Bölüm Parçası: Ruelle - Storm
Hayatım boyunca annemin nasıl bir kadın olduğunu düşünmüştüm. Elimde sadece küçük bir fotoğrafı vardı. Bu fotoğrafı onuncu yaş günümde, büyük annem Daffodil vermişti bana. Aklımın biraz daha ermeye başladığı zamanlarda ise o fotoğrafı korumanın en iyi yolunun boynumda taşımak olduğuna karar vermiş ve annemin fotoğrafını bir kolye haline getirmiştim.
Tıpkı anneme benziyordum. Onun gibi kahverengi, dalgalı saçlarım ve parlak yeşil gözlerim vardı. Ve aynı onunki gibi buğday rengi tenim. Ama onu tam anlamıyla ilk defa, anı şurupları sayesinde görmüştüm. Dillere destan bir güzelliğe sahipti. Ve ilk defa sesini duymuştum. İpek gibi bir sesi vardı. O mükemmeldi. Benim annem muhteşem bir kadındı. Sevdiği adam için sonuna kadar savaşmış ve çaba göstermişti. Aynı benimde o durumda olsam yapacağım gibi. Sevdiğimiz şeylerin uğruna savaşmak için yaşıyorduk. Ve annem amacına ulaşmıştı. Belki babam yaşamıyor olabilirdi. Ancak ben...hala nefes alıyordum.
Aslında planım bu gece Rhodlarda kalmaktı. Ancak büyükannemin evine gitmek için sabırsızlanıyordum. Bu yüzden saat gece üçü göstersede Lacielerin tüm itirazlarına rağmen evden çıkmış, kendi yeni evime gidiyordum. Tam sokağın soluna döneceğim sırada gözüme ilişen araba farları, kulaklarımı sağır edecek kadar uzun çalınan korna sesi ve dudaklarımdan kaçan ani bir çığlıkla olduğum yerde donup kaldım. Araba ani bir frenle dursa da bacağıma gelen ufak darbeyi engelleyememişti. Düşmemek için arabanın kaportasına tutundum. Bacağımı saran ufak acı dışında hiçbirşeyim olmasa da, yaşadığım adrenalin kalbimin atışlarını hızlandırmıştı. Ben olayın şokunu atlatmaya çalışırken arabanın kapısı sertçe açılmış ve bakışlarım o yöne dönmüştü. Tam ağzımı açıp çemkireceğim sırada, gördüğüm yüzle dudaklarım aralık bir biçimde kalakalmıştım.
Bu gün Rhod sayesinde tanıştığım Rory tüm cezbedici görüntüsüyle karşımda duruyordu. Boyu çok ama çok uzundu. Neredeyse bir doksan-bir doksan beş civarıydı. Saçları artık daha da dağılmıştı ve dalga dalga önüne dökülüyordu. O sakin görüntüsünden de eser yoktu. Öfkeliydi. Hemde çok.
"Birden ne diye fırlıyorsun önüme !" Yüzü bana döndüğünde bir an durdu ve siniri ufakta olsa şaşkınlığa döndü.
"Sen.." diye mırıldandı kendi kendine. Onu gördüğümde bende aynı tepkiyi vermiştim.
"Neydi ? Lisa ?" Adımı hatırlamıyor oluşu gururumu kırmıştı açıkçası.
"Lissandra." diye düzelttim. Kafasıyla onayladı.
"Niye kendini öylece yola atıyorsun ? Ya zamanında frene basamasaydım?" diye sordu yeniden yüzüne hakim olan sinirle. Aslında amacım ona -beni neredeyse ezecek olmasından- bağırıp çağırmaktı ancak öyle bir bakıyordu ki bacaklarımın heyecandan titrediğini hissediyordum. Beni bakışlarıyla özür dileyecek kıvama getirmişti.
"Üzgünüm ancak gecenin üç buçuğunda bir arabanın ara sokaktan bu kadar hızlı geçebileceğini düşünemedim." Biçimli kaşları havaya kalktı.
"Üzgünüm ancak gecenin üç buçuğunda bir kızın karşıma çıkabileceğini düşünemedim. İnsanlar burada bu saatte uyuyor oluyor Lissandra. Bu saatte burada ne işin var ? Uyurgezer misin ?" Konuşmamı taklit edip üstüne dalga geçtiğinde kaşlarımı çattım.
"Uyurgezer falan değilim. Eve gidiyorum." Başıyla onayladı.
"Hadi atla. Seni evine bırakayım." Kaşlarım havaya kalktı. Onu tanımıyordum bile ve hakkında çok yakışıklı olmasından başka birşey de bilmiyordum. Ah, ne kadar da aptaldım. Onun Mia'ya olan aşkı vardı birde. Bir an gözlerimi devirdim.
"Hayır gerek yok. Ben giderim." İleri bir atacağım sırada bacağıma saplanan acıyla yüzümü buruşturdum. Rory yavaşça yürüyerek yanıma geldi ve dikkatlice yüzüme baktı.
"İyi misin ?" Kafamı salladım.
"İnat etme. Bin." Aşırı emir kipi yüklü cümlesine gözlerimi devirmek istedim ancak kendime hakim olmayı başardım.
"Seni tanımıyorum bile.."
"Gecenin üç buçuğunda dışarısını arabamdan daha güvenli bulduğun için kalbim kırıldı açıkçası.." Alay eder gibi söylediği bu cümleyle kaşlarımı havaya kaldırdım. Aslında haklıydı. Boşuna tavır yapıyordum. Hiç bilmediğim bir şehirde, henüz yeni tanıştığım ultra yakışıklı bir beyin arabasına binmek şu an kulağıma daha güvenli gelmişti.
"Pekala." Yenilgiyi kabul ederek, hayatımda sadece televizyonda görmüş olduğum arabaya doğru hayranlıkla ilerledim ve ön koltuğa oturdum. Rory'de yanıma oturduktan sonra arabayı çalıştırdı. Ana yola çıkana kadar hiçbirşey konuşmadık. Aramızda geçen tek konuşma evimin adresiydi. Aslında oturup dedikodu yapmayı beklemiyordum ancak bu kadar sessizlik canımı sıkmıştı.
Yan gözle ona baktığımda gerçekten ne kadar kusursuz göründüğünü düşündüm. Şekilli bir burnu, kirli sakalları, karanlıkta bile parlayan yeşil gözleri vardı. İstesem kusur bulabilirdim belki ama, o kusurlarını bile kendinden bir parça gibi taşıyordu. Kısacası o kusursuzdu. Sağ kaşının ucunda bir çizik vardı mesela, çenesinin hemen altında da ufacık, beyaz bir dikiş izi. Ama bunlar bile onun mükemmel görüntüsüne bir gölge düşüremiyordu. Yunan tanrıları gibiydi. Bunu söylemekten bıkacağımı hiç düşünmüyordum ancak o gerçekten kusursuzdu. Kendime karşı dürüst bir insandım. Ve ondan gerçekten hoşlanmıştım. Ancak buralarda daha yeniydim, karşıma mutlaka başka birileri çıkacak ve Rory'e karşı yeşermeye başlamış olan hoşlanma duygumu köreltecekti. Ayrıca ondan hoşlanmamda anormal değildi. Onu gören her kız gibi yelkenleri suya indirmiştim sadece. Zaten onunda bir sevgilisi vardı. Onu seviyordu. İstesem de onunla birşeyler yaşayamazdım.
Dakikalarca gözümü ondan ayırmadığımı fark ettiğimde kendime gelmeye çalıştım ve kafamı cam tarafına çevirdim. Saplantılı bir sapık gibi dakikalarca onu izliyordum ve bu çok utanç vericiydi.
Eski okulumda Theodore Dreth diye basketçi bir çocuktan hoşlanıyordum. Onu ilk gördüğümde içimden sadece 'Vay be!' demiştim. Ara sıra kantinde yan gözle onu keserdim.O da bana karşı boş değildi. Hatta gitmeden önce çıkma teklifi etmişti. Ancak onu sevmiyordum. Dediğim gibi sadece kıvırcık saçlarını, bal köpüğü rengindeki gözlerini ve o çok şirin çilli suratını beğenmiştim o kadar. Ancak Rory'i daha ilk gördüğümde kalbimde bir yere dokunduğunu hissetmiştim. İlk defa nefesim düzensizleşmiş ve ilk defa bir erkeği gördüğümde dudaklarım şaşkınlıkla aralanmıştı. Ulaşılmaz gibiydi ve ilahi bir güzelliğe sahipti. Bu yüzden o, diğerlerinden farklıydı.
"Burada kiminle kalıyorsun ?" Dakikalarca sessizliğe alıştığımdan, soru sormasını oldukça garipsemiştim.
"Şey..ben yalnız kalıyorum." Kaşlarını çattı.
"Tek başına mı taşındın buraya ? Annen ? Baban ?"
"Annem ve babam hayatta değiller. Büyükannemi de yeni kaybettim." Bunu söylemek canımı yakmıştı. Büyükannemi özlemiştim.
"Anladım.." Üzgün olduğunu söylemedi. Üzülme de demedi. Söylemesini de beklememiştim zaten. Belkide birini kaybetmenin ne demek olduğunu biliyordu. Ve o zaman karşımızdaki kişinin üzülme demesiyle üzülmekten vazgeçmediğimizide.
"Evet..verdiğin adres burası." Camdan kafasını uzattı ve evimi süzdü.
"Bu evi kim yapmışsa tüm stillerden gelişigüzel unsurlar kullanmış. Sağrılı çatıya hiç girmeyeceğim bile. Tamamen İkinci Imparatorluk'tan." Kaşlarımı havaya kaldırdım. Bu cümleleri bir yerden hatırlamıştım. Hatırladığım gibi yüzümde bir gülümseme belirdi.
"O kitabı okudun mu gerçekten ?" Gülümseyerek kafasını salladı. Kitap okumak benim için bir çeşit terapiydi.
"Evet, kardeşim doğum günümde hediye alınca okumak zorunda kalmıştım."
"Pekala..getirdiğin için teşekkür ederim." Aşağı inip eve doğru yürüdüğüm sırada arkamdan seslendi.
"Dikkat et, evin içindeki ruhlar bedenine girmesin." Dudaklarımdan ufak bir kıkırtı kaçtı. O kitaptaki olay örgüsüydü bir kere. Tamam, belki içinde bulunduğum durum oldukça olağanüstüydü ancak ruhların onca insan arasından gelip benim başıma sarılacaklarını hiç sanmıyordum.
"İyi geceler Rory !" Bana gülümseyip gazı köklediğinde, yüzümdeki aptal gülümsemeyle bahçeden içeri girdim. Çalılıkların arkasına sakladığım bavullarımı bahçede sürüklerken, yüzümdeki anlamsız gülümsemeyi dudaklarımdan silmeyi daha yeni akıl edebilmiştim.
"Hayır, hayır, hayır..." diye mırıldandım kendi kendime.
"Rory ve Lissandra diye birşey yok. Olamaz."
Bavullarımı sürükleyerek verandaya çıktım. Rufina teyzeden aldığım anahtarı cebimden çıkardım ve heyecanla kapıyı açtım. Kapıyı açmamla burnuma gelen naftalin kokusu rahatsızlık vericiydi. İçerde uçuşan tozları hayal edebiliyordum ve burası gerçekten çok havasız kalmıştı.
Arkamdan kapıyı kapttım ve ışıkları açarak gözlerimi büyük evde dolaştırdım. Kocaman evde yalnız başıma olmanın verdiği tedirginlik vardı içimde. Ancak umursamamaya çalışarak etrafı dolaşmaya karar verdim.
Evin girişi direk salona açılıyordu. Salon oldukça büyüktü ve antika eşyalardan oluşuyordu. Yerler ahşaptandı ve yürüdükçe gıcırdıyordu. Salonun ortasında yine ahşap merdivenler vardı. Alt kattan, çekme kat olduğunu anladığım üst katın bir kısmı rahat bir şekilde görülebiliyordu ve altın kaplamalı trabzanların üzerinde güzel işlemeler bulunuyordu. Eski evime nazaran daha büyük ve daha güzel bir evdi. Büyükannemin zevkine hayran kalmıştım. Belkide bu ev babam ve annemindi. Bu düşünce içimde büyük bir heyecana yol açmıştı. Bavulu merdivenlerin başında bırakarak yukarı çıkmaya başladım. Ellerim merdivenin korkuluklarına sürtünüyor ve bir zamanlar dokunduğum yerlerin annem veya babama ait olduğunu düşünmek içimi huzurla dolduruyordu.
Ancak, bu korku filimlerinden fırlamış evin içinde tek başıma dolaşmak bir yandan da beni ürpertiyordu. Ben adım attıkça kulaklarıma dolan gıcırtı sesleri içinde bulunduğum korku filminin fon müziği gibiydi.
Üst katta, alt kat gibi oldukça genişti. Ancak üst katta neredeyse eşya yoktu çünkü daha çok koridor görevi görüyordu. Birsürü oda sıra sıra dizilmişti. Bütün kapılar ahşaptı ancak bir tanesi siyaha boyanmıştı. Ayaklarım benden bağımsız bir şekilde kapıya yönelince, derin bir nefes aldım. Kapıyı yavaşça açtığımda burnuma dolan tandık koku ürpermeme neden olmuştu. Çürümüş bitki, tütsü, naftalin ve kül kokusu. Bu koku eski evde yaşadığım o akıl almaz olayı aklıma getirmişti. Ancak artık bunu garipseyemiyordum. Çünkü saatler önce bir cadı olduğumu öğrenmiştim. Yıllarca masallarını dinlediğim kötü cadının artık ta kendisiydim.
Siyah kapılı odanın ışığını açtığımda etraf tam olarak aydınlatmamıştı. Tavandaki küçük ampul odayı zorla aydınlatıyordu ve ayrıntıları rahatça göremiyordum ancak yanılmıyorsam siyah zemine çizilmiş olan beyaz bir pentagram vardı. İçeri girip kapıyı arkamdan kapattım. Burası aynı eski evdeki oda gibiydi. Hatta neredeyse aynıydı. Yine raflar ve rafların üzerindeki garip bitkiler. Ve siyah kaplı o defter. Ancak bir ayrıntı gözümden kaçmamıştı. Odanın içinde başka bir kapı daha vardı. Ayaklarımı kapıya yönelttim. Kapıyı açmamla gözlerimin kocaman açılması bir olmuştu.
Burada...burada sayamayacağım kadar anı şurubu vardı. Rengarenk şişeler raflara dizilmişti. Ancak bir iki şişe koskoca rafta tek başlarına duruyor ve oldukça dikkat çekiyordu. Yavaş adımlarla şişelerin yanına gittim ve siyah olan anı şurubunu parmaklarımın arasına aldım. İçmeli miydim ? İçersem ne görecektim ? Gözlerimi yumdum. Merak içimi kavuruyordu, ancak bu şeyi içersem neler olacağını bilmiyordum. Hiçbir güvencesi yoktu. Yinede..içmeye karar verdim ve şişenin mantar tıpasını açıp tereddüt bile etmeden dudaklarıma götürdüm.