-5-

2603 Kelimeler
Bölüm şarkısı: Clean Bandit - Tears Uzun zamanın ardından yine başa sarmış gibi korku dolu his vardı içimde, tedirgindim. Fakat en başta olanlardan farklıydı her şey. Ben farklıydım, etrafımdaki insanlar farklıydı. Yerde, yanımda oturan Narin'e kaydığımda gözüm içimde parçalanan sözcükler kesiyordu dilimi. Mert'e bir şey olursa yaşayacağım çöküşü yaşıyordu Narin, bu yüzden onu çok iyi anlıyordum. İçini çeke çeke ağlarken sessizce onu izliyordum. Bir zamanlar ben de yaşadığım kayıplardan sonra bir kenara çekilip ruhumu teslim ederken nasıl gözüküyordum? Narin kadar çaresiz mi? "Dün.. dün gece boşanma dilekçesini masaya bırakıp sessizce gitmişti. Peşinden ç-çok yalvardım Melek, beni sevmese de değer vermese de beni bırakmaması için çok yalvardım. O-ondan başka kimsem olmadığını iyi biliyordu. Bırakıyor beni-" Hıçkırıkları nefesini keserken cümleleri yarım kalıyordu. Kendime çekerken boynumda kısılıp ağlamaya devam etti. Gözlerim karşımızdaki duvara yaslanan Mert'e kaldığında derin bir nefes aldım. Bir şeyler bildiği ortadaydı işte. Nihayet doktor onu görmek için izin verdiğinde Narin apar topar kalkıp hazırlanmak için hemşireyi takip etmişti. Ağır adımlarla kalkarak Mert'in yanına yaslandım ben de. Gözlerimin içine baktığı derin anlamların sayı o kadar fazlaydı ki yakalayamıyordum. "Onur'la ilgili bildiğin şeyleri Narin'den saklama." Bakışlarını kaçırırken "bilse de pek bir şey yapamaz" dediğinde karşımda sanki tanıdık manzara belirmişti. "Yaşadıklarımızı çabuk unutuyorsun Mert. Bir zamanlar benden sakladıkların nelere getirip çıkardığını çok iyi biliyorsun." Diyerek bu sefer ben gözlerimi kaçırdım. Ne yapacağını şaşırmış Mert ayrılmıştı benden o zaman. O mezarlık anım hiç değişmeyen en korkunç kabuslarımdan birisiydi. Şimdi Onur yapıyordu aynısını.  "Belki de başından bırakması en mantıklısı." Diyerek bakışlarını hastanenin beyaz tavanına dikti. İçim acıyarak bakmıştım ne yazık ki. İçinden geçen düşüncelerde de keşke beni de başından bırakması mı geçiyordu? Oyuna hiç başlamadan bırakmak istiyordu. Ne kadar doğruydu bilemezdim. - Israrlarım sonrası ben de onu görebilme şansı kazandığımda sevinmiştim. Çünkü bazı şeylerin ikinci şansı olmadığını öğretiyordu hayat bize. Kısıtlı zamanımdan çalmamak adına hızla ilerleyerek uyuyan Onur'un yanına gittim. Sandalyede otururken derin bir nefes aldım. "Aslında seni görmek için gelmiştim sadece bu konuşma saçmalığını yapmak için değil. Beni duyduğunu sanmıyorum." Dedim ellerimle oynayarak. Anlamıyordum çünkü canım yanıyordu. "Neden acıyorum sana Onur?" Dedim gözyaşlarımı tutamazken. "Bize onca şeyi yaptıktan sonra senin için neden endişeleniyorum?" Anlayamadığım da tam olarak buydu. "Bu hayatın satranca benzediğini sen söylemiştin bana. Görüyorum ki hiç başlamadan pes ediyorsun. İki kişilik bir oyunda birisi kuralları belirleyemez Onur artık herkes kuralları biliyor. Savaşacağını umuyorum." Diyerek ayağa kalktım apar topar. "Mert'in yaptığı hatayı yapma, sevdiğin kişinin canını yakma çünkü en çok seninki yanacak bunu biliyorsun." Adım atmak isterken duraksamıştım. Kafamı geri çevirirken ilk kez tehlikeli durmayan Onur duruyordu karşımda. "Seni affediyorum, bana yaptıklarını da. Kazandığın figürlerden özür dilemek kadar saçma geliyor affetmek hissi sana, değil mi?" Dedim gözyaşlarım arasında. "Oyunun başında kurban ettiğin piyonun, oyunun sonunda vezire çevrilmesi kadar saçma zaten bu hayat. Hayatta kal Onur, bu oyunu oyna, saçma olsa bile!" Apar topar odadan çıkarken gözlerime garip bakmıştı Mert. Onur'a olan nefretimin bu kadar çabuk bileceğine şaşıyordu o da. Hastaneden çıktığımızda sakince arabaya geçmiştik ve yolculuğumuz da sessizdi. İçimdeki garip hissi çözemiyordum. Mert'e baktığımda sadece yolu izliyordu sessizce. "Sence yaşayacak mı?" Diye soru sorduğumda bir süre tepki vermemişti. "Onu, yaşaması için ikna edecek bir sebebim yok." Dediğinde kinayeli şekilde gülmüştüm. "Ya senin? Yaşaman için sebebin yok mu?" Araba aniden durduğunda öne gitmemi kemerim engellemişti. Sinirli bakışları beni bulduğunda hata yaptığımı anlamıştım. "Şu an hayatta olmamın sebebiyken, böyle konuşman sıkıyor beni. Amcamı öldürdükten sonra bitecekti benim oyunum da. Her şeyi senin için sıfırladım." "Ama oyun eski yerinden devam ediyormuş gibime geliyor Mert." Dedim kollarımı bir birine sararken. Bakışlarındaki çelişki korkutmuştu beni. "Savaşıyorum ama bu sefer iki kişinin yerine. İkimizin yerine," dedi bakışlarını yola çevirirken. "Oyunu görmeme izin vermiyorsun" sitemli sesime çevirdi kafasını. "Oyunu daha başlamadı güzelim." Diyerek arkasına yaslanırken sıkıntıyla ellerini saçlarına götürdü. Söylemeye bir şey bulamamıştım. Tekrar arabayı çalıştırarak evin yoluyla ilerlettirdi arabayı. Evin önünde durduğumuzda kemerimi çözerek hızla bahçeden geçtim. Onur'un kanı dağılan tarafa bakmamaya çalıştım. Mert arkamdan sakince ilerliyordu. Eve girdiğimde duş alıp uyumak istiyordum sadece. - Banyodan çıktıktan sonra ıslak saçlarımı kurutmaya üşenmiştim. Mert'e seslenmiştim fakat cevap vermemişti. Aklıma gelen şeyle hızla arka odaya doğru gittim. Daha kapıya yeni yaklaştığımda gelen seslerden kum torbasını yumrukladığını anladım. Kapıyı araladığımda loş ışık altında kan ter içinde kalan Mert'i gördüm. Ağır adımlarla içeri girdim fakat kapı aralığında durarak onu seyretmeye başladım. "Ateşin çıkacak," dedim gülümseyerek. Çok çabuk ateşi çıkan birisiydi. Duraksayarak bana baktığında sargılı elleriyle saçlarını dağıttı. Yanına yaklaştığımda vazgeçmeden kendisini yormaya devam ediyordu. "Neden sinirlisin?" Soruma yanıt vermemişti. Elimi kolunun üzerine koyduğumda yavaşlayarak bana döndü. "Sinirli değilim" dediğinde gülümseyerek avucumu yanağına yasladım. Nefes nefese bana bakarken bir adım daha yaklaştım. Buraya sık sık geliyordu. "Bu eve geldiğim ilk günden daha az geliyordun buraya" şimdiyse her gece hırpalıyordu bu torbayı. "Birazdan çıkarım" diye huysuzlanarak kendini geriye çekti. "Benden bir şeyler sakladığında kaçıyorsun benden, merak etme ne sakladığını sormayacağım şimdilik. Rahat ol." Dedim fakat gülerek tepki vermişti. "Bana da öğretsene" dedim gülerek. Beni alayla süzerek gitmek istedi fakat önüne geçerek durdurdum. "Lütfen," dedim kafamı yana yatırırken. "Bileğin kırılır kuyruklu, çekil" onu umursamadan kollarımı boynuna sardım. "Merak etme, kırmam," en son yapışıp bırakmadığımda nefesini üfleyerek "tamam" dedi. Arkama geçerken ellerini belimden geçirerek ellerimi tuttu ve yumruk şekline getirdi. Pozisyonumu ayarlarken ayaklarımı düzeltti. Nefesi enseme çarparken kendimi tutamayıp gülmüştüm. "Hadi vur!" Dediğinde hazırladığım elimi sıkarak torbaya geçirdim. Bileğime doğru uzanan acıyla ağzım açılırken sesimi bile çıkaramamıştım. Bileğimi tutarak iki büklüm olurken Mert olayı yeni anlıyordu. "Melek!" "Sana bileğini kıracaksın dedim işte, bana ver bileğini." Bağırışından sonra elimi ona uzatırken belimi düzelttim. "Acıyor," dedim gözlerim dolarken. "Acır tabii! Otur oturduğun yerde!" Daha çok ağlamak isterken ovuşturduğu bileğimin acısı geçiyordu. Fazla acıtmamıştı fakat çocuk gibi olmuştum son zamanlarda. Gözlerime baktığında kendine çekerek sıkıca sarıldı. "Bana inat olsun diye kendine zarar vermekten bıkmıyorsun," dedi saçlarımı koklarken. Çıplak vücuduna sarılmış çocuk gibi ilgi bekliyordum. "Sen de hasta olman için elinden geleni yapıyorsun" ayrılarak elini yüzme koydu. "Burdan çıkmak ikimiz için de en iyisi olacak" dediğinde kıkırdayarak kafamı salladım. Tişörtünü alarak üzerine geçirdiğinde koridorda çıkmış onu bekliyordum. "Banyodayım," diyerek yanağımdan öptü ve merdivenlerde yöneldi. Telefonumu alıp koltuğa uzandım. Damla'nı bularak rehberden aradım fakat ulaşamıyordum. Derhal Özlem'i aradığımda açıktı. "Melek?" Ağlamış geliyordu sesi. "Damla'nın telefonu kapalı, seni arıyorum ağlamış açıyorsun. Ne karıştırıyor sunuz?" Hışırtı duyuldu hatta. "Ben ağlamadım, Damla'nın telefonu neden kapalı bilmiyorum." Ayağa kalkarken kan beynime sıçramıştı. "Özlem neler dönüyor?!" Bağırışıma engel olamazken hıçkırdığını duydum. "Neden böyle davranıyor sunuz anlamıyorum. Moralimiz bozuk olduğunda anında buluşup çözerdik, kenetlenirdik ama şimdi?! Aylarca haber almadığım oluyor sizden Özlem! Her günümü özetlediğim Damla şimdi yok, bulamıyorum!" Ellerim titrerken çaresiz hissediyordum kendimi. "Melek, ben bilmiyorum. Her şey- her şey aniden gelişti, korkuyorum," kaşlarım çatılırken telefonda hıçkırarak ağlayan Özlem neden bahsediyordu bilmiyordum. "Yarın Özlem, yarın bize geliyorsunuz ve her şeyi anlatıyorsunuz. Eğer gelmezseniz bir daha beni aramayın," diyerek telefonu yüzüne kapattım. Fakat sonra duyduğum pişmanlıkla tekrar arayacaktım ki vazgeçtim. Benden ne saklıyordular bir türlü çözemiyordum. Kesinlikle yeni olaylarla alakalı değildi çünkü problemimiz eskiye dayanıyordu. Merdivenlerden yatak odasına çıkarken ıslak saçlarım omzuma dökülerek üşümeme neden oluyordular. Saç kurutma makinesini almak isterken yatağın üzerine bırakılan dosyayı gördüğümde duraksadım. Mert kesinlikle dosyalarını yatağa bırakmazdı. Banyodan hâlâ su sesi geliyordu. Yatağa oturduğumda şüpheyle dosyayı elime aldım. Eski yüz kapağı dikkatimi çekmişti bu da o demek oluyordu ki eski bir bilgi vardı içerisinde. Dosyanın kapağını çevirdiğimde gördüğüm fotoğraf ve isimle ellerim titremişti. "Elif?!" dudaklarımdan istemsizce dökülen cümlelerden sonra diğer sayfaya bakmaya korkar olmuştum. Damla ve Özlem'le tanıştığım zaman içlerinde o da vardı fakat arkadaşlığımız kısa sürmüştü. Kendisi Almanya'ya temelli taşınmıştı ve ilişkimiz de kopmuştu. Sayfayı çevirdiğimde okuduğum bilgilerle kaskatı olurken hızla dosyanın kapağını bağladım. Babası bu işlerin içindeydi ve küçümsenecek kişi değildi. Anlaşılan Mert'ten hoşlanmadığı için ve araya ben girdiğimde kızını bizden koparmıştı. Mert'le olan ilişkim onu korkutmuş olmalıydı. Elif biliyor muydu? Dosyanı yere fırlatırken bir süre zeminde kaydı ve Mert'in ayağı altında durdu. Banyodan çıkarak yine sessizce beni izliyordu. Onun banyodan çıktığını duymuş değildim. Bilerek bırakmıştı dosyaları yatağa öğrenmem için. "Bunu neden bunca zamandan sonra söyledin bana?" Cidden kaç yıl geçmişti aradan?! Ellerini eşofmanının ceplerine sokarak dolaba ilerledi ve bir tişört alarak giyindi. "Şimdi söylüyorum çünkü Türkiye'deler ve ayağını denk al. Ayrıca o zaman söyleseydim ne yapacaktın? Önlerini mi kesecektin?" Kesinlikle önemsediği bir konu değildi. "Dalga geçmeyi bırak, daha ne söyleyeceksin bana?" Dedim ayağa kalkarak. Yine umursamaz tavrıyla önümde durduğunda yüzünde alaycı ifade vardı. "Olamaz, sümüklü sinirleniyor" dedi yapmacık şaşkınlıkla. "Dalga geçme benimle!" Diye bağırdığımda bakışlarını kaçırarak gülmesi içimi yumuşaltsa da kararlığımı sürdürdüm. "Melek git başımdan cidden yorgunum" önüne geçtim yine inatlaşarak. "Bak inat etme, uyarıyorum seni. Bu kadar bilgi fazla sana" "Hani benden bir şey saklamayacaktın? Verdiğin söze ne oldu?" bağırdım fakat oralı bile olmadı. "Ben senden her zaman bir şeyler saklıyorum işimle alakalı" sinirden gözlerim dolarken dişlerimi sıktım. Delirtiyordu beni resmen. Takmadan elleri ceplerinde ıslık çalarak odadan çıktı. "O zaman benimle konuşma!" son ses bağırırken boğazım yırtılmıştı. İçim soğumazken sandalyesine tekme attım ve sandalye yere devrildi. Hayır böyle olmayacaktı, daha beter yapmalıydım onu. İşler çığırından çıkmıştı ve yine tek başına bütün işlere burnunu sokuyordu. Hızla dolaba yöneldim ve üzerimdekileri çıkardım. Az bir önemli eşyamı sırt çantama toplarken elime aldığım gibi aşağı fırladım. Koltuğa yayılmış televizyon seyrediyordu. Çantayı masaya sertçe bırakarak ona baktım. Giyinmiş olmama umursamadan izlemeye devam etti. "Annemlere bırak beni, bir süre orada kalacağım" dedim sinirimi tutmaya çalışırken. Burnu sürtmesi için yapıyordum fakat beni takmıyordu bile. "Sinan'ı ara bıraksın seni, yorgunum." Ne? NE?! Çantadan telefonu çıkararak mesaj kısmına girdim. Eğer konuşursam patlayacaktım ve katilam çıkacaktı. Beni alması için kısa mesaj gönderdim ve kanepeye oturarak kollarımı bir birine kenetledim. Çok nadiren annemlere giderdim kavga ettiğimizde fakat ertesi gün gelip zorla da olsa almıştı hatta gitmeme bile zor izin vermişti. İlk kez umursamıyordu evden bir süreliğine ayrılmamı. Gerçekten bıktırmış mıydım onu? Sinan geldiğini mesajla bildirdiğinde sinirle çantamı alarak ayağa fırladım. Bana kısa bakış atarak değerli maçına geri dönmüştü. Arkamı döndüğüm gibi ayaklarımı yere vurarak evden çıktım. Arabaya geçtiğimde Sinan anlamıştı. "Yenge problem mi var?" diye sordu kısık sesle ve arabayı çalıştırdı. "Var Sinan var! Senin o kaskafalı patronun beni umursamıyor, salak yerine koyuyor beni. Anlat diyorum anlatmıyor. Bir gece yarısı hışımla geliyor ve kum torbasından çıkarıyor sinirini. Ne oluyor diye soruyorum cevap vermeye bile tenezzül etmiyor!" Bağırışımın ardından nefes nefese kalırken hemen pencereyi açtım. "Yenge iyi misin?" Çaresiz Sinan ne yapacağını şaşırmıştı. "Değilim," gözlerim dolarken tuttum kendimi. Aslında bu problemler hep vardı fakat şimdi patlamıştım. Evimizin kapısında durduğunda teşekkür ederek arabadan indim ve eve koştum. Zili çaldığımda dayanamadan kapıya vurdum. Annem kapıyı açtığında tuttuğum gözyaşlarım birden akmaya başladı. "Anne çok kötüyüm ben!" Muhtemelen yaptığım şeyin ne kadar saçma olduğunu biliyordum fakat uzun zaman olmuştu bunları biriktireli. Sıkıca anneme sarılırken kadın acayip korkmuştu. "Kuşum n'oldu sana? Emel hemen buraya gel, Melek iyi değil." Koşar adımlarla değil de bıkkın şekilde gelmişti Emel. Annemle dertleşmelerimden bıkmıştı hayin. Babamı sıradan şeyler olduğuna zor da olsa ikna edip göndermiştik ve annemle Emel yatağın üzerinde oturmuş deli gibi ağlayan beni sakinleşirmeye çalışıyordular. "Anne umursamıyor beni, resmen yüzüme ben senden her zaman bir şeyler saklıyorum dedi. İşlerini mi berbat ediyorum ben onun?" Annem saçlarımı okşarken bir yandan teselli vermeye çalışıyordu. "O seni umursamaz olur mu? Ne çabuk unuttun, baban tereddüt yaşarken siz evlendiğinde ne olaylar çıkardı?!" Evet, olay çıkarmıştı babam beni vermekte tereddüt yaşarken. "Çok kötüyüm, çok! Gitmeyeceğim bir süre, bırak burnu sürtsün."  "Hayır, şimdi sinirlisin sadece, Emel bırak o telefonu gel kızı sakinleşir." Emel gözlerini devirerek telefonu bıraktı ve yanıma oturdu. "Dokunma bana, çok umurundayım sanki!" Diye çemkirdiğimde yüzünü buruşturdu. "Ne bağırıyorsun? Kim bilir ne yaptın çocuğa da canından bezdi" ağzım şaşkınlıkla açılırken anneme döndüm. "Ben mi bıktırdım anne onu? Yemin ederim yardım etmek istiyorum sadece" daha beter ağlarken annem Emel'i mıncıkladı. 'Ne var?' gibisinden de ters ters baktı o da. "Damla'yla Özlem' i ara bu böyle sakinleşmez,"  "Hayır! Onları da aramayın konuşmuyorum onlarla, arama sakın!" "Kızım ne oluyor böyle!" Ağlayarak annemi sarmaya devam ederken ne kadar ağladığımı hatırlamıyordum. Öylece annemin kucağında uykuya dalmıştım. Aralıksız uyku uyumuştum ve sabah kalktığımda konuşma seslerine uyanmıştım. Gözlerim zorlukla açılırken yataktan kalktım. "Bak Emel Hülya'ya, nasıl merak edip gelmiş koşarak?" "Hiç uğraşamam anne, benim derdim bana yeter zaten. Bak ne güzel evlenmiş ya, ben bi ikna edemedim Sarp'ı" istemsizce gülerken yorgun hissediyordum yine kendimi. "Hülya?" Diye seslendim içeri doğru. Kapıya vurarak içeri girdiğinde hemen yanıma koştu. Kollarıyla beni sararken: "Ne oldu sana? Niye bu kadar ağladın?" Meseleyi biliyordu fakat huyuydu severek soru sormak. "Mert enişte seni umursamaz olur mu? O seni çok seviyor, hepimiz çok seviyoruz. Bak, bu çiçeği Sarp gönderdi sana" diyerek bir küçük demet çiçeği çantasından çıkararak bana uzattı. Şok olmuş şekilde çiçeği alarak yanındaki notu çıkardım. "Mert'i bunu yaptığına pişman edeceğiz, intikamını alacağım mutlaka. Bu arada çiçekleri yanımızdaki mezarlıktan topladım. Çiçekçiye gitmeye üşendim de" Histerik bir şekilde kahkaha atarken kendimi tutamamıştım. Yanımda olmasa bile güldürüyordu beni. Annem kapıda belirirken güldüğüme sevinmişti. "Prensesim uyanmış mı? Bak ne kadar anlayışlı arkadaşların var?!" Notu saklayarak görmelerini engelledim. Annem başımı okşarken iyice şımarmıştım. "Hadi yemeğe inelim" diyen anneme kafamı olumsuz anlamda salladım. Tüm ısrarlara rağmen yatağımda oturmayı başarmıştım. Bir süre geçmişti fakat Mert arayıp sormamıştı bile beni. Yoksa boşanmak mı istiyordu benden?Kapı zili çalarken evde sessizlik oluştu. Babam aşağıdan "Mert geldi!" Diye bağırınca telaş kaplamıştı her yerimi. Annem onu yukarı çıkarırken ben de kendime çeki düzen vererek tekrar yatağa yattım ve yüzümü duvara döndüm. Bir süre sonra eve sessizlik çökerken odama girdiğini hissettim. Yanımda sakince otururken gözlerimi sıkıca kapattım. Saçlarıma dokunduğunu hissettiğimde daha çok sıkıyordum kendimi. Ensemde hissettiğim nefesle tüylerim diken diken olurken kıpırdamamaya çalışıyordum. "Dün yaptığım hayvanlık için özür dilerim" bir özürle kabul edeceğini sanıyorsa yanı- bir anda kendimi karşısında bulmuştum. "Geç gelmemin sebebi hazırladığım sürpriz yüzündendi." "Özlemedin mi beni? Ben çok özledim" diyerek kokumu içine çekti. Kendimi geri çekmeye çalışırken izin vermedi. "Her zamanki yerimize gitmeye ne dersin? Eğer istersen akşamlarız da.." kalbim düzensiz atmaya başlarken kendimi zorla tutarak geri çektim. "Aramadın bile" "Telefonda affedecek değildin beni bunu biliyorum. Kaç kere özür dilemem gerekiyor? Hayvanım işte, bazen nasıl davranmam gerektiğini bile bilmiyorum. O kadar uzak kaldık ki şimdi ayrılmaz parçamsın ve ne yapacağımı şaşırıyorum" yüzündeki masum ifadeye dayanamazken yastığımla kafasına vurdum. "Eve geçelim istediğin kadar yastık savaşı yaparız" diye sıkıca belime sarıldığında kıkırdadım. "Akşam da orada kalalım mı? Yani eski yerimizde" yüzündeki sırıtışı içimi eritirken kafasını hızla salladı ve kucağına alarak ayağa kalktı. "İndir aşağıya annemler girecek şimdi odaya" diye bağırdım kısık sesle. Umursamayarak kapıya doğru gittiğinde debelenerek kucağından indim. "Git aşağı ve beni bekle. Bu halde gelemem" mızmızlansa da belinden ittirerek odadan çıkardım ve kendimi banyoya attım. Gözlerimde şişkinlik vardı ne yazık ki. Hayvan herif! Hazırlanarak aşağı indiğimde babam Mert'le işle ilgili konuşuyordu. "Kahvaltı yapmayacak mısınız?" Annemin sorusuna kafamı olumsuz anlamda salladım. Hepsini öperek evden çıktığımızda aptal sırıtış vardı yüzümde. "Hemen gidelim" dedim heyecanla. Gülerek arabayı çalıştırdı. - Şehirin kalabalığından ve arabaların seslerinden uzakta kurduğu çadırın içinde oturmuştuk. Ayaklarımızı dışarıya sarkıtarak önümüzü seyrediyorduk uzun uzun. Tam önümüzde koca şehir serili sanki sessize alınmış gibi muhteşem gözüküyordu. Elimdeki tostun son ısırığını da yutarak meyve suyumu bitirdim. Son bahara doğru mevsim ilerlerken yapraklar dökülmeye başlamışlardı bile. "En sevdiğin mevsim geliyor, son bahar" dedim kafamı omuzundan kaldırarak koyu kahve rengi gözlerine çevirirken. Kahve renkli gözleri o kadar yoğun hisse kapılmıştı ki siyaha yakındı diyebilirim. Geçmişin izi olan dudağında hafif kıvrılma oldu. Tüm hayatımı o kıvrımda geçirebilirdim. Rüzgarlı hava yüzünden titrerken Mert daha sıkı sarıldı bana. "Bir daha gitme" sesinde endişe vardı. "Gitmem" dedim çocuk gibi ona sokulurken. "Sen de gitme" dedim gözlerimi kapatarak. "Gidersem seni de götürürüm, merak etme" ben gülümserken o da gülüyordu. Bu anı bir küçük kağıda sığdırıp saklamak istiyordum sonsuza dek. Telefonumun sesiyle yerimi bozmadan cebimden çıkardım ve battaniyenin altından kulağıma tuttum. Kim olduğuna bakamamıştım. Telefon açılırken titrek bir nefes duydum ilk. "Onur öldü..." Narin'in sesi rüzgarı bile peşinde bırakacak derecede soğuktu, keskindi. Gözlerimi kapatırken bir damla yaş süzülmüştü yanağımdan. Oyunun başladığını şimdi hissetmiştim. Onur'un taşı satranç tahtasına devrildiğinde çıkardığı ses içimdeki kuyunun diplerinde yankı yaptı. İnanacak gücü değil de oyuna bakacak gücü bulamamıştım kendimde. Çünkü kimle oynadığımızı bile bilmiyorduk. ☆☆☆
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE