Hani böyle üzerinizde çok ağır bir yük olur, onu hallettiğinizde aşırı bir rahatlama hissine kapılırsınız ya, bende öyle hissediyorum.
Bahadır Kalasoğlu'nun evinde bütün işlerimi halledip, günün sonunda sorunsuz sapasağlam olarak geri döndüm. Adam beni yakmadı veya girişimde bulunmadı. Tabi bunlar olmayacak anlamına gelmiyor, orası bambaşka bir mevzu.
Tam olarak iki saat geçmişti evden çıktıktan sonra, Melek'le telefonda Fırsatçıoğlu'nu biraz çekiştirdikten sonra duş alıp, yemek yiyerek yattım.
Gün boyunca canım çıkmıştı nihayetinde, kolay mı o kadar odaları tek başına temizleyip yemek yapmak?
Uyandığımda babaannemle yeni iş bulduğuma dair bir konuşma yapmayı aklımın kenarına not ettikten sonra, derin bir uykuya merhaba dedim.
Kulağımın dibinde duyduğum müzik sesiyle uyku arasında bir dolu saydırdıktan sonra, el yordamıyla yatağımın içinde telefonumu bulup alışkın olduğum kısmı kaydırıp bakmadan açtım telefonu.
Saatin kaç olduğunu bile bilmiyordum, arayanın kim olacağını tahmin edebilecek kadar da uyanmamıştım.
"Beni şu saatte uykumdan uyandıran siz kimsiniz?"
Kurduğum cümleye kendim anlam veremezken, karşımdan gelecek olan sesin bu kadar yüksek olacağını tahmin etmemiştim.
"Asude! Hemen aşağıya in, kapının önündeyim!"
Asude?
Bu ses tonu, Allah'ım acaba ben kimin kuyruğuna bastım?
Tövbe bismillah! Ben kendi halimde uyuyan bir kızdım saniyeler öncesine kadar, buda ne?
Benim kendi kendime konuşmamı tekrar aynı ses böldüğünde, telefonu kulağımdan biraz çektim. Uykum açılıyordu resmen, boru mu? Uyku bu!
"Hemen aşağıya gel!"
Uykumun arasında sesini bile tanıyamadığım, bana Asude diye seslenen adamın daha fazla uykuma hakaret eder gibi bağırmasına müsaade etmeden "Sizi tanımıyorum, ben uyuyorum!" diyerek telefonu kapatmadan odanın en uzak tarafına fırlattım. Sanırım uyku sersemliğiyle anca kıymetlimin yanına kadar gitmişti.
Kısss, artık kıymetlime seslensin dursun.
Uyku, canım uykum geldim, sana döndüm...
...
"Yeter, paçi kalk da!"
"Hımmm."
"Alıyrum bastonumi ula"
Babaannemin sesiyle gözlerimi açarken, karşımda yumuş yumuş yanaklarını görünce hemen yanağından öptüm.
Yatağımdan aşağıya ayaklarımı sarkıtıp kendime gelmeye çalışırken, Babaannem sinirli bir tonda konuşmaya başladı.
"Telefonun bir türli susmadi, desan devleti sen yönetiysun."
Tam kollarımı havada birleştirmiş esnerken, Babaannemin söylediğini duyunca önce duvardaki saatime baktım.
Saatin yedi olduğunu görünce, yatağımın içinde telefonumu aramaya koyuldum. Bu saate kadar Kalasoğlu asla sessiz kalmazdı. Resmen dokuz saat boyunca manda gibi uyumuşum, başıma bir gelecek var.
Telefonumu elime aldığımda, ekranda gördüğüm 78 cevapsız çağrı, 56 mesajla gözlerimi pörtlettim. Bu resmen Zafer abimin evde kaldığının resmiydi.
Cevapsız çağrıların on tanesi Bahadır beyden, geri kalanları başka bir numaradandı. Mesajlara girdiğimde 56 mesajın yalnızca bir tanesi Bahadır beyden gelmişti. Önce ona tıklayarak mesajına baktım.
"Saat tam sekizde şirketin önünde olmazsan, bu iş burada biter."
Diğer mesajlara bakmadan Babaannemin çektiği lahavleler eşliğinde, elimi yüzümü yıkayıp elime ilk gelen kıyafetleri giyindim.
Telefonumu alıp Ayfer ablamın arabasını aldırmamış olması temennisiyle çantamı alıp evden çıktım. Suratımda ne bir gram makyaj, nede saçlarımda bir toka vardı. Tam tabiriyle savaştan çıkmış bir halim vardı.
Ayfer ablam, arabasının yedek anahtarını bana verdiği için sanırım çok şanslıydım. Çünkü araba tam karşımda bana göz kırpıyordu. Tam yarım saatin sonunda şirketin önüne geldiğimde, resmen açlıktan midem kan ağlıyordu.
Kalan on beş dakikayı değerlendirmek adına şirketten içeriye girerek bulduğum ilk lavaboya attım kendimi.
İlk yardım çantamı açarak çıkardığım tarakla güzelce saçlarımı tarayıp, tokayla At kuyruğu yaptım. Verdiğim her şekli alan, çok kolay taranan bir saçım olduğu için, mutlulukla gülümsedim demek isterdim ama kahkaha attım.
Tuvaletten çıkan kadın bana acayip bir şekilde bakarken, hiç umursamadım.
Rimel ve parlatıcıyla biraz insana benzediğimde, şişmiş gözlerimin iflah olmayacağının farkındaydım.
Telefonumun saatine baktığımda üç dakika kaldığını görünce üzerime giydiğim deri diz altı eteğin müsaade ettiğince topuklularla koşarak şirketin dışına attım kendimi. Çantamı arabaya bırakıp, telefonumu cebime sıkıştırdıktan sonra şirket binasının önüne geldim.
İçeri girmeyi çok isterdim bu havada ama içerde beklediğim takdirde muzurluk edebilirdi.
Ben kafamda kırk türlü senaryo yazarken, arabasının fren yapmasıyla sıçradım.
Bugün hangi akla hizmet topuklu giydim bilmiyorum ama sanırım adam dövme günüme denk geldim. Bahadır bey bana doğru gelirken, omuzlarımı dikleştirerek yüzüme bir tebessüm yerleştirdim. Ne demiştik, tebessüm önemli!
Bahadır beyin giydiği Kahverengi takım, daha fazla kasıntı durmasına sebep olurken hali de çok farklı değildi.
"Peşimden gel" diyerek yanımdan geçerken, kucağıma tam tabiriyle fırlattığı çantayı reflekslerim sayesinde yakalamayı başardım.
Peşinden gittiğimde, farklı farklı bakan bir kaç tuhaf göze aldırış etmemeye çalıştım.
Asansörün kapıları kapanırken, günümüzün güzel geçebilmesi ümidiyle ona doğru döndüm.
"Hayırlı sabahlar Bahadır Bey, bugün ne yapacağım?"
Bahadır bey, bana doğru bakmak yerine asansör durduğunda kolumdan tutarak tam karşımızda kalan, odasının içerisine çekerek kapıyı kapattı.
Ben kaşlarımı kaldırıp, ellerimi iki yana açarak ne yapıyorsun? Bakışı atarken beni umursamadan koltuğuna geçti. Elimdeki çantasını masanın üzerine bırakarak, derin bir nefes aldım.
"Size kahve getirmemi ister misiniz?"
Bakın ne kadar kibarım, örnek alın benden.
Önündeki Laptopu açarken, gür sesi odada yankılandı.
"Neden? Sabah sabah canın benimi yakmak istiyor?"
Huh! Demek savaş ha?
Tam karşısındaki koltuğa geçip bacak bacak üstüne atarken, tek kaşımı kaldırıp sesimin tonlamasını sinir hoplatan frekansa getirdim.
"Ben şu zaman kadar Namusuma dil uzatan kişilikten başka kimseyi yakmadım, eğer aynı şey tekrarlanmazsa, aynı şeyi tekrarlamam."
Bahadır bey, Laptopundan başını kaldırıp cevap vereceği esnada, odanın kapısı tıklatarak açıldı. Elinde bir kupa kahveyle içeriye giren Asistanı, önüne tonla dosya bırakarak geri çıktı.
Bahadır bey eliyle yanına gitmemi işaret ettiğinde, oturduğum yerden kalktım.
"Bu dosyaların hepsini noktasına kadar iki saat içerisinde yazacaksın" diyerek Laptopunu bana doğru çevirip oturduğu yerden kalktı.
Karşıma geçip oturarak keyifle bacak bacak üstüne atıp, kahvesini yudumlamaya başladı. Ve ben, abim için yine dilimi yutarak, işe koyuldum.
İki saat boyunca ekrana bakmaktan gözlerim acımıştı, ama sesimi çıkartıp bundan zevk almasına izin vermedim. Önündeki bir kaç dosyayla uğraşıp, telefonuyla bir kaç görüşme yaptı. Açtım ama bunu asla dile getirmeyecektim.
Odanın içi çok sıcak olunca saç diplerimi ferahlatmak istedim. Saçlarımı tokasından kurtarıp rahat bir şekilde sırtıma bıraktım, gömleğimin ilk iki düğmesini açıp aşağı yukarı doğru çekiştirerek hava yapmaya çalıştım.
Masanın üzerinde bulduğum kalemle rahat bir topuz yapıp devam ettim işime. İki saati biraz geçmesine rağmen, ben dosyaların üçte birini anca geçirmiştim.
"Elin çok yavaş, kalk gidiyoruz."
Ben henüz cevap vermeye vakit bulamadan, odanın kapısını açarak çıktı.
Benim elim yavaş ha öyle mi?
Ben sana şimdi göstereceğim yavaş eli, hızlı eli.
Arkasından gayet yavaş adımlarla ilerleyerek sinirlenmesine sebep oldum. İki adımlık mesafeyi sekiz adıma çıkarttığımda, kaşlarını çatarak baktı bana.
"Neyi bekliyorsun?"
Suratımı sıkıntılı bir ifadeye büründürerek, "Ayağım uyuşmuş" dedim.
Odada iş yaparken ayakkabılarımı çıkartıp, dizlerimin üzerinde oturmuştum.
"O cüssenin altında ben kalsam, bende uyuşurdum."
Benim minicik bedenime kocaman işler yüklerken sıkıntı yok, ama mevzu başka bir şey olunca cüssemle dalga geç!
Yok öyle, seni gidi Manyakoğlu!
Koridorda pek insan olmadığının farkına vararak, o cüssemin cefasını çekmeye mecbur bıraktım Bahadır beyciği.
Asansörle aramızda bir adım kala, çığlık atarak ayağımı burkmuş gibi üzerine doğru yıkıldım. Tabi eşek kadar adam, benim minik cüssemin altında kalmadı ama beni tutacağım derken kendi dengesini kaybetti.
Birde baktım adamcık koca cüssesiyle neredeyse yere düşecekti. Yaslandığım yerde göz pınarlarımı doldurduktan sonra vahlanmaya başladım.
Aslında oyuncu olacak kızım, senaristlikte var. Ben neden hala köşeyi dönemedim? Neyse konumuz Fırsatçıoğlu.
"Anam, anam ayağım kırıldı!"
Bahadır bey kolumdan tutarak bana baktığında, gözlerinde safi endişeyi gördüm.
İşte böyle yemlerler adamı! Yürü be Yeter diyerek, kendime gaz verdim. Sanki ihtiyacım varmış gibi.
"Ayağım uyuştu dedim, iki dakika bekleseydin."
Bahadır beyi vicdan azabı mahallesine yolcularken, eğilip ayakkabılarımı çıkartarak elime aldım. Topallayarak asansörün açılan kapısından içeriye girip, dağılmış saçlarımın arasındaki kalemi çıkarttım.
"Çok acıdı mı?"
Yeter hadi kızım, yap bir mağdur edebiyatı! Sızlat bir vicdanları!
Bahadır beyin düz bir çizgi halinde olan kaşları, koyulaşmış kahverengi gözleri, gözlerini çevreleyen sık ve kıvrık kirpikleri sürekli hareket ederek istediğim tabloyu bana izletiyorlardı.
Endişe dolu bir tablo.
Asansör durduğunda, ben çıplak ayaklarımla yürümeye çalıştım. Bir miktar topallar gibi yaptıktan sonra, belimde mengene gibi bir el hissettim.
Bahadır bey dudaklarını kulağıma yaklaştırıp, adeta bir uyarı konuşması yaptı.
"Seni kucağıma alacağım, sakın bağırmaya kalkma!"
Belimdeki elinin üzerine elini koyup, "Eğer elini çekmezsen üzerimden, yaktığım yere bu defa dişlerimi saplarım!" diyerek, ikaz ettim.
Peki, Fırsatçıoğlu ne yaptı dersiniz?
Alayla gülerek, beni kucağına alıp şirketin içinden çıkarken, sanki değersiz bir parçayı taşırmış gibi etrafına bakına bakına çıkışa kadar yürüdü. Ardından yapacağımı bile bile, cevap verdi bana.
"Sapla, benim için problem değil. Biz bir eve gidelim ben sana gece dışarıya gelmemenin hesabını soracağım. Umarım oda senin için problem olmaz!"
Benim yaptığım o konuşmanın muhatabı, Kalasoğlu'ydu yani öyle mi?
Yeter kızım, sen git kendine güzelinden bir mezar seç, hiç yoktan gelen geçen bir Fatiha okurda, azabın azalır belki. Yoksa azabın Babasını az sonra Bahadır Arslanoğlu sana çektirecek!