Müzik yavaşlamıştı.
Salonun ışıkları hâlâ parlaktı ama içimde her şey loş bir sessizliğe bürünmüştü. Gölgeler büyüyor, yüzler birbirine karışıyor, gülümsemeler artık yüzeysel birer maske gibi duruyordu.
İçimdeki o düğüm, babamla Yekta’nın arasında geçen o bakışmadan sonra daha da sıkılaşmıştı. Aralarında konuşulmayan ama havada asılı kalan sözler, adeta kalbime çivilenmişti. Yekta’nın sesi hâlâ kulaklarımda çınlıyordu:
“Her şey yolunda olacak.”
Ama hangi ‘şey’?
Ben mi?
Bu nişan mı?
Şirket mi?
Yoksa tüm bunlar arasında bir yere sıkışmış, kendi kimliğini arayan bir hayalet miydim sadece?
Salondaki misafirler yavaş yavaş ayrılıyordu. Kadınların parfüm kokuları birbirine karışmış, erkeklerin smokinleri gevşemeye başlamıştı. Kadeh sesleri azalmış, kahkahalar kısılmıştı. Gecenin sonunda herkes yorgundu ama ben… ben bitkindim.
Ve tek bir kelime bile etmeden, yanımdan geçip giden babama baktım.
Onun için ben bir eksikti belki. Bir zarardı. Bir yük. Bir başka erkeğe devredilecek bir sorumluluk.
“Babam,” dedim içimden, ne kadar uzak bir kelime. Ne kadar soğuk. Ne kadar tanıdık ama yabancı.
Yekta’ya döndüm sonra. Hâlâ kalabalığın içinde ama gözleri sürekli üzerimdeydi. Göz göze gelince yüzümde istemsiz bir gülümseme belirdi. Karanlık bir alışkanlık gibiydi o gülümseme. Kendini korumaya çalışan bir maskeydi belki de.
Yanıma geldiğinde, parmak uçlarıyla elimdeki mendili düzeltti.
“Bunu sakla,” dedi.
Dudaklarım kıpırdamadı. Sadece başımı eğdim. Bir şeyi daha yitirmiş gibi hissettim o anda: sessizliğimi bile sahiplenmişti.
Tam çıkmak üzereyken Yasmin’in sesi duyuldu:
“Erva! Bir fotoğraf daha çekileceğiz. Geliyorsun, değil mi?”
Dönüp yüzüne baktım. O parıltılı makyajın ardında başka bir yüz vardı. Ama o da kendi sahnesindeydi. Bu gece herkes bir rol üstlenmişti zaten.
“Geliyorum,” dedim. Sanki hâlâ buraya aitmişim gibi.
Fotoğraf köşesine doğru ilerlerken Yekta arkamdan sessizce yürüdü. Her adımı hâlâ üzerimdeydi, tıpkı gecenin başındaki gibi. Ama artık daha yorgundu. Daha suskun. Daha kararlı.
Flaşlar patladı. Gülümsememiz istendi. Dudaklarım kıvrıldı ama gözlerim aynı kalakaldı.
Bu geceyi sonsuza kadar hatırlatacak o kare, bir anlık parıltıyla ölümsüzleşti. Ama içimde bir şey çoktan gömülmüştü.
Fonda bir vals daha başladı ama ben dans etmek istemiyordum artık. Ayaklarım yere kök salmıştı.
Yekta, hafifçe kulağıma eğildi.
“Artık birlikte oynuyoruz, Erva. Sıra sende.”
Ve o an anladım.
Bu oyun, benim için yazılmamıştı.
Ama artık her hamlede ben de vardım.
Daha güçlü, daha sessiz, daha tehlikeli.
Kırılmış ama hâlâ sağlam.
Ve gece…
İşte tam o anda bitti.
****
Sabah, geceden arta kalan ağır bir sessizlikle geldi.
Gözlerimi açtığımda odanın duvarları üzerime geliyor gibiydi. Loş perdelerin ardından süzülen güneş bile ürkekti sanki. Nefes almak zordu. Göğsümün tam ortasında bir baskı, gece boyunca ağzı hiç kapanmayan o “rol” yüzünden hâlâ üzerimdeydi.
İlk işim aynaya bakmak oldu. Saçlarım dağınık, makyajım akmış, ama en kötüsü gözlerimdi. Sanki geceden kalma değil de yıllardan kalma bir yorgunluk vardı bakışlarımda. Yekta’nın bakışı… Terastaki o an. Beni inceleyişi, Aras’ı görüp yanımıza gelişi, dudaklarındaki sert çizgi, sesi, vurgusu…
“Erva?”
Sadece ismimi söylemişti ama o ismin içinde yüzlerce duygu gizliydi. Kıskançlık, öfke, hesap sorma… Ama hepsinden öte, o sahipleniş. Söylemedi ama sesinin altı haykırıyordu:
“Benim sınırlarımın dışına çıkma.”
Oysa ben çoktan çıkmıştım. Sınır diye çizdiği her şeyi yıkıp geçmek istiyordum. Belki de ilk kez biri beni dinlesin, görsün, “sen haklısın” desin istiyordum. Ama bu gecede kimse kimseye ait değildi. Herkes bir rol, herkes bir parça maske…
Yavaşça banyoya yürüdüm. Soğuk suyu yüzüme çarpınca bile uyanamadım. Geceden kalan o hayalet hâlâ bedenime yapışmış gibiydi. Aynaya bir kez daha baktım.
“Sen kimsin?” dedim içimden.
“Gerçekten kimsin, Erva?”
Bana biçilen kalıpların dışında biri olmaya ne zaman karar verdim? Yoksa hiç seçme şansım olmadı mı?
Alt kata indiğimde herkes çoktan uyanmıştı. Hizmetçiler ortalığı topluyor, salonun köşelerinde hediyeler dizili duruyordu. Bu kadar gösterişin arasında ben küçücük hissediyordum. Küçücük ve görünmez.
Salonun ucundan biri bana yaklaştı. Yekta’nın babası… Sert yüz hatları, gölgeli bakışlarıyla beni süzdü. Yüzünde tanıdık bir ifade vardı: “Bu kız neden hâlâ burada?”
Ama tek kelime etmeden yanımdan geçip gitti. Ona göre ben sadece gecenin uzantısıydım. Oğlunun hayatında bir eğreti duruş… Belki geçici bir görüntüydüm gözünde.
Tam o sırada, Yekta salona girdi. Saçı hâlâ dağınıktı, ama üzerinde lacivert bir gömlek vardı, kolları dirseklerine kadar kıvrılmıştı. Adımları tanıdık bir kararlılıkla ilerliyordu. Beni fark edince birkaç saniyeliğine durdu.
“Günaydın.”
Sesi düz, hatta alışıldık bir nezaketin içindeydi. Ama o düzlüğün altındaki kırgınlığı, gece boyunca içinde tuttuğu öfkeyi ben hissedebiliyordum.
“Günaydın.” dedim aynı sıradanlıkla.
Bana yaklaşmadı. Sadece odanın öbür ucundan gözlerini kaçırmadan baktı. Herkesin içinde, hiçbir şey olmamış gibi görünüyorduk. Ama biliyordum. O an, gözlerimizin ardında gecenin devamı hâlâ yaşanıyordu.
Mutfakta kimse yoktu. Sadece kahve makinesinin mekanik tıslaması ve buzdolabının arada çıkardığı derin uğultu… Kapıdan içeri adım attığımda hâlâ geceden kalma o ağırlık üzerimdeydi. Sessizce dolaba yönelip bir bardak su aldım. Avuçlarımda tuttuğum cam, neredeyse elimin içinden kayıp gidecekti.
Arkamdan gelen adım seslerini tanıdım. Hiçbir ses bu kadar fark ettirmezdi kendini, Yekta yürürken bile kararlı olurdu. Baktım, göz göze gelmedik. Ama mutfağın iki ucunda aynı havayı soluyorduk. Sanki gece yarıda kalmış bir hesap gibi bizi birbirimize bağlamıştı.
“Gece iyi uyuyabildin mi?”
Sesi sakin ama suni. Sanki sadece nezaket gereği sorulmuş bir soru.
“Pek sayılmaz,” dedim, suyu yudumladım. Gözlerimi kaçırdım. Çünkü bakarsam, içimde biriken o şey taşacaktı.
Yekta bana yaklaştı. Masanın kenarına yaslandı. Ellerini cebine sokmuştu, ama parmakları gergindi. Zihninde bir şeyler tarttığını biliyordum.
“Dün gece seni burada tutmak zorunda kaldım,” dedi. “Aniden alınmış bir karar gibi görünmüş olabilir.”
Başımı çevirdim, sonunda göz göze geldik. “Zorunda mıydın gerçekten?”
Bir sessizlik… O kadar ağır ki, duvara çarpıp geri dönüyor gibi.
“Evet,” dedi. “Çünkü… Dışarı çıksaydın… Orası senin için güvende değildi. Ve o geceden sonra, seni o hâlde eve göndermek… Yapamazdım.”
“Sence burada olmak güvenli miydi?” diye sordum, sesim hafif titreyerek.
Yekta, gözlerini benden kaçırmadı. Ama cevabı hemen vermedi.
“Erva… Benim dünyamda kimse kendi başına karar almaz. Her şey hesaplanır, ayarlanır. Ama sen… her şeyin ortasında bambaşka bir yerdesin. Ne yapacağın belli değil, ne düşüneceğin, ne söyleyeceğin… Ben bile bilmiyorum senden neyle karşılaşacağımı.”
“Bu yüzden mi beni burada tuttun?” dedim, bir adım yaklaşarak. “Beni kontrol etmek için mi?”
“Hayır. Seni korumak için.”
İçimden güldüm. Acı bir gülüş bu. “Senin koruman, Yekta… Bazen zincir gibi hissettiriyor.”
Gözlerinde bir şey kıpırdadı. Yaralanmışlık mı, öfke mi, kırgınlık mı, bilemedim. Ama biliyordum ki bu kelimeler, gece boyunca içimde büyüyen bir volkanın ilk çatlağıydı.
“Benim niyetim bu değildi,” dedi. “Ama bazen… seni korumak için haddimi aşıyorum, evet. Çünkü… çünkü seni kaybetmekten korkuyorum.”
İlk kez açık bir şey söyledi. Yarı fısıltı, yarı itiraf. Sesindeki o çatlak, kalbimin duvarına çarptı.
“Seni izlerken… Başka bir adamın yanında gülümserken… Bir şey koptu içimde. O yüzden geldim, o yüzden adını öyle söyledim. Çünkü orada biten sadece gece değildi. Benim sabrım da bitti.”
Sözleri boğazımda bir düğüm gibi çözüldü. Onu suçlarken aslında kendi kırılganlığımdan kaçıyordum belki de. Ama bu gece, bu sabah, her şey çıplak hâliyle önümüzdeydi.
Bir süre konuşmadık. Sonra Yekta bir adım daha attı. Çok yakın değildik, ama bir adım bile nefesimi tutmama yetti.
“Keşke bazı şeyleri daha farklı anlatabilsem sana,” dedi. “Ama seninle konuşmak… hep bir sınav gibi. Hep tetikte oluyorum. Senin yüzünden değil. Kendi karmaşam yüzünden.”
Bakışlarımız birbirine asılı kaldı. O an, kelimelerden daha fazla şey vardı gözlerinde. Suçluluk, korku, sevgi… Ve hâlâ çözülememiş o büyük bağ.
“Bu geceyi ikimiz de unutamayacağız,” dedim fısıltıyla. “Ama nasıl hatırlayacağımıza biz karar vereceğiz, Yekta.”
İç çekti. “Sen kalmasaydın… Bu konuşma da olmazdı.”
“Ben kaldım çünkü gitmek istemedim,” dedim. “Ama bu, her şeyi kabul ettiğim anlamına gelmiyor.”
Başını salladı. Anladı. Ama cevap vermedi. Çünkü bazı cevaplar sadece susarak verilir.