylesene!" diye bağırdı canı yanarken. Vücuduna işlediğim zehir demek ki yavaş yavaş etki ediyordu. "Ne kadara tuttular seni?" "Boş ver şimdi sen onu. Kalbin kırık ölme bari, üzülmeni istemem." elimi göğsüme götürdüm. "Vicdanım sızlar senin üzgün olduğunu görürsem." Oturduğu yerden debelenmeye çalışan kurbanım "Manyak," diye bağırdığı sırada zehirlendiği için ağzına toplanan tüm kanı üstüme doğru kustu. Yüzümü iğreniyormuş gibi buruşturdum. "Iyy!" dedim ama içimdeki katil ruhum, bundan zevk almaya başlamıştı bile. "Besle kargayı oysun gözünü oldu bu." oturduğum yerden ayaklandım. "Madem sen benim üstüme kan kustun. Bende o zaman seni kendi kanında boğayım ne dersin?" "İstediğin kadar beni öldür." dedi meydan okuyarak. Bu halde neyin meydanını okuyorsa? Bir gün sende öleceksin!" dedi ağzından kanlar akmaya devam ederken. Söylediklerini takmayarak bacaklarıma kılıfıyla astığım bıçaklardan birini çıkardım. Bıçağı bedenine saplayacağım sırada "Sonuçta Efdal bir şekilde bulmayacak mı seni?" diye sordu. Bıçağın ucu kan olmuş gömleğine değiyordu. "Zevahir'in peşinde de değil mi bu adam ha? Söyle!" Göz devirdim "Tanımadığım biriyle beni korkutmaksa amacın, korkmuyorum." bıçağı sapladım. Ellerime kurbanımın kanları bulaşırken, bundan zevk aldım. "Dinle beni." dedi acıyla. Dinlemeyecektim. Dinlemedim de. "Dikkat et Efdal peşinde." Umursamadan acımasızca bıçak darbelerini vücuduna işledim. Dağılmış siyah saçlarım önüme gelirken elimdeki kanlı bıçakla bir kaç adım gerileyip kurbanımı izledim. Ölürken bile "Efdal peşinde." demişti. Efdal kimdi? Peki ya benimle ya da Zevahirle derdi neydi? ?️ Düşünceler zihnimizde hiç tahmin bile edemeyeceğimiz kadar yer kaplar. Bazen bir umutsuzluk içinde çıkış yolunu, bazen de bir sorunun nasıl çözüleceğiydi bu düşünce. Kendi düşüncelerimizde kaybolur ölürdük kimi zaman da... Elimdeki bardaktan kahvemi içerken sessizdim. Belki de o adamın söylediği cümleyi çözmeye çalışıyordum. Efdal peşinde. Daha o adamın kim olduğunu bile bilmiyordum. Fakat o beni biliyordu ve peşime düşmüştü. Sadece benim peşime değil de Zevahir'in de peşine düşmüş olabilirdi. Sonuçta Zevahir umutsuzların umutlarını aradığı yerdi. Umut ailede vardı fakat onların aileleri yoktu. Karanlık ve kötü havasıyla herkesi içine hapseder, yok ederdi. Çünkü Zevahirdi burası. İnsanı yakıp kül ettikten sonra, yok ederdi. "Dalgınsın kızıl." dedi Onur da kendine yapmış olduğu kahveyi içerken. Ona da herkese gösterdiğim gibi başka bir yüzümü gösterirken gülümsedim. "Hayır değilim," diye karşılık verdim. "Sadece yorulmuşum sadece." "Ne yorgunluğu bu?" diye sorarken yüzüme odaklanmıştı. Yalan söyleyeyip söylemediğimi görmek istiyordu. Donuk ifademle "İş yorgunluğu." dedim kısaca. "İş yorgunluğu?" kaşları havalanmıştı. "Evet," hafif oturduğum koltuktan doğruldum. "Neden bu kadar sorguya çektin beni?" "Merak ettim sadece." gözleri kısılmış üzerimde geziniyordu. Şuan bulunduğumuz yer evim değildi. Beni, Onur'u ve diğerlerini yetiştiren Agah Bey'in eviydi. Hepimizi yurttan almış, burada büyütmüştü. Seri katil olduğumu ise sadece o biliyordu. Onur bilmiyordu ancak anlayabilirdi. O yüzden her zaman ona karşı oynadığım ayrı bir kişilik vardı. "Agah burada değil." dedi Onur, Agah için geldiğimi anlamış olacak ki. Zaten başka amaçla buraya pek uğramazdım. Omuz silktim, kahvemden bir kaç yudum daha aldıktan sonra masaya koydum. "Ancak her türlü buraya gelecek." "Ablan nasıl?" diye sordu sohbet etme niyetiyle. "İyi," dedim ve biraz duraksadım kaç gündür onu aramıyordum. Nasıldı acaba? "İyidir, iyiydi." sahiden iyi miydi? Tam işlerim bitti derken, bir de bu Efdal belası başıma bulaşmıştı. Kısa zamanda ablamla konuşmam lazımdı. "Konuşmuyorsun sanırım." sorgular tavrı bazen beni gıcık ediyordu. "İşlerim olsun, okulum olsun mantıken zamanım olmuyor." diye tek nefeste öfkeyle konuştum. "Tamam sakin ol kızıl." dedi alayla. "Bana kızıl demeyi kes Onur." ayağa kalktım, "Gerçekten ömür törpüsüsün." Bazen diyorum bıçakla kurtul bundan... İçeriye mutfağa giderken cebimden telefonumu çıkardım. Kişiler listesine girip ablam yazan yere tıkladım. Telefonu kulağıma tutarken arama son saniyesine kadar çaldı. Fakat açan olmadı. Bir kere daha aramak kimseye fayda sağlamazdı. İşi olabilirdi sonuçta. "Ne o öfkeden kafan tutuşmuş." diyerek mutfağa giren Ekim bana kısa bir bakış attı. "Onur yine gıcıklık peşinde." dedim kalçamı tezgaha yaslarken. "Onur bu işte..." dedi naif sesiyle. "Takma kafana." Ekim benden iki yaş küçüktü. Bana benziyordu ama ben olamayacak kadar da naifti. Masumdu ilk başta. Alin de ona göre masumdu. Ancak benim gerçek yüzümü bilmiyordu. Bilseydi böyle yanımda olur muydu? Yanımda birileri olur muydu? Kim katil birini severdi ki? Herkes nefretini kinini kusardı. "Okul nasıl gidiyor?" diye sordum konuyu değiştirmek için. Düşündü, en sonunda bilmem der şekilde büzüldü. Otuz yedi saniye boyunca düşünmesi aslında bir şeyler olduğunu az çok belli ediyordu. "İyi galiba," dedi buzdolabına yönelirken. "Omlet yapacağım. Yemek ister misin?" Açtım ve gerçekten Agah gelene kadar bir şeyler yesem hiç fena olmayacaktı. Açlık deyince karnımın guruldadığını şimdi fark ediyordum. "Hayır demem." dediğimde gülümseyerek karşılık verdi. Buzdolabına uzatmış olduğu kafasını bana doğru çevirdi. Çekimser bir tavırla "Kaşar koysam olur mu?" diye sorduğunda omuz silktim. Bu kız bunu mu dert etmişti de çekinerek sormuştu? "Fark etmez kafana göre takıl." Gülümsemesi yüzüne işlenirken kafasıyla onayladı. "Tamamdır." Gülümseyişi istediği ruh haliydi. Ancak bana kalsa Ekim'in içi kanıyordu. "Gülümsüyorsun ama mutlu değilsin." dedim ona bakmaya devam ederken. "Mutlu olmak istediğin için mutluymuş gibi taklit yapıyorsun." Elindeki yumurtaları tezgaha bırakırken yüzündeki gülümseme silinmişti. "Nereden çıkardın bunu?" "Çünkü içten gülümsemiyorsun." dedim patavatsızca. Aslında doğruyu söylemek, ne zaman patavatsızlık olmuştu ki? "Gülümsemek içim gülümsüyorsun." kollarımı göğsümde birleştirdim. "Okulda iyi gitmiyor. Bazı sorunlar ya da sıkıntılar var değil mi?" Dolaptan tava çıkardı. Beni duymuyormuş gibi yapıyordu. "Omlet yanına ne istersin?" diye sorduğunda da zaferle gülümsedim. İşaret parmağımla onu işaret ettim. "Bingo!" Bana arkasını dönmüşken omzunun üstünden baktı ve sordu "Ne?" Söylediğim "Bingo" kelimesine şaşırmıştı. "Konuştuklarımdan kaçtın Ekim." dedim ne demek istediğimi açıklayarak. "Çünkü söylediklerim doğru. Korkuyorsun veya da kaçıyorsun bazı şeylerden. Bunlar ne peki? Neyden korkup kaçıyorsun?" "Öyle bir şey yok Alin." "Ekim benim iyi bir gözlemci olduğumu en iyi sen bilirsin." Söylediklerimi umursamadı. "Omlet yapayım güzelce, yiyelim afiyetle." "İyi, yaparken bir güzel de kaç bakalım." dedim keyifle. Homurdanarak bir kaç şey söylese de takmadım. Keyfim biraz Ekimle uğraşarak yerine gelmişti. Onur'dan da bir farkım kalmamıştı böylece. Pek de ona benzemiyordu düşünürsek. O gıcıklık peşindeydi. Ben ise doğruların ört bas edilmesi gerekmediğini gösterip söylenen yalanların aslını ortaya çıkarıyordum. Sonuçta yalanlar saklanamazdı. Elbet ortaya çıkardı. Bazen gerçeklerin ortaya çıkışıyla kıyamet kopardı. Kin, öfke tutardı insanın bedeni. Takmış olduğu prangaların sayısı artardı. Peki ya onların yüklerini daha ne kadar taşıyabilirdik? ? "Efsane olmuş omlet." diyerek ne yapıp edip omletten yemeye başlayan Onur'a iğrenerek bakıyordum. "Hayır niye söylemiyorsunuz bu kadar güzel omlet yapıyor da!" Ekim'e döndü. Ağzı dolu bir şekilde konuşmaya başladı. "Ekim kızım madem böyle marifetlerin vardı önceden gösterseydin ya!" Ekim'in suratına karşı öyle konuşurken o da tiksinmiş olmalı ki yüzünü buruşturup Onur'dan uzaklaşmaya çalıştı. Gördü ki olacak gibi değil, "Onur ağzındaki mi bitse önce?" diye sordu. Tabi demeye kalmadan omletten bir parça daha yuttu. Ekim sabır diler gibi gözlerini kısa süreliğine yumdu. Ben ise içimden "Zıkkım ye hayvan." diye geçirdim. Bu adamı izleyerek gerçekten karnım doymuştu. Gurultumu unutmuştum. Ekim tam karşımda otururken çaprazında oturan Onur'un yiyişini görmemeye çalışarak tabağındakileri bitirmeye çalışıyordu. Sadece çalışıyordu işte. Pek başardığı söylenemez. "Alin kalmış tabağın öyle." diyerek bu sefer de bana dönen Onur'a öldürücü bakışlarımı gönderdim. İşaret parmağımı ona doğru sallarken "O ağzını kapatarak ye ve ağzın doluyken konuşma. Yoksa ben kapatmasını bilirim." dedim dişlerimin arasından. Nasıl oldu bilmiyorum ama Onur'un az önceki halinden eser kalmamış gibiydi. Önüne dönerek insan gibi yemeye başladığında biraz onu izledim. Belli olmuyordu sağı solu her an bana veya Ekim'e ağzı dolu bir şekilde konuşarak dönebilirdi. Ancak herhangi bir sorun çıkmadı. Gerçekten de tehdit etmek işe yaramıştı. Bende tabağımdakileri yemeye başladım. Çok vakit geçmeden Agah'ın sesi duyuldu. "Yemeniz daim olsun çocuklar." Hızlıca kapıya doğru dönerken Agah'ın bakışlarının da bende olduğunu gördüm. "Sen gelir miydin buraya Alin?" diye sordu. Kısa süreliğine unuttuğum düşünceler tekrardan kafam da toplanmıştı. Sorusunu umursamadan "Biraz konuşalım mı?" diye sorusuna soruyla karşılık verdim. Kaşları hafif çatıldı. Bunu beklemiyor olmalıydı. "Tamam," eliyle odasını işaret etti. "Gel bakalım." Oturduğum sandalyeden ayaklandım onu takip ederek odasına girdim. Eskiydi, yaşadığı yer gibi. Geçmişin izleri vardı bu evde. Hiç değişmeyen eşyalar vardı. Aslında hiçbiri değişmemişti. Buraya geldiğim ilk an gibiydi. "Dinliyorum seni." "Kapıyı dinleyebilirler." dedim kısık sesle. "Kameralara bakmak da fayda var." "O kadar önemli yani?" dudakları pekala der şekilde şekillendi. Açık olan bilgisayarından odalarda gizlenmiş kameraların görüntülerini ekrana yansıttı. Bu sırada tekli koltuğu göstererek oturmamı işaret etti. "Otur bakalım doktor." Doktor demesiyle hafifçe gülümsedim, buruk bir gülümsemeydi bu. Doktor diyordu ama ben doktor değildim. Can vermez, can alırdım. İyileştirmez, hasta ederdim. "Ne zaman bırakacaksın bunu?" diye sordum doktor demesini kast ederek. "Sana baktığım da," ceketini çıkarttı, portmantoya astı. Karşımdaki çalışma masasına yerleşirken yeşil gözleri yüzümde gezindi. "Hala doktor olmak isteyen o küçük kız çocuğunu görüyorum." dirseklerini masaya yasladı. "O yüzden bana bir daha bu soruyu sorma bence." Gözlerimin önüne bana "Ne olmak istersin?" diye soran o adama doktor olmak istiyorum diye karşılık verdiğim o an geldi. Başım hafif öne eğilmişti bu sırada. Derin bir nefes alarak "Alin, hiçbir şey kaybetmezsin." dediğinde aslında bana demek istediği şuydu: "Hala vaktin varken bu yoldan dön." Kafamı kaldırdım tekrardan Agah'a baktım. "Hayalin gerçekten bu muydu?" diye devam etti konuşmasına. Düşündüm, hayalim bu muydu? Katil olmak mıydı? Yoksa daha fazlası mıydı? Sesli bir iç çekerken onu çözemediğimi gösteren bakışlarımı ona sundum. "Beni bu kadar acımasız yetiştiren sen, şuan bana merhamet mi yapıyorsun?" diye sordum. Bunu soran aslında ben değildim, katil ruhumdu. Ruhum besleniyordu acımasızlıkla, gerçekleri gün yüzüne vurmakla ve daha fazlasıyla. Açıklık getirmek istemiş olacak ki "Güçlü bir kadın olman içindi." dedi. Ters bir bakış gönderdim, bazen onun bu söyledikleri sadece çocuk halimi kandırabiliyordu. "Ya bırak bu ayakları moruk." dedim daha fazla dayanamayarak. "Buzla dolu bir küvette saatlerce beni oturttun." konuşmak için dudaklarını araladı ki izin vermedim. "Vücudumun dinç kalması için yaptığını söyledin. O zaman da çocuktum senin gözünde. Kanar sandın. Hala öyle sanıyorsun. Amacın bir kızı nasıl cani yapabilirimdi. Öldürüyordun beni." "Sana sormuştum." dedi söylediklerimin hiçbir önemi yokmuş gibi. "Yaşatmak mı yoksa yok etmek mi istersin diye sormuştum." "Bende yok etmek dedim." diyerek devamını getirdim. "Ancak beni böyle yetiştireceğini düşünmemiştim." "Seni bulduğum günü hatırlıyor musun? Ailen gözlerinin önünde kanlar içindeydi. Ablan zaten o gün yoktu. O melek gibi ol diye giydirildiğin beyaz elbiseye nasıl kanlar bulaşmıştı hatırlıyor musun?" Hatırlıyordum. Bir an silinemezdi ki gözümün önünden. Benden asla silinmeyecek anı hatırlıyor musun diye soruyordu. Bilseydi keşke asla unutmayacağımı. "Yardım çığlıkları atıyordun etrafa. Sesini duyan olur mu diye. Bir tane adamının merhametine denk geldiğin için yaşıyordun. Ancak ailen yoktu. Seni seven kimse kalmamıştı. Üstün komple kanlar içindeydi. Ailenin kirli kanı sana bulaşmıştı. Sen zaten o an masum olmayı bıraktın Alin. Seni bulduğumda gözlerindeki intikam ateşini hatırlıyorum." Az bile hatırlıyorsun. Keşke bana merhamet yaparak öldürmeyen adamı benim öldürdüğümü de bilseydin. Çünkü o elbiseye ailemin kanı değil onun kanı bulaşmıştı. Kaşları hafif çatık duruyordu, kırışık yüzü böylece daha çok ortaya çıkmıştı. Moruk. Beyazlamış saçlarını söylemiyordum bile. Değişen tek şey zaman gibi gözüküyordu. Bana göre öyle değildi. "Halinden gayet memnunsun Alin. Vicdanın mı sızlıyor öldürdüklerinle yoksa?" "Bana vicdan yapmana, merhamet göstermene dayanamıyorum!" diye bağırdım. Sesim odada kısa süreliğine yankılandı. Belki Onur ve Ekim duydu bu bağırışımı. Umursamadım. "Beni vicdansız ve merhametsiz yapmaya çalıştın. Şimdi de buna pişman gibisin." "Çünkü tahmin ettiğimden daha kötü bir hal almaya başladın Alin." diye sakin bir şekilde karşılık verdi. "Ya kes. Bırak bu yalanları." dedim oturduğum yerden kalkarak. "Her zaman istediğin acımasız biri olmamdı." hıncımı çıkarırcasına odada turladım. "İstediğini söyle." sakin sesine hayret ediyordum. Nasıl olabiliyordu da bu kadar sakin ve rahat olabiliyordu? Ben tek cümleyle öfke kusuyordum etrafa. Benim hatalarımın başı bu muydu? Öfkeme, kinime karşı gelememek miydi? "Sen busun. Olmak istediğin kişi buydu. Her birini öldürdüğünde bundan zevk aldın. Almadım deme inkarda bulunma. Maktüllerine nasıl işkenceler yaptığını en iyi ben ondan sonra da senin düşmanların biliyor." "Öldürenin kim olduğunu tanımıyorlar bile. Nasıl düşmanım olabilecekler?" "Ölüm meleğisin onların gözünde." dedi kısık sesle. Öyleydi. Manşetlerde bulunurken ölüm meleği diyorlardı. "Oysa sen melek olamayacak kadar kirlisin." "Ne laf sokuyorsun moruk?" Moruk demeyi sevmiyordum ama gerçekten bazen bir moruk gibi davranıyordu. Elimi pantolonumun bir cebine götürdüm. Evde ayrı bir soğuktu. Hayır zaten kış ayındaydık. Neydi bu şimdi? Üstümdeki ceketi çıkarmasam soğuktan ölürdüm herhalde. Bir de karşımda ceketsiz kazakla oturuyordu. Bana da merhamet yapıyordu. Senin gibi adam da merhamet ne arar? Buraya neden uğradığımı bilerek "Efdal kim?" diye sordum daha fazla uzatmadan. Gözleri kısıldı. "Neden sordun?" karşılık vermesi bana onu tanıdığını gösterdi. Devam etti. Bir soru daha sordu. "Onunla mı konuştun?" "Hayır." dedim ona baktım. "O kim?" "Fazla merak zarar." öğüt verişine göz devirdim. Onu takmayarak "Son kurbanım onu öldürmeden önce benim peşimde olduğunu söyledi." dediğimde oturduğu yerde hafif hareketlendi. "Emin misin? Alkolü veya ilacını biraz fazla kaçırmış olmayasın?" "Moruk ben aptal değilim." onun masasına doğru bir kaç adım attım. "Zevahir'in peşindeymişmiş. Beni bulacakmışmış." Göz devirdim. "Öyle dedi. Tuhaf... Benim bile tanımadığım biri beni nasıl bulacak?" "O da en az senin kadar zeki ve kurnaz." derin bir nefes aldı. "Tuzak olabilir." "Beni bulmak için hazırlanmış bir tuzak diyorsun?" "Ne yaptıysan şüphe oluştu demek ki. Yoksa kimse gelip sana Eftal peşinde demez. Açık verdin bir yerde demek ki." Alayla güldüm. Bu adam beni aptal yerine koyuyordu. Dişlerimin arasından konuştum. "Ben açık vermedim." "Hayır demek istediğim o değil." dedi ve kısa süreliğine ekrana döndü bakışları. Ne demek istedin o zaman? Açık verdin dedin. Birinin gelip bizi dinlemediğini görmek için kontrol etmek istedi. Önemli bir şey söyleyeceği zaman böyle olurdu. Kimsenin onu dinlemesini istemezdi. "Seni avlamak istedi." "Avlamak?" Onayladı. "Avlamak." "Buna izin vermedim, vermem de. Ben av değilim." Kimse beni av olarak göremezdi. Buna izin vermezdim. Peki avcı mıydın Alin? Kimdin sen? Ellerine kanın kokusu sinmiş kişi miydin? Yoksa intikam peşinde olan bir masum mu? "Ah be doktor." dedi iç çekerek. "Ölümün katil olduğun için değil yaptığın öfke, kin, acımasızlığın olacak." "Teşekkürler moruk." dedim kapıya doğru ilerlerken. "Bir kez daha bazı konularda kendim hareket etmem gerektiğini suratıma vurdun." Kapıyı açtım, çıktığım sırada sesiyle durdum. "Eftal Vural. Ajan. Hem de çok güçlü bir ajan." Amacıma ulaşmıştım. Zaferle gülümsedim. Ona doğru döndüm ve açtığım kapıyı tekrardan kapattım. "Çok mu güçlü?" diye sordum alayla ve dudaklarım "Peki öyle olsun bakalım." der gibi oldu. "Hırslısın. Amacına ulaşmadığın da çıldırıyorsun doktor." dedi ve dudakları tuhaf bir şekilde yukarıya doğru kıvrıldı. Belki de yaşadığı dejavuydu... "Ben hırsıma çok kez yenildim. Senin de yenilmeni istemiyorum." Dediği öğütleri umursamadım. "Ajan derken?" diye sordum. Bana gereken Eftal'le alakalı bilgilerdi. "Sadece ajan değil. Yer altı şehri kurdu. Kendine ait bir şehri var." yer altı şehri mi? Bunu nasıl başarmıştı? "İmkansız. Yalan bence." daha fazla ayakta olmak yerine tekrardan tekli koltuğa yerleştim. Yalandan başka bir şey olamazdı bu. "Sallıyordur kafasından." deri ceketimden sigara paketimi çıkardım. Dudaklarım arasına birini yerleştirdim ve çakmakla yaktım. Paketi masaya çakmakla birlikte fırlattım. O da benim gibi içinden bir tanesini alıp yaktı. Dudaklarım arasından çektim, "İmkansız," sigarasından içerken başını iki yana sallayarak onaylamadığını gösterdi. "Ama gerçek olan bu." Kaşlarım anlamayarak çatıldı. "Nasıl peki?" "Kurnaz ve zeki biri olduğunu söyledim." Kurnazlık bana göre bu değildi. Bambaşka bir şeydi. Kurnazlık kazanmak için elinden geleni ardına koymayana denirdi. "Yer altı şehri kurmak zeka gerektirir. Kurnazlığı sayma." dedim onu reddederek. Söylediğim cümleleri duymadı ya da öyle davrandı. "Sıradışı bir adam." dedi bakışları masaya çevrilirken. Bende sıradışı bir kadındım. Alt tarafı ajan olmuş. Ee? Ben ajan olsam ondan daha iyi olurdum. "İşlerini yer altı şehrinde yönettiği düşünülüyor." Parmaklarım arasında duran sigaramdan derin bir nefesi içime çektim bu sırada kaşlarım havalandı. Bu adam bazen beni küçümsüyordu. Öyle bir övdü ki bu adamı. Kendimi sıradan biri gibi hissettirdi. Bu da canımı sıktı. "Öyle mi moruk?" Güldü. "Moruk diye diye yaşlandığımı düşündürdün bana." "Yaşlısın zaten." Parmakları arasındaki sigarayı daha yarılamadan masanın üzerine bastırıp söndürdü. Onun bu hareketine burun kıvırdım. Sigarasını işaret ettim. "İçmez oldun sende. İsraf ettin." bir şeyler düşünüyor gibiydi. "Eftal ile tanışmak istiyorsun değil mi?" Düşündüm, istiyor muydum? Sorması hataydı aslında. İstiyordum hem de çok. "Bu soruyu sormadın sayıyorum." dedim bacak bacak üstüne atarken. "Ancak nasıl?" "Polis kimliğin duruyor." dedi ve gülümsedi. "İkinizi aynı işte ortak yapabilirim. Haslet de devlete bağlı ajan olduğu gözüküyor. Ara sıra önemli işlerle ilgileniyormuş. Bu da senin işine gelir o zaman." Bir kez daha nasıl diye sormadım çünkü o da benim gibi elinden geleni ardına koymayan biriydi. "Ne zamana kadar yapabilirsin bunu peki?" "Çok vaktimi almaz. Önce Haslet de yaşadığını göstermemiz lazım sonra da o evde senelerce yaşamış. Polis Akademisini bitirmiş gibi gösteririz." "Bunları bende yapabilirim moruk." dedim ve parmaklarım arasındaki sigarayı masaya onun gibi bastırarak söndürdüm. "Sen sadece bizi aynı görevde çalıştırmaya çalış. Gerisini ben hallederim." oturduğum yerden kalktım. "Gidiyor musun?" diye sordu. İçeri mi yoksa kendi evime mi gidiyorum diye merak ediyor olmalıydı. "İşler beni bekler moruk." işaret ve orta parmağımı birleştirdim diğer parmaklarımı kapattım. Kısacası elimi silah gibi yapıp Agah'a ateş ediyormuş gibi yaptım. Sonra da öldürmüş gibi parmak uçlarım namlunun ucuymuş gibi üfledim. Kıkırdayarak arkama bakmadan odadan çıktım. Bir kaç saat sonra eve varmıştım. Kapıyı kapattım ışığı yakmadan önce üzerimdeki ceketi çıkartıp yere attım. Siyah topuklu botlarım zeminde tok sesler çıkarıyordu. Hava gerçekten soğuk ve berbattı. Aslında Zevahir'in her zaman havası böyle olurdu. Kasvetli ve insanı içine gömen bir hava... Üzerimdeki kazak bile ısıtmıyordu bedenimi. Acilen sıcak bir duş almalıydım. Elim duvarda lamba anahtarını aradı. Kısa süre sonra bulduğumda açtım ve ev aydınlandı. Salona es geçerek banyoya yöneleceğim sırada gözüme bir şey takıldı. Önce dalgınlığıma ve yorgunluğuma geldi. Bu yüzden umursamadım fakat bir kaç saniye geçmeden adımlarım duraksadı. Geri geri adımlayarak koridor duvarını açtım salon girişinde durdum. Gözlerim az önce takılı kalan nesneye tekrardan takıldı. Orta sehpanın üzerinde kırmızı bir kutu vardı. Bu kutuyu ben koymamıştım. Geriye tek bir seçenek kalıyordu. Evime biri girmişti. O kutunun içinde her şey olabilirdi. Yavaş adımlarla orta sehpaya gittim. Kutunun kapağını açtım. Aslında yaptığım hareket yanlıştı. İçinde her şey olabilirdi ve ben bunu düşünmeden açmıştım. Neyse ki beklediğimin aksine bir kağıt karşıladı beni. Kağıdı elime aldım ve açtım. Birden çok katlanmış küçücük bir hale getirilmişti. Sonunda açtığımda kağıdı dizeler çıktı karşıma: "Bir küçücük katilcik varmış... Kurbandan kurbana koşarmış. O katilcik kendini güçlü sanarmış. Ancak Efdal o katilciği bulmuş." E.V. BÖLÜM SONU
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE