“Erva?”
Yekta’nın sesi, gecenin sakinliğini bıçak gibi kesti.
Sırtımdan aşağıya ince bir ürperti indi. O sesi her duyduğumda içimde bir yerde kasılan, savunmaya geçen bir parçam vardı artık.
Yavaşça başımı çevirdim. Arkamızda duruyordu. Gözleri önce yanıma kaydı bakışları, sonra bana. Sonra tekrar yanıma.
Gülümsemiyordu. Ama öfkelenmiş gibi de durmuyordu.
Bu daha tehlikeliydi. Hatta bu en tehlikelisiydi.
Ayak sesleri yaklaştı. Sert ama kontrollü… Yekta her zamanki gibi öfkesini bile terbiye ederek taşırdı. Yanımıza geldiğinde yüzünde sahte bir gülümseme vardı ama gözleri gülmüyordu.
“Beklettim mi güzelim?,” dedi usulca, sesi sanki hafif bir imayla örülmüştü. “Seni içeride misafirlerle bırakmak istemedim.Ama onalarda bir türlü beni bırakmadılar. Bunaldın biliyorum.”
Bir adım attı bize doğru. Yanımdaki adamın omzuna dostça ama ölçülü bir dokunuş kondurdu.
“Ne tesadüf… Bu gece herkes birbirini dışarda buluyor,” dedi, sesi kibar ama içinde tuhaf bir ezgiyle.
“ARAS Demiral ? değil mi “ dedi.
Adı Arasmış demek ki.
Aras tebessüm etti. “Kalabalık yoruyor insanı,” dedi kısa bir yanıtla. “ Ve evet ARAS Demiral Yasmin’in nişanlısının yengesi ablam olur buraya onunla geldim.” dedi açıklama yaparak.
.Sadece kısa bir baş selamıyla yetindi. “Bende Yasminin abisi Yekta Ateş aynı zamanda Erva’nın nişanlısıyım.”
O cümle Boynuma dolanan soğuk bir zincir gibiydi.
Aras bir an bana baktı, sonra gözlerini kaçırdı.
Ben hâlâ başımı eğiyordum. Çünkü biliyordum, bakarsam ya ağlayacaktım… ya da bağıracaktım. Ama yapmam gereken ben onun nişanlısı değilim diye bağırmaktı yapamadım sadece sustum.
Yekta’nın gözleri hâlâ üzerimdeydi.
Sanki beni görmek değil, anlamak istiyordu.
Sorguluyordu.
Şimdi burada, bu terasta, Aras’la yan yana duruyor olmamı, biraz önceki tebessümümü, gözlerimi ger şeyi tek tek sorguluyordu.
Ben ise, elimdeki mendili sıkı sıkı tutuyordum.
Ateş simgesi avucumun içine baskı yapıyordu. Canımı yaksa bile elimden bırakmak istemiyordum.
Yekta’nın yanında kendimi hiçbir zaman bu kadar küçük, bu kadar “suçlu” hissetmemiştim.
Ama suçum neydi? Nefes almak istemem mi?
“İyi misin?” diye sordu sonra, sesi yumuşamıştı. Ama o bakışlar… yine de üzerimde kaldı.
Başımı salladım. “Sadece biraz hava alayım dedim. Gürültü fazla geldi…”
“Anlıyorum,” dedi. Cümlemi yarıda keserek. Savunmam asla umrunda değildi sormak için sormuştu soruyu.
Anlıyor muydu gerçekten?Hayır.
Yoksa sadece izliyor muydu beni, bir tehdit sezmek için? Evet.
Yekta birkaç saniye daha sessiz kaldı, sonra bir adım daha yaklaştı bana.
“Gece uzun. Birinin seni düşünmesi hoş olmaz,” dedi alçak bir sesle.
Aras’a mı söylüyordu? Bana mı?
İkimize birden mi?
Aras sigarasını yere bastırdı. “Ben sizi rahatsız ettiysem—”
Yekta’nın sesi onu kesti. “Ettiğinizden değil. Ama bazen, neyin ne olduğunu anlamak için çok dikkatli bakmak gerekir.”
Bu, üstü kapalı bir tehditti.
Benim için.
Aras için.
Ve Yekta, hiçbir şeyi açık söylemezdi. Çünkü açık olanı ezip geçmek onun tarzı değildi. O, insanın içine işleyen cümleleri severdi.
Aras kolunu hafifçe sıyırarak, “Ben de tam içeri geçiyordum,” dedi bana dönerek. Daha fazla bir şey söylemedi bu beni mutlu etti. Rahatsız olmuştu o da ortamdan.
İzin istedi, kibarca. Yekta’ya da kısa bir baş selamı verip terası terk etti.
Aras içeri geçerken bir sessizlik oldu.
Yekta yanımda durdu. Gecenin serinliği gibi sessiz, ama aynı zamanda tenime değen soğuk bir his gibi.
“Gömleğin güzelmiş,” dedi birden, alakasızca. “Beyaz, ama sana yakışmış.”
Ardından bana döndü, göz göze geldik.
Yine o yumuşak ama tedirgin edici ses tonuyla fısıldadı:
“Kirlenmesin, dikkat et…”
Kalbim bir an durdu sandım.
Bu bir temenni değildi.
Bu, gözdağıydı.
Kibarlığın içine gizlenmiş, üstü örtülü bir sahiplenme.
Ve ben…
Sadece başımı eğdim.
Çünkü bu gece, sadece “rolümü oynamak” istemiştim.
Ama belli ki, Yekta’nın sahnesinde senaryo hep onun elindeydi.
Aras Yektayı duymamıştı ama ben çok iyi duymuştum altında yatan imayı çok iyi anlamıştım.
“Yeni arkadaşların mı var artık?”
Sesi yumuşak gibi ama içinde zehir vardı. Göz ucuyla bana baktı, sonra gözlerini kapatıp başını yana çevirdi. Sanki kendini bile tutmakta zorlanıyordu.
“Ne dediğini anlamıyorum, bilmiyorum.” dedim başımı eğerek. Yalan. Çok iyi biliyordum ne demek istediğini. Ama duymak istemiyordum. Çünkü gerçek ne zaman ortaya çıksa, içimde bir yer daha eziliyordu.
“Bilmiyor musun gerçekten?”
Bu kez daha alaycıydı sesi. Yaklaştı.
“Benim nişanımda başka bir adamla yan yana duruyorsun. Ve bunu anlamam mı bekleniyor?”
Kelimeler yüzüme tokat gibi çarptı.
“Senin nişanın değil bu.”
Bakışlarımı ona kaldırdım. Gözlerim dolu doluydu ama belli etmiyordum.
“Bu gece burada olmam gerekiyordu. Ben sadece üzerime düşeni yapıyorum.”
“Ve üzerinize düşen ‘yanında durmak’ mı oluyor artık? Yoksa koşa koşa başkasının yanına kaçmak mı?”
Sesi yükselmemişti. Ama tonu sertleşmişti. Soğuktu. Sahiplenici ama aynı zamanda ezici.
Bir an sessizlik oldu. Göz göze geldik. Yekta’nın bakışları yakıcıydı. O an kalbimin ne kadar sıkıştığını hissettim.
“İstemediğin bir şey varsa Erva…”
Birkaç adım geri attı.
”…bana değil, ailene söyle. Çünkü bu oyun artık bana dar geliyor.”
Sözleriyle beni serbest bırakıyormuş gibi görünüyordu ama biliyordum… O asla bırakmazdı. Son zamanlarda hep yaptığı gibi beni ailemle tehdit ediyordu. Çünkü biliyordu ben ona boyun eğmem bu yüzden de aileme sığınıyor da her seferinde. Benim mağlubiyetm ailemeydi asla Yekta’ya karşı değildi.
Ben sustum. Çünkü ne söylesem eksik kalacaktı. Bu gece onunla tartışmak istemiyordum.
Ama içimdeki fısıltı sustuğum her saniye biraz daha yükseliyordu:
“Bu gece her şey değişiyor, Erva.”
“ Bütün bunları istemediğimi zaten çok iyi biliyorsun Yekta.” Bütün gün susmuştu ama yeterdi artık.
“Erva”
“ Ne Erva yeter sen bir yandan ailem bir yandan yeter ben çok yoruldum, sıkıldım Yekta.” dedim kendimi tutamayarak.
Terasta yalnızlık ve ben ona karşı kendimi hiçbir zaman tutmamıştım şu anda da tutmama gerek yoktu.
“ Açığımı buldun diye üstüme gelmekten vazgeç çünkü bu senin için hiç hoş olmayacak bunun farkındasın ama bile bile yapıyosun.” dedim sertçe ona dönerek.
“ Erva bu konun açık olmakla bir alakası olmadığını çok iyi biliyorsun erva ben seni 15 yaşımdan beri tanıyorum o günden beri de seninle evlenmek için her şeyi yapıyorum. Babam bunu onaylıyormuş onaylamıyormuş umrumda değil. Evet artık baban da bunu onaylıyor hatta bunun için neredeyse yalvarıyor. Ve bu benim çok hoşuma gidiyor. Ama sen de biliyorsun ki babam bunu onaylamasa da sen benimle evlen evlenecektin.”
Geçmiş hatalarımdan biri de buydu Yekta‘yı hayatıma ben almıştım Allah kahretsin ki bütün bunları bilseydim asla onunla tanışmazdım.
Olaylar bu şekilde gelişmeseydi belki her şey farklı olabilirdi ama bu şekilde o benim asla tanımak isteyeceğim biri değildi. Benim tanıdığım Yekta bu değildi.
Bir zamanlar buluşup derdimi anlattığım kişi benim derdim ne olmuştu artık. Babamın yaptıklarını anlatıp teselli bulduğumu insan babamla birlik olup bana cehennemi yaşatıyordu.
“Evlenmezdim.” dedim sesimin güçlü çıkması o an büyük şans olurdu benim için ama olmadı.
Yekta bir adım attı. Yavaş. Kontrollü.
Her zaman olduğu gibi, hiçbir hareketi boşlukta kalmazdı.
Yaklaştıkça nefesim daraldı. Ama kaçmak gibi bir lüksüm yoktu.
“Evlenmezdim,” dedim bir kez daha. Bu kez daha net, daha kesin.
Yekta durdu. Başını hafifçe yana eğdi. Gülümsedi.
Ama o gülümsemenin içinde, kırık camlar gibi keskin bir şey vardı.
“Beni kırmak, seni özgür yapmaz Erva.”
Gözlerimi kaçırmadım. Bu kez yapmadım.
“Beni ezmek, seni mutlu etmiyor. Artık seninle savaşmak istemiyorum ama boyun eğmek de istemiyorum.”
Bir anlık sessizlik oldu.
Sonra Yekta, her zaman yaptığı gibi, her şeyi toparlayan cümleyi kurdu.
“Bu, savaş değil Erva. Bu sadece başlangıç. Senin adına verilen bir kararın kabulü. Sadece kabul etmeyi geciktiriyorsun.”
Bu onun dünyasıydı. Her şey bir kural, her şey bir anlaşmaydı.
Bense o dünyanın bir tutsağıydım. Ama hâlâ bir kapı arıyordum.
O kapının arkasında özgürlüğüm vardı.