Yekta’nın söyledikleri hâlâ kulaklarımdaydı:
“Seni izlerken… Başka bir adamın yanında gülümserken… Bir şey koptu içimde.”
Kıskançlık, kırılganlık, koruma…
Ama bu hislerin hiçbirine teslim olamayacak kadar yorgundum.
Ve artık yalnız kalmaya ihtiyacım vardı.
Onun yüzüne bir süre daha baktım. Sonra bakışlarımı kaçırmadan:
“Yekta… Ben biraz yürümek istiyorum,” dedim. “Sadece… yalnız kalmam lazım.”
Yekta’nın gözlerinde belirgin bir gerilim kıpırdadı. Dudakları hafifçe gerildi. Onun dünyasında ‘yalnızlık’ çoğu zaman bir şeylerin kontrolden çıkması demekti. Ama bu kez, bir direnç göstermedi.
“Çardağa gideceğini biliyorum,” dedi sessizce.
Sanki zihnimi okumuş gibiydi.
“Yanına biri gelsin ister misin?”
Başımı iki yana salladım. “Hayır. Bu sefer değil.”
Sadece başını eğdi. Onay mı, vazgeçiş mi… Anlamadım.
Ama arkamı dönüp yürümeye başladığımda, onun bakışlarını sırtımda hissediyordum.
Her adımda… daha hafif ama aynı zamanda daha çıplak hissediyordum.
⸻
Çardak…Alaz’ın anılarıyla dolu, yıllar önce çocukken bile bana huzurdan çok ağırlık veren o sessiz yapı…
Yine oradaydım.
Oturduğum banka parmak uçlarımla dokundum.
Zaman geçmemişti. Sadece ben değişmiştim.
Gökyüzü kapalıydı.
Gri bulutların arasında ezilmiş bir mavilik hâlâ direnir gibiydi.
Kuşlar bile daha sessizdi sanki.
Ben de sessizdim.
Ama içimde bir ses vardı ki, artık susmuyordu.
Bastırdığım tüm haykırışlar, artık kendine bir çıkış yolu arıyordu.
Babamla son ciddi konuşmamı hatırladım.
Bir sabah masada oturuyordu. Elinde kahvesi, önünde gazetesi, yanımda yokmuşum gibi davranıyordu. Oysa yanındaydım.
Elimi uzattım, bir şey söylemek istedim.
Ama o başını kaldırmadan mırıldanmıştı:
“Bu evde her şeyin bir bedeli vardır, Erva. Sevgi bile… karşılıksız değil.”
O an anlamıştım.
Bana öğretilen ‘sevgi’, bir değiş tokuştu.
Ve Yekta’nınkini de bu yüzden tanıyamıyordum belki.
Sevgi mi, alışkanlık mı, sahiplenme mi…
Yoksa babamın bana öğrettiği gibi, başka bir bedel mi?
Gözlerimi gökyüzüne çevirdim.
O an ağlamak istedim. Ama gözyaşı bile gelmedi.
Çünkü asıl acı…
Ağlayamayacak kadar hissizleşmekti.
Kendime bir soru sordum:
“Erva… Eğer hayatını kendi ellerine almazsan, kimin ellerinde yaşamaya devam edeceksin?”
Yekta’nın mı?
Babamın mı?
Geçmişin mi?
Yoksa herkesin ‘senin için en iyisi bu’ dediği bir hayatın içinde… yine kaybolacak mısın?
Ayaklarımı toplayıp başımı dizlerime yasladım.
Saatler geçmiş gibiydi ama sadece yirmi dakikadır buradaydım.
Bir ara çardağın girişinde biri göründü.
Yekta değildi.
Yekta’nın babası, Mehmet Bey.
Beni görünce bir an durdu.
Bakışı tıpkı babamınki gibiydi: ölçen, tartan, mesafeli.
Yaklaşmadı.
Sadece bir cümle bıraktı:
“Bizi temsil ettiğin için teşekkür ederim, Erva.”
Cümle çok kibar ama içinde ne sıcaklık ne de samimiyet vardı.
Sadece stratejik bir nezaket.
Başımı hafifçe eğdim.
Beni kabul etmeyen bir aileye nezaketle karşılık vermek ne garipti.
Arkasını döndü, gitti.
Ama ben… o cümlenin içinde buz gibi kaldım.
⸻
Bir süre sonra içimdeki sessizlik kırıldı.
İlk kez kendimle dürüstçe konuştum.
“Ben bir proje değilim.”
“Bir anlaşmanın parçası değilim.”
“Bir zararı telafi edecek bir sus payı değilim.”
“Ben biriyim. Gerçek biriyim. Kırılmış, karışık ama gerçek.”
O anda içimden bir karar geçti.
Bu oyun devam edecekse…
Ben artık seyirci olmayacaktım.
Rolüm yoksa yazacaktım.
Sahne yoksa kuracaktım.
İzlemeyecektim…
Yönetecektim.
Uzakta, evin terasında bir gölge belirdi.
Yekta…
Yine beni izliyordu.
Ama bu kez onu fark edince kaçırmadım bakışlarımı.
O an aramızda mesafe vardı ama… sanki aynı kelimeyi aynı anda söyledik:
“Bu daha başlangıç.”
(Yekta’nın Babasıyla Konuşması)
Yekta ağır adımlarla babasının çalışma odasına yöneldiğinde hâlâ mutfakta geçen konuşmanın yankısı kulaklarındaydı. Erva’nın söyledikleri… susarak söyledikleri… içini kemiriyordu. Kapıyı çaldıktan sonra beklemeden içeri girdi.
Ahşap masanın arkasında oturan adam başını kaldırmadan belgeleri inceliyordu. Duruşu dik, gözlükleri burnunun ucundaydı. Yekta’yı hissetmişti elbet, ama konuşmak için onun sesini bekliyordu.
“Konuşabilir miyiz baba?” dedi Yekta, sesi kuru ama netti.
“Konuşuyorsun zaten,” dedi adam, gözlüğünü çıkarıp önüne bıraktı. Bakışlarında tanıdık bir mesafe vardı. “Sabah erkenden misafir odasında bir kadınla karşılaşmak biraz… şaşırtıcı oldu.”
Yekta başını öne eğdi, ama utandığı için değil. Düşünmek için.
“Gece olanları biliyorsun,” dedi. “Onun o halde çıkmasına izin veremezdim.” Bütün düşmanlarına resmen Erva benim demişti. O mendili boş yere vermemiştiler Erva’ya. Erva da fark etmeden tüm gece elinde tutarak herkese kimin olduğunu göstermişti.
Babası sandalyesine yaslandı. Parmaklarını birbirine kenetledi. “İzin meselesi değil bu. Her adımın bir anlamı var, özellikle senin gibi bir adam için. Erva’yı orada tutmak… Bu ne demek biliyor musun?”
Yekta yüzünü kaldırdı. “Onu korumak istedim.”
“Hayır,” dedi adam sertçe. “Sen, onu kaybetmekten korktun. Koruma kisvesiyle, yanında tuttun. Bunu bana değil, kendine itiraf etmen lazım.”
Odadaki hava buz gibi kesildi. Yekta hiçbir zaman babasının karşısında küçük hissetmezdi. Ama şimdi, ilk defa, içindeki çocukluk korkuları kıpırdadı. Yine de geri adım atmadı.
“Belki haklısın,” dedi. “Ama o an… içgüdülerimle hareket ettim. Onu bir başkasının yanında görmek… boğazımı sıktı. Aptalcaydı belki ama, o an sadece… yanımda olmasını istedim.”
“Yekta…” Babası onun adını uzun uzun söyledi. “Ben senin duygularını hafife almam. Ama işin içindeyken, ne kadar profesyonel olursan ol, duygular seni batırabilir. Erva sadece bir kız değil. Onunla kuracağın her bağ, aileyi, şirketi, bu yapıyı etkiler.”
“Biliyorum,” dedi Yekta sessizce. “Ama onu göz göre göre kaybetmeye de tahammül edemem.”
Adam hafifçe arkasına yaslandı, derin bir nefes aldı. “Bu kadar kırılgan olmamalısın,” dedi. “Bir adam, istediği kadını yanında tutmak istiyorsa, bunu duvarlar örerek değil, önce o duvarların ardında güven vererek yapar.” Bu babasının kuralıydı.
Yekta’nın bakışları dondu. Bu laf, doğrudan yüreğine saplanmıştı. Erva’ya ördüğü duvarları düşündü. Koruma adı altında onu ne kadar baskı altında tuttuğunu…
“Peki ya sen?” dedi bir anda. “Annemi yanında tutmak için neler yaptığını hatırlıyor musun? Herkese örnek gösterdiğin o evliliğin ardında kaç sessizlik vardı? Kaç yıl sustu annem, sadece sen güçlü görün diye?”
Odada derin bir sessizlik oldu. Babasının yüzü kasıldı. O an geçmişin kapısı aralandı. Sözleri bıçak gibiydi, ama bıçak doğru saplandığında keser.
“Bu konu kapandı,” dedi adam.
“Hayır,” dedi Yekta, geri adım atmadan. “Çünkü ben senin gibi olmak istemiyorum. Erva benim yanında korkarak kalmamı istemiyor. Ve ben de onun susarak boyun eğmesini… kaldıramam.”
Adam bir süre ona baktı. Gözlerinde ilk kez bir şey kırıldı, ilk kez. Belki de oğlunun adam olduğunu gerçekten o an anladı.
“Öyleyse,” dedi usulca, “onunla ne yapacağını iyi düşün. Çünkü seni seviyor gibi bakıyor ama korkuyor da. Tıpkı senin annene baktığın gibi.”
Bu cümleyle birlikte içeriye başka bir sessizlik girdi. Yekta, sustu. Çünkü bu kez kelimeler değil, gerçekler konuşmuştu. Ne Erva’nın gözlerinden kaçabilirdi artık ne de geçmişin gölgesinden.