6

1436 Kelimeler
Yekta, terastaki o soğuk duruşuyla arkamdan sessizce yürüyordu. Her adımı, üzerimde bir gölge gibi büyüyordu. Sesini çıkarmadan yanıma yaklaştı, nefesini omzuma hissettim. Bir anda terasın kapısında durdurdu beni. “Erva…” dedi, sesi neredeyse bir fısıltı kadar yakındı. Ama o fısıltının altında ağır bir yük, kırılgan bir tehdit vardı. “Biliyorum… zor bir gece geçirdin. Ama sana bu kadar yaklaşmamın bir sebebi var.” Elini hafifçe omzuma koydu. “Sen benimle evleneceksin. Bunu ne sen seçtin ne de ben. Ama bu gerçek. Bunu değiştiremeyiz.” Dönüp yüzüne baktım, gözlerim kararlıydı. “Benim isteğim hiç soruldu mu Yekta? Benim duygularım, benim hayatım? Benim ne istediğim hiç önemli oldu mu?” Gözlerinin içine baktım, bir anlığına kırılma gördüm. Sonra hızlıca yerine o soğuk, hesapçı maske yerleşti. “Senin ne istediğin değil, ne yapman gerektiği önemli. Ailelerimiz, düzenimiz… Bu sadece bizim değil, onlarca kişinin hayatını etkiliyor.” “Beni değil, kendinizi düşünüyorsunuz. Ben hayatımı mı, hayallerimi mi unuttum?” “Hayaller değil, gerçekler önemli, Erva. Ve gerçek şu ki; sen benimsin ve ben bunu koruyacağım.İster inandırıcı olsun ister olmasın, bu benim görevim.” O an kalbimin nasıl kırıldığını hissettim. Bir görevdi benim için Yekta. Bir hedef. Bir nesne. “Sana ait değilim Yekta.” dedim, sesi titreyerek ama kararlılıkla. “Ve bu oyunu bitirmek için, önce kendime sahip çıkmam lazım.” Yekta sessiz kaldı, belki beklemedi böyle karşılık. Sonra başını hafifçe eğdi, o maskenin altında bir zaaf, bir korku vardı. Ama hemen geri çekti kendini. “Bakalım…” dedi, “bu savaşı kim kazanacak, Erva.” Yekta ve Erva’nın Ortak Geçmişinden Bir An (Flashback) Sıcak bir yaz akşamıydı. Yekta’nın evinin küçük bahçesinde oturuyorlardı, yıldızlar yavaş yavaş görünüyordu. İkisi de genç, umut dolu ve biraz savunmasızdı. Erva, ellerini dizlerine kavuşturmuş, gözlerini yere indirmişti. “Biliyor musun, bazen…” dedi, sesi nazikçe titriyordu, “kendimi hiç özgür hissetmiyorum. Sanki hep başkalarının planları içindeyim.” Yekta, hafifçe gülümsedi, gözleri yumuşadı. “Ben de seni anlıyorum. Aslında…” dedi, duraksadı, “Ben de aynı şekilde hissediyorum. Dışarıdan güçlü görünmeye çalışıyoruz ama içimizde bir sürü soru var, değil mi?” Erva başını kaldırdı, göz göze geldiler. “Ya bir gün, tüm bunların dışına çıkabilirsek? Kendi hayatımızı yaşayabilirsek?” Yekta’nın yüzünde karanlık bir gölge belirdi. “Biliyorum… O günleri hayal ediyorum. Ama o kadar uzak ki…” İkisi de sessiz kaldı. O anlarda birbirlerine olan yakınlık ve kırılganlıkları, gelecekte yaşanacak fırtınaların sessiz habercisiydi. Terastaki rüzgar hafifçe estiğinde, Erva gözlerini kapadı ve o eski anılar zihninde canlandı. Yekta’nın bir zamanlar hissettiği aynı çaresizlik, şimdi onun üzerinde baskı kuruyordu. Ama o, özgür olmak için savaşmaya kararlıydı. Derin bir nefes aldı, mendili avucunda sıktı. Gecenin soğukluğuna inat içindeki ateşi hissetti. Her ne kadar Yekta’nın gölgesi üzerine düşmüş olsa da, kendi ışığını yakmaya başlamıştı. Geri dönüp Yekta’ya baktı. Gözlerinde artık bir korku değil, sınanmış bir güç vardı. “Bu gece bitti belki,” dedi alçak ama kesin bir sesle, “Ama bizim hikayemiz henüz başlamadı.” *** Yazar anlatımı (geçmiş) Büyük çalışma odasının kapısı ağır ağır kapanırken, içerdeki hava aniden soğumuş gibiydi. Kadir Bey, odanın başında dimdik oturuyordu. Koyu renk takım elbisesi, yüzündeki yılların sertliğini yansıtan çizgilerle bütünleşmişti. Ellerini masanın üzerindeki koyu ahşap yüzeye sertçe bastırmış, gözlerini öfkeli ama hesapçı bir şekilde karşısındaki adama dikmişti. Yekta, odanın diğer ucunda, her zamanki kendinden emin tavrıyla ayakta duruyordu. Ellerini cebine sokmuş, yarı tebessüm yarı alaylı bakışlarla Kadir Bey’i süzüyordu. Oda, iki adamın soğuk savaş alanıydı; burada her kelime bir hamle, her suskunluk bir tuzaktı. Kadir Bey’in sesi sert ve kararlıydı: “Yekta, bu işin başka yolu yok. Şirketin içinde bulunduğu durum felaket. Borçlar her geçen gün büyüyor. Bizim yapmamız gereken tek şey var: kaynakları kontrol altına almak, zararları minimize etmek. Ortaklık teklifin bu amaçla kabul gördü. Ama… (ağır bir nefes aldı) bu işin sonunda tek patron benim.” Yekta, hafifçe başını yana eğdi. “Kadir Bey, bu konuşmayı çok duyduk. Ama gerçek şu ki, bu şirket sadece sizin oyuncağınız değil. Bugüne kadar siz yönettiniz, ama tek başınıza ayakta kalamayacağınızı çok iyi biliyorsunuz.” Kadir Bey’in gözleri şimşek çaktı: “Kendi oyununuzun kurallarını koyuyorsunuz ama asıl kural şudur: Bu şirket benim kanımdan, canımdan geçti. Kızımdan bahsediyorsunuz ama onu sevmediğimi biliyorsunuz. Erva benim için sadece bir engel. Aile bağlarımızın yüküyle katlanıyorum ona. İstediğim tek şey, şirketi ayakta tutmak. Bu, onun hayatını daha da zorlaştırsa da umurunda değil.” Yekta’nın gülümsemesi, artık alaycılıktan öte bir anlam taşıyordu. “Senin gerçek niyetin buymuş demek. Aileyi bir yük olarak görmek… Şirketi kurtarmak için, kızını bile gözden çıkarmak… Güç böyle bir şey işte.” Kadir Bey, gözlerini kısarak karşısındakine yaklaştı. “Sen, benim geçmişimden bihabersin. Benim için bu şirket, kan ve acı demek. Ve eğer bu yolda Erva engel olursa, onu bertaraf ederim. Beni tanımıyorsun Yekta. Benim çocukluk acılarımı, yıllarca nasıl savaştığımı, neleri kaybettiğimi bilmiyorsun.” Yekta, adım adım masaya yaklaştı. “O zaman anlat, Kadir Bey. Anlat da herkes görsün gerçek yüzünü. Senin ve Erva’nın arasındaki buz dağının altında neler gizli. Bu şirketi sadece para ve güç için kullanırken, aile bağlarını nasıl hiçe saydığını. Ama unutma, güç sadece para ve sözde değildir. Gerçek güç, yıkılmak üzere olan bir binayı sağlam temeller üzerine yeniden inşa edebilmektir. Sen ise, sadece enkazda dolaşıyorsun.” Kadir Bey, gözlerini kısıp ağır bir kahkaha attı. “Sen, genç ve cahil bir adam olarak benim dünyama girmeye kalkıyorsun. Ama bilmiyorsun ki ben, bu işin her karanlık köşesinde nasıl gezindiğimi. Erva’yı sevmiyorum çünkü onun varlığı, benim geçmişimin acılarını hatırlatıyor. Onun yüzü, hayatımdaki başarısızlıkların aynası. Benim tek umudum bu şirket. Ve bu şirket ayakta kalacak, ne olursa olsun.” Yekta, soğukkanlılıkla adım attı, Kadir Bey’in hemen yanında durdu. “Bu kadar kin dolu olmak, seni zayıflatıyor Kadir Bey. Eğer bu şirketi kurtarmak istiyorsan, geçmişi ardında bırakmalısın. Sadece para için değil, insanlık için de. Ama görünüşe göre, senin derdin sadece kendi egon ve intikamın.” Kadir Bey, gözleri dolmuş ama gururunu yitirmemişti. “Benim için önemli olan bu şirketin devamı. Kızımı sevmiyor olabilirim ama bu işi onun yüzünden bırakmam. Bunu unutma.” Yekta, gülümseyerek, “İyi. O zaman bu gece, güçlerimizi nasıl paylaşacağımızı konuşalım. Sen şirketin soğuk gerçeklerine, ben ise geleceğe yatırım yapıyorum. Beraber güçlü olabiliriz, yoksa ikimiz de kaybederiz.” Kadir Bey, ağır ağır başını salladı. “Bakalım, dediğin gibi olacak mı…” *** Günümüz Terastan içeri ağır ağır adım attığımızda, elimdeki mendilin kıvrımı hala elimde sıkı sıkı kavranıyordu. Yekta’nın omzu biraz yakındı, ama aramızdaki mesafe değişmişti; keskin, hakim bir hava vardı. İçimde çarpan kalbimi duyuyordum. Nefesimi tutmaya çalıştım ama biliyordum, bu gece daha yeni başlıyordu. İçeriye girdiğimiz anda, büyük salonun bir köşesinde babamı gördüm. O soğuk, keskin bakışları hemen üzerime çarptı. Bana karşı beslediği nefret her halinden belliydi; bir sevgi değil, tam tersi, büyük bir öfke ve hoşnutsuzluk vardı. Ama bu öfke, benim için değil, şirketi için taşıdığı hesaplaşmanın soğuk bir yansımasıydı. Yekta’nın varlığı onu rahatsız etmişti; bu gece bu gerilim daha da derinleşmiş gibiydi. Babam, Yekta’ya adeta meydan okurcasına bakıyordu. Yekta ise, o bildik soğukkanlı gülümsemesini takındı; içinde geçmişin ağır yükü, ama aynı zamanda bugünün savaşının hazırlığı vardı. “Geceniz nasıl gidiyor, Kadir Bey?” dedi Yekta, sesindeki soğukluk ve sarkazmı hissedebiliyordum. Babam sözsüz cevap verdi; sert, donuk bir bakışla. Beni ve Yekta’yı süzen o gözler, içimde bir ürperti bıraktı. Yekta, bir adım daha yaklaştı, bana biraz daha sokuldu. Bana karşı ne kadar sert olsa da Yekta benim babama karşı hiçbir zaman ezdirmemişti.Gözleri babamdan hiç ayrılmadı. Bu karşılaşma yılların getirdiği bir güç mücadelesiydi. Yekta’nın varlığı, bana karşı olan karanlık sahnenin parçasıydı aslında. Bir gösteri; “Buradayım, vazgeçmedim” diye haykıran. Babam ise, soğukluğunu koruyordu, ama öfkesini saklayamıyordu. Her hareketi, her kelimesi, şirketin kaderi için yapılan hesapların göstergesiydi. “Her şey kontrol altında mı? Şirket nasıl?” dedi Yekta, ince bir alayla. Babamın kaşları çatıldı. “Şirket benim elimde, öyle de kalacak. Kendi çıkarlarımı korumak için ne gerekiyorsa yapıyorum.” Yekta’nın yüzü aniden karardı. Bu, sadece bir güç oyunu değildi; yıllardır süren bir hesaplaşma, bir savaş. “Unutma Kadir Bey,” dedi Yekta, soğukkanlı ve vurucu, “Benim de güçlü bağlarım var burada. Oyununu oynarken gözünü dört açmalısın.” Babam kendini tutamayıp gürledi: “Seninle anlaşma teklifimi reddetmen büyük bir hata oldu. Umarım aklını başına toplarsın.” Yekta, gülümsedi; ama bu gülümseme neşeli değildi. “Beni asla küçümseme. Ben oyunun kurallarını yazanlardanım.” Ben ise, o iki adamın arasındaki güç savaşı arasında sessizce kalakalmıştım. Babamın bana karşı taşıdığı nefret ile Yekta’nın üzerimdeki karanlık sahiplenmesini düşünüyordum. İkisi arasında sıkışıp kalmıştım; oyunlarının bir piyonuydum sadece. Nişan gecesinin hareketlenen ortamı, bu ağır anı üzerimizden aldı götürür gibi oldu. Ama o an, Yekta ve babamın karşı karşıya geldiği o sessizlik, benim için gecenin en unutulmaz, en ürkütücü anıydı. Yekta son kez bana baktı, kararlılıkla: “Her şey yolunda olacak.” Ama ben biliyordum, hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE